Afşar Timuçin – Estetik 1

Çağdaş estetiğin alanına girmek öncelikle ve doğrudan doğruya sanatın alanına girmektir. Eski estetik kuramsal estetikti, metafizik es-. tetikti: düşünceden yola çıkıyordu. Yeni estetik tümüyle somuta yani yapıta, güzelin kendisine dayanıyor. Estetiğin alanına girmek sanatın alanına girmekse, sanatın alanına girmek de güzelin alanına girmektir. Çağdaş estetik sanattaki güzelle ilgilenir ya da ilgilidir. Güzeli çeşitli sanatlarda değişik görünümler altında buluyoruz. Her sanat güzeli kendine göre, kendi olanaklarına kendi yöntemlerine kendi teknik olasılıklarına göre belirler ya da biçimler. Her sanat güzeli oluştururken başka başka gereçler kullanır: kimi tahtayı yontar kimi boyaları karıştırır kimi sözcüklerle oynar. Tahtanın kıvnmlannda, boyaların arasında, sözcüklerin kümelenişinde parıldayan şey güzelin kendisidir. Her sanatçı doğal gereçlerle iş görür, yapay bir nesne olan yapıtını doğal gereçlerle oluşturur. Amaç hangi koşulda ya da biçimde olursa olsun güzeli yaratmaktır. Böylece güzelin anlamı kendini gösterir: güzel ayn ayn görünümler ayn ayn biçimler altında tek bir şeyi, insan olmanın anlamını ortaya koyar. Sanatları kardeş kılan budur, tüm estetikleri kucaklayacak tek bir estetiği olası kılan budur. Estetikler elbette her zaman vardır.


Bir yapıtın estetiğinden bir sanatçının estetiğinden bir sanatın estetiğinden sözedebiliriz. Estetik bütün özel estetikleri kucaklar, tek bir araştırma alanında bir araya getirir, onların ortak özelliklerinden giderek tek bir bilgi alanı hatta bir bilim kurar. Her sanat öbür sanatlara hiçbir şey söylemeyen apayn bir güzelin peşinde olsaydı elbette estf’tikten yani tek bir estetikten sözedemeyecektik, belki estetiklerden, ayn ayn estetiklerden, birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan apayn güzel araştırmalarından sözedebilecektik. Böylesine bir oluşum elbette bilimsel diyebileceğimiz köklü açıklamalar getirmekten uzak olacaktı, parçalı kalacaktı. “Tüm sanatlar kardeştir, her sanat öbür sanatları aydınlatır” der Voltaire. Şiirdeki bir özellik müzikteki bir oluşumun açıklanmasana katkıda bulunacaktır, resimdeki bir nitelik mimarlıktaki bir özel durumu görmemizi sağlayacaktır. Dufrenne şunları söyler: “Her sanatın kendine özgü bir tekniği vardır, her sanat özel bir kuruluş biçimini gerektirir; bir tablo bir roman gibi, bir bale bir anıt gibi kurulmuş değildir.” Bu durum elbette sanatları kendi teknik sorunlarıyla her zaman haşhaşa bırakacaktır. Ancak güzeli güzel 5 kılan koşullar olarak estetiğin sorunları her zaman bu teknik sorunların üstünde yer alacaktır. Bizler, biz sanat izleyicileri sanatları ne kadar yakından ve ne kadar ayrıştırmacı bir gözle incelesek de güzelin ne olup ne olmadığını sanatçı kadar iyi bilemeyiz. Sanatçı güzeli nerede hangi koşullar altında yakalayabileceğini ya da kurabileceğini bilen kişidir. Sanatçı güzeli bütün boyutlarıyla yaşayan ve yaşatan kişidir. Sanatçı güzelin yaratıcısı olduğu kadar bir güzel uzmanıdır ya da ustasıdır. Sanatçı olmak için iyi insan olmak yetmez, iyi niyetli olmak da yetmez. W.

Blake “Kötü edebiyat iyi duygularla yapılır” diyordu. Hepimiz bir sanat yapıtından estetik düzeyde haz alabiliriz. Hepimiz sanatla, güzelle, estetikle ilgili bir şeyler söyleyebiliriz. Güzel bizler için vardır, bizler için varedilir. Bizler güzeli tüketenleriz, güzelin tüketicileriyiz. Her insanda güzele eğilim vardır. Diderot şu soruyu soruyordu: “Nasıl oluyor da hemen bütün insanlar bir güzel’in varolduğu konusunda ortak bir görüşe ulaşmış oluyorlar, nasıl oluyor da bu insanların büyük bir bölümü onu olduğu yerde canlı bir biçimde sezerken çok az bir bölümü yalnızca onun olduğunu biliyor?” Evet hepimiz şöyle ya da böyle estetik haz alabilecek durumda olsak da güzelin girdisine çıktısına sanatçı kadar ulaşamayız. Güzel’in ne olup ne olmadığı konusunda en doğru görüşleri, en doğru sezgileri ortaya koyabilecek kişi gene de güzelin yaratıcısı olan sanatçıdır. Estetiğin ya da daha doğrusu kendi estetiğinin gerçek yaratıcısı olan sanatçı, güzelin gerçek yaratıcısı olan sanatçı sanat uzmanı ya da güzel uzmanı diyebileceğimiz estetikçinin evrenselleştirici ya da bilimselleştirici çalışmaları için veriler sağlar. Sanatçı olmasaydı güzel de olmayacaktı, dolayısıyla estetikçi de olmayacaktı. Hiçbir sanatçı bir estetik kuram oluşturma konusunda yükümlü duymaz kendini. Estetikçi olmasaydı, yalnızca sanatçı olsaydı güzelin anlamını kavramakta eksik kalacaktık. Estetikçi de sanatçı gibi bizim göremediklerimizi görebilen kişidir hatta bazen ya da çok zaman sanatçının kendinde göremediklerini görebilen kişidir. Güzeli sanatçıdan giderek kavramaya ve doğrulamaya çalışmamız gerekir, bu çabamızda estetikçi tam anlamında bir yol gösterici olacaktır. Güzel, sanatçının dünyasında oluşur biçimlenir gelişir ve kendini ortaya koyar.

Güzel salt sanatçının dünyasıyla ilgili değildir. “İnsanlığın korkunç tutkularını renklerle anlatmak istedim” der Van Gogh. Sanatçının ortaya koyduğu güzelde ben’ den çok insanlık açınlanır. 6 Yapıt sanatçının ruhunu açınlar, yapıtta sanatçının bilinci belirleyicidir. Yapıt sanatçının ruhunun dışlaştığı yerdir. Sanatçının bilincindeki kavramlar duygular izlenimler anılar ilkömekler kendi özel özellikleriyle sanatçının dünyasını bize açarken onun sanatına indirgenemez bir özellik kazandırırlar. Ancak sanatçının bilinci yalıtık bir bilinç değildir, özel özellikleri olan toplumsal bir bilinçtir ya da nesnel bir bilinçtir, böyle olmakla tepeden tırnağa tarihsellik özelliği taşır. O durumda sanatçının sanatsal bileşimleri bize onun yaşam koşulları kadar insanlığın kalıcı niteliklerini duyurur. Sanat yapmak bir yandan nesneli sunarken öte yandan özneli nesnelde anlaşılır kılmaktır, özneli nesnele indirgemektir. Sanat bu çerçevede yaşamı açıklar. Henri Delacroix şöyle der: “Bilgin için yaşam bilimde açıklanırken sanatçı için yaşam sanatta açıklanır.” Sanatçı gerçekliğin ince bir gözlemleyicisi olarak tam anlamında bilinçli insandır. Ancak insan kendi yarattığı, özene bezene yarattığı değerler üzerinde tam anlamında bilinçli olmayabilir. İzleyiciden virtüoz olmasını bekleyemiyorsak sanatçıdan da bilgin olmasını bekleyemeyiz. Ayrıca sanatta öyle yaratma anları vardır ki sanatçı kendini kendince aşılmış duyar, buna göre onun yaratısı zaman zaman bir kendiliğinden yaratı özelliği gösterir.

Bu durumda sanatçı çok zaman kendi yaratısı üzerine yoğun bir bilinçlenme çabası içinde olmayacaktır. Kendi sanatına aşın bir estetikçi kaygısıyla yöneliş onda bir şeyleri eksiltebilir, onun sanatına olan içtenlikli bakışını zedeleyebilir diyenlere hayır demek kolay olmasa da sanatçının kendi üzerine bilinçlenmesinin bir gereklilik olduğunu da unutmamak gerekir. Sanatçıyı sanatı üzerine üst düzeyde bilinçlendirecek olan da estetikçidir. Her şeyden önce sanatın büyük alıcıları olan estetikçiler ve gerçek izleyiciler güzelden neredeyse sanatçı kadar sorumludurlar. Estetikçi de izleyici de değişik biçimlerde sanatı ve sanat yapıtlarını tartışırken ve her anlamda değerlendirirken sanatçıya yol gösterirler. Ne olursa olsun güzel sanatçının estetikçinin ve izleyicinin ortak ürünü olarak varlığını sürdürür. Alıcısı ya da değerlendiricisi olmayan sanat yapıtı zamanın ezici gücüne karşı koyamaz hatta nesnel zamanda yerini alamaz. Güzeli görmek ve göstermek yalnızca sanatçının sorumluluğunda değildir, estetikçi ve izleyici de ondan sorumludur. Sanat denilince güzel denilince özgür yaratma düşünülür. Sanatçı özgürlük içinde yaratandır. Sanatçının özgürlüğü her şeyden önce bilincinin yetkin oluşumunda ve bağsız koşulsuz etkinliğinde kendini göste7 rir. Sanatçı her şeyden önce kendini kendinde ya da kendine karşı özgür kılmış kişidir. Sanatçı özgürlük içinde yaratandır. Özgürlük onun esenliğinin de kaynağıdır. Ancak sanatçının düz bir esenlik duygusu içinde varlığını sürdüren biri olduğunu düşünmek yanlış olur.

O yapıtını başta kendisi olmak üzere her şeyle tartışarak kurar. Sanatının gelişimini bu tartışmaya borçludur. Sanatçı da herkes gibi acı içinde doğurur. Theodore Jouffroy Estetik dersleri ‘ nde şöyle der: “İki şeyden birini seçmek gerekir: ya gelişmek için acı çekmek ya da acı çekmemek için gelişmemek. İşte yaşamın seçeneği, işte dünyada olma koşulunun ikilemi.” Yapıt her zaman heyecanlarla doğar ve heyecanlarla gerçekleşir. Bu heyecanlar yaratıcıya dinginlikten ya da mutluluktan çok gerilimler getirecektir. Yetkin yaşamlar büyük sevinçlere de büyük acılara da yabancı olmayan yaşamlardır. Yaratmak doğurmaktır, sancılı iştir, kendinden vermektir ve her şeyden önce kendiyle savaşmak denilen o güç işi gerektirir. Gustave Flaubert bir mektubunda şunları yazıyordu: “Ben sanatımda deneyimimi artırdıkça sanatım benim için işkence oluyor: imgelem olduğu yerde kalıyor ve beğeni gelişiyor. İşte çekilmez olan bu.” Dernek ki ustalaşmak ve rahatlamak diye bir kolaylık yoktur. Sanatçı güzeli yaratırken ya da güzeli güzel kılarken kendisiyle ve her şeyle sürekli bir yıkışma içindedir. Gene de bu yıkışrnada sevinç vardrr. Sanatçının öfkeyle bıkkınlıkla yarattığını düşünemeyiz.

Sanatçı bu yıkışma içinde gerçekliği soyutlamalarda dışlaştırır, gerçekliği dışlaştırırken bir dünya yaratmış ve bu arada dünyayı yeniden yaratmış olur. “Sanat insanın en yüce görevidir, çünkü dünyayı anlamaya ve anlatmaya çalışan düşünce temrinidir” diyordu Rodin. Buna göre sanatçılar yükümlü kişilerdir, onların insanı insana göstermek ve böylece dünyayı daha insanlaştırmak gibi bir görevi vardır. Bu görev verilmiş bir görev değildir, sanatçıyı sanatın dışında bir amaca yöneltecek bir görev değildir, bu görev sanatın özü gereği kendiliğinden gerçekleşir. İyi sanat ya da gerçek sanat insanı insana gösterir, insanı insan üstüne bilinçli kılar. Evet sanatçılar yükümlü kişilerdir ve dünyayı daha da insanlaştırmak için gelmişlerdir. Sanat bütünü içinde insan yaşamını boydan boya kucaklar. Vaktiyle Hippokrates’ e “Yaşam kısa sanat uzundur” dedirtmiş olan bu olmalı. Her ne olursa olsun sanat bizi gerçekliğin en derin ve en köklü araştırmasına ulaştırır, bu yüzden her zaman bize gerçekliğin özünü, gerçekliğin gerçekliğini, gerçekliğin en üst düzeydeki anlatımı8 nı sunar. Sanat gerçekliğin görünümleriyle kurulmuştur. “Hiçbir olası güzel değildir yalnız gerçek güzeldir” der Alain. Pirandello da şöyle der: “Gerçekte yaşam sanattan daha az gerçektir.” Çünkü sanat yaşamı yoğun bir biçimde kendinde barındırır. Bir yaşam hiçbir zaman mutlak bir yaratı değildir, olamaz. Onda mutlak olarak düşünülebilecek şeyler kişiliğin çok özel özellikleriyle, indirgenemez gibi duran özellikleriyle ilgili olabilir.

Sanatçının işi özneli nesnel kılmak değil midir? Oysa sanat bir kendinde gerçekliktir, zamanın dışındadır, kendinden başka amacı yoktur onun.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir