Viktor Jara – Ölümsüz Şarkı

Cantadorlar. Latin Amerika şarkıcıları. Büyük bir kültür mozayiğinin ezgicileri. Şair-besteciyorumcu yeteneklerini toplumsal mücadeleye adayan ve bunu yaparken de duyarlık olarak doğa ve insan temelinden kopmayan, onu derinleştiren sanatçılar. Latin Amerika’da, 1960’lı yıllardan başlayarak, kıtayı si- ■ yasal planda da dünya kamuoyunun gündeminde tutan siyasal ve toplumsal özgürlük alanlarında zorlu mücadeleler oldu. Bu hareketliliğin getirdiği kültürel değişimin müzikteki en belirgin yansımalarından biri, doğa ve insan temelinden ayrılmayan bir siyasal dışavurumculukla folk şarkıları ve şiir seslendirmeleri olgusu idi. Kıta halklarının sahip olduğu karmakarışık ama bu nedenle de özgün kişilik, yüzyılımızın ikinci yarısından başlayarak özellikle edebiyat, müzik ve plastik sanatlarda kendini iyiden iyiye göstermeye başlamıştı zaten. Bu yüzden, kıtasal değerde bir gelenek oluşturan bu sanatçılar kuşağını kıtanın kültürel yapısına göz atmadan tanıyamayız. Latin Amerika kültürü özgün ve de karmaşıktır. Bu kültür, pek çok batılı incelemecinin belirttiği gibi tüm kıtaya renk veren pek çok kültürün birbirinin içinde eriyerek, birbirini özümseyerek ortaya çıkmış tek rengi olan bir kültür değildir. Bu yanlışı kıtalı tarihçi, antrapolog, müzik bilgini ve . edebiyat tarihçilerinin kaleminden düzeltmemiz olası. Guetamalalı romancı ve şair Miquel Angel Asturias, Meksika Üniversitesi Amerika tarihi profesörü Leopoldo Zea, Kübalı müzik tarihçisi ve romancı Alejo Carpantier, Latin Amerika kültürünün birbirleriyle karışarak, birbirlerini özümseyecekleri yerdet birbirleriyle çatıştıklarını bu çatışma sonucu da daha üstün sayılan kültürün daha bir üst düzeyde yer aldığını ama diğer kültürlerin hiçbir zaman silinmediği görüşünde hemfikir olduklarını çeşitli inceleme ve denemelerinde belirtmişlerdir.


Kıta kültürü için herhangi biF bütünlükten söz etmek gerekirse, bu Kübalı ünlü şair ve bağımsızlık savaşçısı Jose Marti’nin dile getirdiği “Nu-‘ estra America” (Bizim Amerikamız) düşüncesi ve idealini oluşturan kozmik bir bütünlüktür. Kıtadaki kültürler kozmik bir bütünlük ve büyük bir kültür mozayiği oluştururlar ve birbirlerini özümlemeksizin yan yana varolurlar. İberikli fatihlerin fethinden bu yana birbirleriyle kaynaşmayan ama birlikte çatışarak gelişen ve böylelikle son derece canlı bir yaratım alanı da oluşturan bu kültür mozayi-ğinin taşlarını da şöyle sıralayabiliriz: a- Maya, Aztek, Tlaxan, Guarani… gibi herbiri yarı kültürel özelliklere sahip yerli halklar, b- İspanya’da doğmuş İspanyollar, c-Sömürgecilerin kıtada doğmuş yasal çocukları olan kreol-ler, d- Yerli ana ve sömürgeci Avrupalı babadan doğma melezler, e- fepanyollar tarafından mı, yoksa Kuzey Afrika’nın sisli denizin ötelerine yol alabilmeyi göze almış-denizci berberileri tarafından mı kıtaya getirildikleri tartışılan karadereli Afrikalılar. Bütün bu topluluklar Latin Amerika müziğinde şöyle bir ruh oluşturmuşlardır: aİspanyolların duygulu gerçekçiliği, b- kıta yerlilerinin sembolizmi, c- Afrika’ nin ritmi ve ezgisel çizgileri bol, temeli doğaçlama olan müziği. Bu arada halk müziği ise şu şekilde gelişmiştir: Kıtadaki topluluklar kültürlerinin yan yana oluşunun bilincine erdikleri ve belli bir özümseme başladığında, İspanyol enstrümanlarına Afrika davulları ve yerli enstrümanları karışmaya başlamıştı bile. Zenci köleler kıtaya ilk getirildikleri 16. yüzyıldan başlayarak çevrelerindeki müzikle ilgilenmeye başlamışlar, İspanyol baladlarını, Portekiz türkülerini, Fransız sokak danslarını benimsemişlerdi. Wodoo ve kandomble ayinlerine katolik öğeler eklenmeye başlanmış, yine varolan zenci ritimlerine yeni yeni değer kazanmış ‘yerli’ tonları karışmış, clavesler, çıngıraklar, bongolar, çeşitli dayullar, eski vurmalı çalgılar ve daha pek çok enstrümanlar ritmik bir şekilde birbirine bağlanmıştı. Cantador geleneğinin büyük ölçekte halk müziğinden kaynaklandığı bilinmekle beraber, çağdaş Latin Amerika müziğinin kaynaklarından olan Vilancicos: Latince sözlü, katolik dinsel şarkılarla da yakın bağı olduğu kıtalı müzikologlarca belirtilmektedir. Bu bağdan doğan etkiler, bu geleneğin klasikleşmeye yüz tutmuş Violeta Parra, Ata-hualpa Yupanqui gibi adlarından Amaury Perez, Alejandro Garda gibi yenilerine v arınc aya dek görülmektedir. Kıtada müzik akımları da oluşturmuş bu gelenek, çeşitli ülkelerde çeşitli adlarla gelişmiştir. Şili’de Nueva Cancion (Yeni Şarkı), Küba’da Nueva Trova (Yeni Türkü) gibi. Bu müzik hareketi kıtalı pek çok büyük, çağdaş şairin şiirlerini dize yapılarını zorlamadan, ezgiselliklerini halk müziğinin anonim ve primitiv ezgiselliği içinde tutsak etmeden seslendinniştir. Bu mücadeleci geleneğin önemli adlarından biri olmuş, Şili’li Yeni Şarkı hareketinin başlıca kurucularından Vic-tor Jara için burada söyleyebileceğimiz pek fazla birşey yok. Onun sanatçı yönlerini kitapta yeralan kendi konuşmalarından daha açık görebilmemiz olası. Ancak kısa da olsa sesinin özelliği için birşey eklemek istiyorum. Onun sesinde tizlik kadar gırtlak ifadeleri de güçlüdür.

Sesinin tizliğinde kıyıların canlılık ve egzotizmi, gırtlak ifadelerinde ise And dağları halklarının içine kapanıklığı ve melan-kolizmi güçlü bir • şekilde hissedilmektedir. Adnan Özer Chillan Viejo’dan 12 kilometre uzaktaki Quiriquina kasabasında otururduk. Küçük bir kasabaydı. Evimiz bizim değildi, kiradaydık. Altı kardeştik. Et yediğimiz günler bayramdı bizim için. Neden böyle olduğunu bilmiyordum o zamanlar… sonradan öğrendim. Kışlar nasıl da uzun sürerdi. Bitmek bilmezdi bir türlü. Soğuk bizi çok ürkütürdü, yeterince giysimiz yoktu. Çok yoksulduk. Babam Lonquen’de bir çiftlikte çalışırdı. Meliplla tepelerinde hayvan otlatmaktı işi. Çiftliğin sahibi galiba “Prieto” adında bir adamdı. Evde sık sık “Patron Prieto” diye birinden söz edildiğini duyardım çünkü.

Babam okuma yazma bilmezdi. Bizim de okula gitmemizi istemiyordu. “Yanımda çalışıp ev işlerine yardım edersiniz” derdi. Ama annem. biraz okur yazardı. En azından harfleri öğrenmemiz için çırpındı durdu hep. Mutlu olalım diye sık. sık aldatırdı bizi. Onun sayesinde mutlu bir çocukluk yaşadım. Kendimi bildim bileli evimizde gitar varP\ diyebilirim. Anımsıyorum, çok küçükken de tutkundum müziğe. Annem çalardı evdeki gitan, biz Şilililerin dediği gibi, “cantador”du. Zaman zaman kasabada düzenlenen partilere, törenlere davet edilirdi. Altı çocuğunun en küçüğü olduğum için yanında beni de götürürdü. Annem çalarken o tahta kutudan .

çıkan ezgiler içime işlerdi. Anımsıyorum, o çalarken olduğum y erde taş kesilir, kendimden geçerdim. Sonra, en büyük zevklerimden biri de gitara dokunmak, yavaş yavaş okşamaktı. Ne hayaller kurardım o zamanlar… Uçsuz bucaksız bir hayal denizine dalar giderdim… Daha sonra evimizin bir odasını okulun öğretmenine kira-• 1 adık. Adam gitar çalıyordu. Ne zevk verirdi bana onu dinlemek! Aslında müzik benim doğamda vardı. Çok yaramaz bir çocuktum. Aradığında kimse bulamazdı. Bir tepenin uç noktasına çıkar, doğanın biçimini, sesini, rengini seyre dalardım. Bir zaman geçtikten sonra, annem Santiago’da bir lokantanın mutfağında çalışmaya başladı. Olağanüstü yetenekli bir kadındı. Bizi de yanına aldı. Vega Poriiente’deki restoranda çalışmaya başladıktan sonra eğitimimize daha bir ısrarla eğildi. O sıra üçümüzü okutma olanağı doğdu. Önce Los Nogales mahallesinde otuniuk.

Toprak bir evdi. Hepimiz aynı odada yatıyorduk, başka oda yoktu. Ama köyde de durum bundan farklı değildi, yani alışkındık. Daha sonra Pila’ya taşındık. Annem orda öldü; on beş yaşındaydım. Sonra babam çekip gitti. Ben kardeşim Maria’yla kaldım. Evliydi Maria. O sıralar ticaret lisesinde okuyordum. Annem muhasebeci olmamı istiyordu. Ama onun ölümünden sonra gitmedim bir daha okula. Çok güçlü bir kadındı annem. Ölümüyle aile çözüldü gitti… Korkunç bir dönemdi. Çok küçüktüm, çok acı çektim. Günahtan, tanrıdan, ölüm ötesindeki dünyadan, kısacası bütün bu şeylerden korkuyordum.

San Bernardo Hahiyat Okulu’nda iki yıl okudum. Evet, papaz olmak istiyordum. Ciddi bir işti. Aslında düşünecek olursam, beni oraya iten yalnızlıktı, annemin ölümünden sonra içine düştüğüm o büyük yalnızlık. Çevremdeki dünya kalabalıktı, tıklım tik-lımdı, ama boştu. Kendime başka değerler, başka sevgiler, sözün kısası bu boşluğu dolduracak başka olgular arıyordum. Bütünüyle çalışmakla geçti o iki yıl. Müziği de burada öğrendim. Kilisenin bir korosu vardı, ben de girdim. İki yıl dolmaya başladığında doğal olarak papazlığın çok ciddi bir karar olduğunu anladım. Gerçek anlamda gönüllü değildim, çok başka şeyler itmişti beni oraya. İlahiyat Okulu’ndan ayrıldıktan sonra bir’ hastanede çalışmaya başladım. Bilet kesiyor, kayıt yapıyordum. Çok zevkli bir iş değildi, ama zaten kısa bir süre sonra askerliğim geldi. Ne kadar zor değil mi? İki yıl dünyadan elini eteğini çekip kiliseye kapanıyorsun, çıkar çıkmaz da doğru askere postalanıyorsun.

Başlangıçta ço.k zor oldu, ama zamanla alıştım. Askerliğin ilk günü bütün tabur yıkanıp temizlendik. Bense bedenin günah olduğu bir yerden geliyordum. Aradaki korkunç uçurumu varın siz düşünün. Ama her şeye rağmen kendimi arkadaşlarımın dalgasına kaptırmam zor olmadı. İşte bu yüzden insanda duyguya büyük saygım vardı . Askerden döndükten sonra Tiyatro Okulu’na girdim. Kızkardeşimin kocasından yani eniştemden sakladık olayı. Adam işçiydi, öğrendiğinde kıyamet koptu evde. Kızkardeşimi üzmemek, daha kötü olaylara neden olmamak için evden ayrıldım. Önceleri okulda saklandım, akşamları bir yere kıvrılıp yatıyordum. Ama çok zordu. Sonunda dayanamayıp müdüre çıktım; bir burs verdiler. Böylelikle bir şeyler alabiliyordum.

Ve peynir ekmek yiyordum. Arkadaşım Nelson Villagra’ya Güney’den bir yiyecek paketi geldiğinde deliler gibi yiyorduk. Hemen Cousino Parkı’na gider hastalanıncaya kadar tıkınmayı bırakmazdık… Günler böyle geçiyordu. Tiyatro Okulu’nda, önce birkaç küçük iş yaptıktan sonra yönetmenliğe başladım. Yaşamımın büyük bir bölümünü kapsayan bu olaylardan sonra, sanatımın temelini doğa ve insan -köylü- üzerine kunİıam çok doğal değil mi; onlarla kökleşmiş kan bağım var.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir