Ahmet Mithat Efendi – Felatun Bey ile Rakim Efendi

Felâtun Beyi tanır mısınız? Hani şu Merakî Efendinin oğlu Felâtun Bey! Galiba tanıyamadınız. Fakat tanınacak bir çocuktur. Mustafa Merakî Efendi, Tophane’nin Beyoğlu’na yakın bir mahallesinde oturur. Mahallenin semtini söylemek uygun olmaz. Semtini de anladınız ya? Bu kadarıyla yetininiz. Kendisi kırk beşlik bir adamdır. Fakat babası, “Bir genç erken evlendirilir ise namusunu, terbiyesini daha iyi muhafaza eder.” fikrinde olduğundan Mustafa Meraki Efendiyi on altı yaşında iken evlendirmişti. Bu sebeple de Mustafa Meraki Efendi daha kırk beş yaşındayken, yirmi yedi yaşında Felâtun adında bir oğlu vardı. Mustafa Meraki Efendinin çocuğu Felâtun Beyden ibaret değildir, bir de Mihriban isminde on beş yaşında bir kızı vardır. İnsanın kırk beş yaşında iken böyle yirmi yedi yaşında bir oğul ile on beş yaşında bir kıza sahip olması ne büyük bir saadettir. Lakin size derhal şunu da hatırlatalım ki, böyle bir saadet genellikle babalara aittir. Annelere göre sıkıntı sayılır. Mustafa Meraki Efendinin eşi için de böyle olmuştu. Çünkü Meraki Efendi on altı yaşındayken on iki yaşında bir kızla evlendirilmişti.


Öyle ya! Kadın kocasından daima dört beş yaş küçük olmalıdır! Sonra bu kız, daha on beş yaşındayken dünyaya bir çocuk getirdi. Ancak bundan sonra kaç defa hamile kaldıysa, çocuğunu rahminde barındıramayıp düşürdü. Doktorlar bu durumun asıl sebebini tam olarak bulamadıklarından çeşitli sebepler ortaya koyarak kadının tedavisinden el çektiler. İş ebelere kaldı. Onlar da bin bir zorlukla Mihriban Hanımı düşmekten koruyup doğumuna vesile oldular. Zavallı anne, bu kızı doğurduktan sonra loğusa yatağında şehit olarak vefat etti. Allah rahmet eylesin! Böyle şeyler doğaldır, zaten başka ne diyebiliriz ki! Mustafa Meraki Efendi, eşi öldüğü zaman, on üç yaşında bir erkek çocuğu ve yeni doğmuş kızıyla ortada kalıvermişti. Bu sebeple bir müddet mecburen evlenemedi. Son zamanların en medeni şehri olan İstanbul’da bekâr yaşayabilmek mümkün olduğundan, bir süre daha bekâr yaşadı. Daha sonraları da lüzum görmediği için evlenmedi. Mustafa Meraki Efendi evlenmedi fakat çocuklarına, özellikle de kızına dadılık etmesi için yaşı ilerlemiş bir cariye aldı. O cariye çocuklara bakar, bir ihtiyar Rum karısı ev hizmetini görür, bir Ermeni karısı da aşçılık ederdi. Nasıl? Mustafa Meraki Efendinin evinin yönetim biçimini garip mi buldunuz? Bizim Mustafa Meraki Efendi alafranga yaşama tarzını seven bir adamdı. Hani şu on beş yirmi sene öncesinin İstanbul alafrangaları var ya, onlar gibi severdi. Hem de nasıl severdi? Ekonomik durumu fazlasıyla iyi olduğundan Üsküdar’da bulunan konağı, bağı, bahçeyi ucuz pahalı demeden alafranga yaşamak için satmıştı.

Tophane’nin Beyoğlu’na yakın bir mahallesinde yeni, güzel bir ev inşa ettirip buraya yerleşmişti. Alafrangaya olan merakının derecesini kâgir tarzda yaptırdığı evden anlayınız. Şimdi böyle bir semtte, böyle bir evde, bu kadar Batılı yaşam tarzı içinde olan adam, evine şöyle böyle kişileri doldurur mu? Özellikle arada bir gelen Batılı dostlarına hizmet etmek için Rum ve Ermeni hizmetçilere ihtiyacı ortadaydı. Bizim burada asıl amacımız Felâtun Beyi okuyucuya tanıtmak olduğundan, babası Mustafa Meraki Efendinin mazisi hakkında da bilgi vermeyi uygun gördük. Çünkü Felâtun Beyi tanımak için öncelikle onun ailesinin geçmişini bilmek gerekir. Böylece onun davranışları, düşünceleri her türlü hali daha kolay anlaşılabilir. Felâtun Beyin çocukluğunu anlatmak için ayrıntıya ihtiyacımız yoktur. Mustafa Meraki Efendi iyi bir alaturka yaşamın ardından, yine kendi isteğiyle daha rahat, daha farklı gördüğü alafranga yaşamın içine girmiştir. Bu değişim, onun kendi maddi ve manevi zevklerindeki tercihlerden kaynaklanmıştır. Bu yönüyle değerlendirildiğinde, böyle bir adamın öksüz kalan bir çocuğu nasıl yetiştireceğini herkes tahmin edebilir. Çocuk, Rüştiye mektebine1 verilmişti. Çantası elinde her gün okula gider gelirdi. Bir de haftada iki kez özel ders için gelen Fransız bir hocası vardı. Mustafa Meraki Efendinin kendisi öyle tahsil görmüş adamlardan değildi. Dolayısıyla çocuğunun eğitimi için gerekli ilgiyi gösteremedi.

O, oğlunun mektebe gidip gelmesini, özel Fransız hocasının olmasını bir çocuğun eğitimi için yeterli görürdü. Oğlunun gördüğü eğitim böyle olunca, kızının eğitiminin ne halde olduğunu tahmin edebilirsiniz. Hemen şunu hatırlatalım ki, bu çocukların giyim kuşamları son derece iyiydi. Beyoğlu’nda çocuk elbisesi olarak ne moda olduysa, Meraki Efendi herkesten önce onu alıp çocuklarına giydirmeye kendisini mecbur hissederdi. Ha!. Bak biz şunu hatırlatmayı unuttuk. Bizim Mustafa Meraki Efendinin ismi yalnızca Mustafa Efendidir. “Meraki” lâkabı kendisine sonradan verilmiştir. Çünkü bu adamın bazı garip halleri vardır. Mesela, kendi evinde mükemmel bir yemek dururken, o bazı akşamlar gidip Beyoğlu’nda bir bakkal dükkânında çiroz, zeytin gibi şeyler yerdi. Soranlara da “Ne yapalım merakımdır.” derdi. Yine bazı geceler, Naum’un tiyatrosuna karşılık Elmadağı’nda balıkçı ve kuşbaz takımının gittikleri yerlere gitmesine bir anlam veremeyenlere “Merak bu ya!” gibi karşılıklarda bulunduğundan “Merakımdır.”, “Merak bu ya!”, “Merakıma dokundu.”, “Merakım elvermez.

” sözleri kendisine “Meraki” lâkabının verilmesine sebep olmuştu. Buraya kadar sunduğumuz bilgilerle, bizim Felâtun Beyin geçmişine bakılıp şimdiki halleri tahmin edilebilir. Şimdi yine, Mustafa Meraki Efendinin kırk beş, oğlunun yirmi yedi, kızının da on dört yaşlarında olduğu zamanlara dönelim. Felâtun Bey, önemli kalemlerin2 birisinde memurdu. Devlet dairelerinde bazı efendiler vardır, yüksek makamlara gelebilmek için kâtiplik zamanlarını gece gündüz çalışmaya ayırırlar. Bunun gibilerini herkes tanır ya! Bizim Felâtun Bey bunlardan değildi. Ayda eksiksiz yirmi bin kuruş geliri olan bir babanın tek oğlu olup, kendisini Eflâtun’larla bir tutan bu adamın hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Buna dayanarak, cuma günü mutlaka bir piknik yerine gidip cumartesi bir önceki günün yorgunluğunu çıkarır. Pazar günleri piknik yerleri daha alafranga olduğundan hiç gitmezlik edemez! Pazarın yorgunluğunu da pazartesi çıkarır. Salı günü daireye gitmek için hazırlansa da, havayı ziyaret için pek uygun bulup eş dost ziyaretine çıkar; bu günü de böylece tatil ilân etmiş olur. Çarşamba günü “altıdan dokuza”3 kadar dairede haftanın olaylarını dinler, akşam için, sohbet edecek kendisi gibi genç birilerini bulup Beyoğlu’nda oturur. Böylece Perşembe gecesi alafranga eğlence yerlerinde geçirilir, sabahlanır, Perşembe günü de akşama kadar uyunurdu. Nihayet yine cuma gelir ve işte şu bir haftalık meşguliyet nasılsa diğer haftalar da birbirine benzer şekilde geçerdi. Böyle haftada üç saat kaleme gidip onu da binbir türlü hikâye dinlemekle geçiren bir delikanlı ne öğrenebilir ki? Nasıl ne öğrenebilir? İşte Felâtun Bey öğrenmiş ya! Yazısı var, okuması var, Fransızcası var. Zeki, anlayışlı, becerikli… Özellikle de her ay eline geçen yirmi bin kuruşluk baba geliri! Bir adamın dünyada öğreneceği daha ne kaldı ki? Bakın şimdi, Allah için söyleyelim, Felatun Beyin yeni çıkan eserlere merakı oldukça fazladır.

“Canım şöyle bir eser basılmış.” dediler mi Felatun Bey için “Onu görmedim.” demek olamazdı. Hangi kitap çıkarsa çıksın, satıcılardan kendisine daima kitap götürmeye alışmış olan, en önce Felatun Beyin kitabını götürüp Beyoğlu’nda ciltçi Gulam’a teslim eder, o da güzel bir alafranga cilt yapıp arkasına altın yaldız ile A-P harflerini bastıktan sonra götürüp Felatun Beyin uşağına verirdi. Felatun Bey akşam eve gelince kitabı görür, oldukça titiz, düzenli bir şekilde kütüphanesine yerleştirirdi. Fransızca bu iki harfi tanırsınız. Birisi “elif” birisi “pe” harfleridir. “Elif” Felatun Beyin isminin ilk harfi, “pe” ise Felatun sözcüğünün Fransızcası olan Platon kelimesinin birinci harfidir. Alafrangada bir adamın isminin veya isimlerinin ilk harfini ya da harflerini belirtmek âdeti vardır. Buna o adamın “markası” denilir. Burada amacımız Felatun Beyi eleştirmek değil, onun bütün hallerini okuyucuya olduğu gibi sunmaktır. Fakat şunu da belirtelim ki: Felatun Bey bu kadar zengin olduğuna, bu kadar kendine güvendiğine göre tavrından, azametinden geçilmemek gerekir, fakat bizimkinin hali pek de öyle değildi. Alafrangalığın ne demek olduğunu bilirsiniz ya? İnsan herkese alçak gönüllülük göstermeye, herkesin yüzüne gülmeye mecburdur. Öyle zamanlar olurdu ki Felatun Beyin uşağı, beyinin bir adam ile gayet tatlı, nazikane konuştuğunu görünce “Bu efendi bizim beyin dostu olmalı.” düşüncesine kapılır, sonra da durumun tersine döndüğünü, efendisinin o adama sövüp saydığını görünce şaşırıp kalırdı.

Aslında eskiler, arkasından sövüp sayacağı bir adamın yüzüne böyle nezaket göstermeyi mertliğe uygun bulmazlar. Alafranga olanlar ise “Mertlik, ahmaklıktır.” diye hüküm verirler. Burada Felatun Beyin uşağını andık ama onu birazcık olsun tanıtmadık. Bu Mehmetçik Gastangalı’dan yeni gelmiş, daha dünyayı öğrenmemiş, ayda yüz kuruşa mecbur olan, aferinlere muhtaç bir adam. Bu adam ki hizmet ettiği efendisinin bir oğluyla bir kızı olduğunu yeni öğrenebilmiş hatta onların isimlerinin “Pantolan Bey”, “Merdivan Hanım” olduğunu ancak ezberleyebilmişti. Ne zannettiniz? Felatun isminden “Pantolon”, Mihriban isminden “Merdivan” kelimesini çıkartmayı öyle kolay mı zannediyorsunuz? Mehmetçik, asıl büyük efendiye “Meraklı Efendi” derse de, efendisinin isminde “L” olmadığını fark edip bunu yanlış söylediğini anladığında mahcup olurdu. Mehmet memleketinde, biraz olsun, okumayı öğrenmişti. Meraki Efendinin alafrangalığına karşılık böyle bir Mehmetçiği konağına almış olmasına şaşmayınız. Onu eğitecekti. Eğitmeye başlamıştı bile. Meraki Efendi bir gün, “Mehmet! Beyefendi ne yapıyor?” deyip de Mehmet’ten “Çorba içiyor.” cevabını alınca “Oğlan öyle söyleme; ona alafrangada ‘sopa yiyor’ derler.” demiş ve Mehmet “Hayır efendim! Allah göstermesin, sopa yediği yok, çorba içiyor.” karşılığını vermişti.

Bu cevaba Meraki Efendi meraklanmayıp “Oğlum! Alafrangada çorbanın ismi sopadır, bunları birer birer öğrenmeli.” diye nasihat etmişti. İşte anlayınız, Mehmet Efendi bile yavaş yavaş alafranga olmaya başlamıştı. Nasıl olmasın ki, olmamak mümkün mü? Büyük Efendi neyse ne amma, küçük bey Felatun Efendi Fransızcadan başka söz söylemiyor ki! Sütlü kahve isteyeceği zaman “kafe ole” diyor, Mehmet ise bunu, “kovala”dan başlayıp önceden öğrenmiş olduğu “karyola” kelimesine kadar deneye deneye ister istemez öğreniyordu.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir