Mahmud Erol Kılıç – Anadolu’nun Ruhu – Tasavvuf, Felsefe, Si̇yaset Konuşmaları

Evvel’e Yolculuk’un mütemmim bir cüzü olarak düşünülen Anadolu’nun Ruhu, Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç’la farklı zamanlarda, farklı kişiler tarafından çeşitli süreli yayınlar ve internet sayfaları için yapılmış olan söyleşilerin bir araya getirilip gözden geçirilmesi ile vücut buldu. Ana hatlarıyla ezoterizm, tasavvuf ve irfânî geleneğin yapısı, tarîkatların günümüz dünyası ve Türkiyesi’ndeki serüveni, modernite-gelenek düalizmi, söyleşilerin yoğunlaştığı başlıca konular. Söyleşilerin bütününün yaslandığı ana çerçeveyi kabaca şu iki yaklaşıma hasredebiliriz: Ekberî-Sûfî yaklaşımla dini ve mâneviyatı yorumlamak, Guénonien perspektifle gelenek ve moderniteyi okumak. Anadolu’nun Ruhu’nun başlıca konularından birisi olan Ezoterizm antik dönemden itibaren felsefenin ve filozofların temel uğraş alanıdır. Ezoterik düşünce, “İçteki ana prensipleri bilmek sûretiyle dışta tezâhür eden oluşların sırlarını çözmek” ilkesinden hareketle her şeyi anlamlandırır. Söz konusu ilke burada bizi iki kavram çiftiyle buluşturur: Felsefe söz konusu olduğunda philosophia perennis, din söz konusu olduğunda ise religio perennis. Kılıç’ın benimsediği Guénonien perspektif, işte bu noktada bize kendisini gösterir. Şu hâlde buna göre philosophia (hikmet sevgisi), köken itibarıyla Antik Yunan’dan daha ötelere gitmektedir ve philosophia’nın öğretildiği merkezler ise inisiyasyona tâbi yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır; aslında bu durum, gelenekselci düşünürlere göre Rönesans’la birlikte manipüle edilmiş bir hakîkattir. Ezoterik bakış açısına göre Mahmud Erol Kılıç, tasavvufu, İslam dininin arkeolojisi olarak tanımlar. Ekberî yaklaşımla ezoterik bakış açısının örtüştüğü nokta işte burasıdır. Ekberî yaklaşıma göre din katmanlı/mertebeli bir yapıya sahiptir: Şerîat – Tarîkat – Hakîkat – Mârifet. Burada kişiye, ilk düzeyde, satıhta, formel olanda takılıp kalmamak salık veriliyor. Dolayısıyla şerîat ve tarîkattan hakîkat ve mârifete, sûretten mânâya, zâhirden bâtına doğru bir yolculuğa çıkmanın gerekliliği öneriliyor.


Bu bağlamda yolculuk denilen şey kutsalla irtibatlı, kuşatıcı üst bir metafizik tema hâline dönüşüyor. Hiç şüphesiz bu mânâda tasavvuf geleneği, düşünce tarihinde eşine az rastlanacak tematik bir zenginliğe sahiptir: Seyr-sâir, sülûk-sâlik, tarîk, tarîkat, makâm, menzil, sefer, vatan, vuslat, hicret, devir, urûc, nüzûl vb. yolculuğun anlam haritasının çizildiği temel kavramlar olarak karşımıza çıkıyorlar. Kılıç’a göre aslında doğmuş olmak, büyüyor olmak nihâyetinde ise ölüyor olmak yâni hayat sürüyor ve hayatı sonlandırıyor olmak, tüm canlıların kaçınılmaz olarak bir yolculuğun içinde yer aldıklarının bir göstergesidir; kısacası, ona göre, herkes bir bakıma biyolojik anlamda da seyr ü sülûk etmektedir. Geleneğimizde mânevî yolculuğun/seyr ü sülûkun yapıldığı mekânlar olarak tarîkatları görüyoruz. Cumhuriyet Türkiyesi’nde yasaklı olan bu mekânlar dolayısıyla birtakım sorunlarla karşılaşılmaktadır: İlki, bireylerin mâneviyat eksikliklerini gidermede alternatif olarak Uzak Doğu kökenli oluşumlara yönelmeleri, sahte-inisiyatik grupların çoğalması ve bunların serbestçe faaliyette bulunmaları; diğer taraftan İslamî tarîkat yapılarının önce cemâate sonrasında ise iktisâdî yapılanmalara evrilmesi. Bütün bu fizikî problemlere rağmen Mahmud Erol Kılıç’a göre tarîkatların hâlen mâneviyat yanı güçlüdür. Geleneğin ihmal edilmemesi gereken boyutu da bu mâneviyat yönüdür. Mâneviyat ocakları olan tarîkat yapılarının Anadolu bilgeliğinin oluşumundaki katkıları azımsanmayacak orandadır. Mâneviyata teşne olan Anadolu insanı, bilge kimselere daima kucak açmıştır; irfânın nazlı bir gelin gibi olduğu bilincinden hareketle büyük âriflerin irfânına iltifat etmiştir. Özellikle Mevlânâ ve İbn Arabî Anadolu insanının gönlünü besleyen iki büyük âriftir. UNESCO’nun 2007 yılını Mevlânâ yılı ilân etmesinden dolayı bu çalışmada müstakil olarak Mevlânâ ve öğretisinin esaslarına ilişkin yapılmış söyleşiler çoğunluktadır. Ancak Mevlânâ’dan söz ederken bile Mahmud Erol Kılıç, Ekberî yaklaşımdan uzaklaşmaz. Kılıç’ın bu söyleşiler bütününde vermiş olduğu mesaj ise çok net: Günümüz Müslümanlarının Mevlânâ ile barışmaları gerekiyor. Kitabı yayına hazırlarken söyleşilerde bağlamı gözetmek adına birtakım tasarruflara da gidildi.

Bununla beraber metnin bütününde yine de tekrar gibi gözükebilecek yerler var ise, bu durum söz konusu metnin bağlamından kaynaklanan bir gereklilikten ötürüdür. Hakîkat kendi kendisini gösterdiği gibi yanlışı da gösterir. Konuşmak, hele sizin dilinizden anlayan bir kişiyle olursa söyleyecek sözü olan için büyük bir keyiftir. Bir de sorular, sorulan kişiyi heyecanlandırıyor ise kapı kapıyı açar, konudan konuya bir cevelan başlar. Konuşturulan havasını bulmuşsa fikir doğumları başlar… Fakat sonunda bir yerlerde durmak gerektiği ve gazetenin, derginin bu konuşma için ayırdığı fizikî yer hatırlatılır. Bazen sırf o sütunlara sığsın diye saatler süren konuşma kesilir, tıraşlanır içinden parçalar atılır. Zira ruh bir cesede sığdırılmaya çalışılır… Kim bilir belki de öyle olmak zorundadır… Zira bu “savt u elfaz” âlemi için bir “hadd u kenar” olmalıdır. Burada, kendisiyle konuşulan kişi, dinlerin, her zaman insan eliyle gerçekleştirilen modellemeler yardımıyla anlamlandırıldığına inanır. “Yüce Allah’ın kastettiği din” ile “kulun anladığı din” arasında farklılıklar vardır. Bu sebepten tasavvuf, ona göre İslam dini için insan eliyle geliştirilen en kapsayıcı anlam modelidir. Tasavvufa tabir caizse İslam din felsefesi olarak bakar ve merkeze aldığı bu noktadan hareketle din, felsefe ve siyaset üzerine yorumlar yapar. Konuşmanın temas ettiği sahalar her ne kadar geniş ve dağınık ise de hepsini birbiriyle irtibatlandıran bir ip olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Burada toplanan konuşmalar farklı zamanlarda ve yerlerde yayınlandıkları için yer yer tekrarlar olması kaçınılmazdı. Çok değerli kardeşim Ercan Alkan bu konuşma metinlerini büyük titizlikle bir araya getirdi, tekrarları çıkardı, tashihlerini yaptı ve ortaya bu metin çıktı. Zaten perakende yazıları kitap haline getirme fikri de ona ait olduğu için o olmasaydı belki bu eser meydana gelmeyecekti.

Bu sebepten kendisine ziyadesiyle müteşekkirim. Ayrıca Emine Eroğlu ve Rifat Özçöllü dostlarımın şahsında da Sufi Kitap’a bu eseri neşretme lütfunda bulundukları için minnettarım… “Şüphesiz, doğrusunu Allah bilir.”

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

Yorum Ekle
  1. Kadim kultur Anadolu ve insanini anlattigi icin..
    Yazari,Mahmut Erol hoca gibi tecrubeli ve kulturlu,vatanini seven bir kalemin urunu oldugu icin.
    Tesekkurler hocam,akliniza,elinize,kaleminize saglik..iyi ki varsiniz.