Kolektif – Emek, Din ve İnsan

İnsanın soyutlama yetisinin gelişimi, dünyayı usdışı yollardan açıklama(!) çabası, doğaüstüne inancın, yani dinin ortaya çıkışında temel işlevi gördü. Yaşam koşulları, doğaüstüne inanca uygun zemin yaratarak, insanın kendi korkuları altında ezilmesini de beraberinde getirdi. Zor ve toplumsal adaletsizlikler karşısında başkaldıran insan, kölelik zincirleri üzerindeki din denen yapma çiçekleri, bir ölçüde sıyırıp atmış demektir. Bilinen bir gerçektir ki, insanoğlu hiçbir dinin olmadığı tarihsel süreçlerden geçti. Ancak doğayı kavrama çabası içindeyken yaşadığı, yüz yüze geldiği korkular, dinin ilk tohumlarını da onun yüreğine ekti. Din, başlangıçta somut öğelere, nesnelere tapınma şeklinde başladıysa da, zamanla doğaüstü varlıklara ve olaylara inanca dönüştü. Yani insanın çok tanrıları oldu: ateşten suya, yılandan şimşeğe, kabile reisinden krala… Ama bunların hepsi ‘insanlaşma’ süreci boyunca soyut bir tanrı kavramı içinde eritildi. Doğada ve toplumsal yaşamda insanı zor durumda bırakan her olay, artık varlığına ilişkin en ufak somut bir işaret olmayan tanrının varlığının kanıtı sayılır oldu. Tanrının tekliği de, F. Engels’in dediği gibi, “doğu despotunun tekliğinin yansımasından başka bir şey değildir.” Toplumsal işbölümü ve sınıfların ortaya çıkışıyla birlikte de, din, egemen sınıfların hizmetine girdi ve sömürü tanrısal bir emir, bir yazgı olarak sunulmaya başlandı. Gerçekte din nedir, sorusuna işte F. Engels’in yanıtı: “İnsanların gündelik yaşamları içinde onlara egemen olan dış güçlerin kafalardaki düşsel yansıması, içinde dünyasal güçlerin dünya dışı bir biçim aldığı yansıma.” Sınıflı toplum koşullarında bütün sömürü ve ezme biçimlerini haklı göstererek, egemen sınıfların çıkarlarını koruması, dinin toplumsal kökenini oluşturur. Din, gereksindiği yaşam öğelerini sömürü toplumunun sınıfsal yapısından alır, bu yüzden onu sadece aydınlanma hareketiyle toplum yaşamından söküp atmanın olanağı yoktur.


Bu ancak, çıkarları din tarafından korunan ve dinin varlığıyla desteklenen sınıfların ortadan kaldırılmasıyla olabilir. Sömürü toplumunda dinin temel işlevi, sömürüyü ‘meşru’ göstermek, bu dünyanın düzeltilmesi için mücadelenin gereksizliğini ve anlamsızlığını bilinçlere işlemektir. Sınıfsal çelişkilerin üstü din örtüsüyle örtülerek, emekçi kitleler arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrımlar kullanılarak, sömürü çarkının aksamadan işlemesi sağlanmaktadır. Bu noktada şöyle der V. İ. Lenin: “İşçi sınıfı bölünmek değil, birleşmek zorundadır. İşçi sınıfı için, onun düşmanları tarafından cehalet içindeki kitlelerin bilincine ekilen us dışı düşünce ve anlamsız kör inançlar kadar, acımasız bir düşman yoktur…” Yine, Lenin, her sömürü toplumunun iki toplumsal görevin yerine getirilmesini gereksindiğini yazar: Celladın görevleri ve papazın (ya da imamın, hahamın vb. ç.n.) görevleri. Bu görevlerden ilkini devlet yerine getirir, ikincisini dini kurumlar. Dünyanın bilimsel kavranışının anahtarı, özgür düşüncenin temeli kuşkuculuktur. Bilim alanında sorulan sorular din alanında sorulacak olursa, ortada din diye bir şey kalmaz. Bir peygamberin (tanrısal bir güçle!) gökyüzüne yükselip tanrıyla konuşmasını kabul eden bir beyin, fizik yasalarını ne yapacak? Hangi insanlık sorunu vahiylerle çözüldü?. Abelyar: “Biz kuşku duyarak araştırmaincelemeye başlarız, araştırma-inceleme sayesinde de gerçeğe ulaşırız.

” Dinin gerçek diye bir sorunu olamaz; olursa, o zaman dinin kendisi olmaz. Bilimin insan usunun etkinliği altında sınır tanımaz gelişimine karşın, toplumların yaşamında dinin varlığını koruması, dahası belli coğrafik alanlarda (özellikle İslam dünyasında) etkisinin giderek artması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Bu etki, yoksulluğa, cehalete, insanlığın yaşadığı büyük dramlara koşut olarak artmaktadır. Oysa insana yaraşan dünya, insanın gerçekten “insan” olarak yaşayabildiği, bilim ışığının aydınlattığı bir dünyadır. Emperyalizmin yayılma politikalarında (Irak, Türkiye vb.) kendine dayanak yaptığı temel olgunun din (özellikle İslamiyet) olduğu, yadsınamaz bir gerçekliktir. Emperyalizm, kendi işgal ve talan politikalarını daha kolay yürütebilmek için, sürekli dinsel ve mezhepsel ayrılıkları olabildiğince körüklemektedir (Ortadoğu örneğinde olduğu gibi). ‘Yeşil Kuşak’ projesinin ardından BOP (Büyük Ortadoğu Projesi), emperyalizmin dünya enerji kaynakları üzerindeki egemenlik stratejisinin en önemli adımıdır. Kimi silahlı İslami örgütlerin ABD’yi en büyük düşman ilan etmeleri ve bu hedefe yönelik bazı eylemler gerçekleştirmeleri, mevcut gerçekliği değiştirmiyor. Çünkü emperyalizm bu unsurları kullanıp, sonra rahatlıkla bir kenara atabiliyor, hatta düşman ilan edebiliyor (Taliban ve Usame bin Laden örneğinde olduğu gibi). Uluslararası sermayenin güdümündeki din eksenli yönetimler de, toplumsal uyanışın önünü tıkamak, şükürcü, onuru çiğnenerek sadakayla yaşamaya mahkûm edilmiş toplumlar yaratmada, en etkin silah olarak dini kullanmaktadırlar. İnsanların en büyük yanılgılarından biri, dinsizliğin ahlaksızlık olduğu şeklindeki inançtır. Marksist dünya görüşü, ahlakın sınıfsal bir öz taşıdığını, bu bağlamda işçi sınıfı ahlakının itaati değil, başkaldırıyı, sömürüyü ortadan kaldırmak için mücadeleyi zorunlu kıldığını söyler; toplumsal adaletsizliğin, eşitsizliğin ve ahlaksızlığın yok oluş koşullarının, ancak sosyalist bir sosyoekonomik yapı içinde oluşabileceğini kabul eder. Eğer öne sürüldüğü gibi, din=ahlak formülü geçerli olsaydı, bütün toplumların şu ya da bu dini benimsemiş olmaları göz önüne alındığında, ahlaksızlığın bugüne dek ortadan kalkmış olması gerekirdi. Ayrıca erdemli, ‘güzel insan’ olma anlamında, birçok tanrıtanımazın insanlık için örnek kişilikler olduğunu unutmamak gerek.

Din, insan toplumlarına hangi mutluluğu, hangi huzuru verdi? Yarattığı acı, gözyaşı, kan, ikiyüzlülük, cehalet, karanlık ve nefretten başka nedir? Birçok dindar, kendi dininden olmayanı, ya da kendisi gibi dinsel buyrukları yerine getirmeyenleri öldürme hakkının ona tanrı tarafından verildiğine (“Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.” Kuran, Tevbe Suresi, ayet 5), dahası bunun ‘ödül’ünü alacağına inanmıyor mu? Yüzyıllar boyunca din adına, tanrı adına akıtılan kan, hangi insan ahlakıyla bağdaşır? Bu bağlamda, dinler tarihinin aynı zamanda vahşetin ve kanın tarihi olduğunu söylemek, kesinlikle abartı olmaz. Din, insanın özgürlük sorununun dışında bir olgu değildir. Dinle insan özgürlüğü birbirini dışlar. Tanrının insana verdiği irade özgürlüğü, cehennem korkusu ile cennet ödülü arasında bir seçme özgürlüğüdür ki, tam bir ikiyüzlülüktür bu. Ya özgürlük ya da öbür dünya hesabı, üçüncü bir seçeneği yok insanın. Bu buyruklara dayanan dinsel ahlak, ahlaki davranışların kaynağı olan özgür seçimin doğrudan yadsınışıdır. Din gerçekte nedir, insanlığın geçirdiği ‘dinsiz’ dönemler, dinin doğuşu, din ve toplumsal sınıflar, din ile ahlak arasındaki bağlantı, dinsiz yaşanamaz mı?… Bu başlık ve soruları daha da uzatmak olası. İnsan beynini en çok kurcalayan kavramlar, tanrı ve din kavramlarıdır kuşkusuz. Usun sınırlarını zorlayan, insanı hep bir korku ve merak içinde tutan doğaüstü güçlere inanç, insanı yaşamdan uzaklaştıran, onu insan olmaktan alıkoyan en önemli etmendir. Bilimsel bilgi eksikliğidir dinsel dogmaları insan yaşamının temel öğesi haline getiren. Depremleri allahın bir cezası olarak değerlendiren, ya da ‘toprağa atılan bir tohumun neden yerin altına doğru değil de, yukarı doğru filizlenip uzadığı’ sorusunu sorup, yanıtını da ‘bitkinin gökyüzündeki allaha uzanışı’ şeklinde yine kendisi veren bir “üniversite öğrencisi”nin, bilimsel bilgiyi ne ölçüde özümsediği düşündürücü değil midir?

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir