Akira Kurosawa – Kurbağa Yağı Satıcısı

Banyo küvetindeyim, çıplak. Ortalık çok aydınlık değil ve küvetin kenarlarına tutunarak sıcak suyun içinde oyalanıyorum. Hareket ettikçe çıkan şıpırtı sesleri çok ilginç geliyor. Daha fazla ses çıkarabilmek için birden bütün gücümle debeleniyorum. İşte o sırada kü . vet devriliyor. O garip korkuyu, belirsizliği, çıplak tenime değen ıs . lak ve kaygan tahtaları ve biraz da canımı acıtan gözlerimin önünde parlayan ışığı, sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum. Çevremde olanların farkına varabileceğim bir yaşa ulaştığımda, yaşadığım bu olay sık sık gözlerimin önüne gelirdi. O zamanlar bunu sıradan bir şey olarak düşündüğümden buluğ çağıma kadar kim . seye söz etmedim. Samnm yirmi yaşımı geçtiğim sıralardaydı, neden olduğunu haurlamıyorum, fakat o an yaşadığım duygulan anneme 3 aktardım.


Bir an şaşkınlıkla bakakaldı; sonra bu olayın, büyükbabamın hatırasına yapılan bir törene katılmak üzere, kuzeyde, Akita Prefecture’da babamın doğduğu eve gittiğimizde olabileceğini söyledi. O zaman bir yaşımdaymışım. iki tahta arasına oturtulmuş küvetin bulunduğu loş oda, babamın doğduğu evde iki tahta paravanayla ayrılmış, mutfak ve banyo olarak kullanılan bölmeymiş, annem beni yıkayacakmış ve sıcak suyun içine koyup yan odaya kimonosunu çıkarmaya gitmiş. O sırada benim çığlıklarımı duyarak koşup gelmiş ve beni yere düşen küvetin içinden çıkarmış. Annemin anlattığına göre, gözlerimin önünde canımı acıtan parlak ışıksa, bebekliğimde hala kullanılan yağ lambasıymış. Banyo küveti olayı kendimle ilgili ilk anım. Tabii ki nasıl doğduğumu bilmiyorum, ama ölen büyük ablamın bana sık sık, “Sen garip bir bebektin,” dediğini hatırlar gibiyim. Anlatılanlara göre, doğarken hiç sesim çıkmamış, ama ellerim sıkı sıkıya birbirlerine kenetliymiş. Uzun çabalar· sonucu ellerimi açabildiklerinde, avuçlarımın yara içinde olduğunu görmüşler. Bu öykü belki de doğru değildi. Belki en küçük çocuk olduğumdan beni alaya almak için uydurulmuştu. Elleri bu kadar sıkı bir bebek olarak doğmuş olsaydım, şimdi Rolls-Royce’dan başka şeye binmeyen bir milyoner olurdum herhalde. ilk yaşımdaki banyo küveti anımdan sonra, bebekliğimden -net olmayan bir film şeridi gibi- aklımda kalan birkaç şey daha var. Hepsi de dadı sırtına bağlı bir bebeğin görüş açısından. Bunlardan bir tanesi sanki bir tel örgünün arkasında kalmış gibi. Beyazlar giymiş insanlar ellerindeki sopayla bir topa vuruyorlar, sonra onu havada yakalayıp başka birisine atıyorlar. Daha sonra bunu, babamın hocalık yaptığı jimnastik okulundaki beyzbol sahasını ayıran filenin arkasından seyrettiğimi hatırladım. Bugün beyzbol sevgimin neden bu kadar köklü olduğunu anlayabiliyorum; çünkü bebekliğimden beri beyzbol seyrediyorum.

Bebekliğimden kalan başka bir anı geliyor aklıma, gene dadımın sırtındayım ve uzaklarda büyük bir yangın görüyorum. Bizimle yangının arasında uzun, karanlık sular var. Evimiz Tokyo körfezinin Omori bölümünde, yangın çok uzaktan göründüğüne göre Haneda (şimdi Tokyo’nun uluslararası havaalanlarından birisinin bulunduğu bölge) çevresinde bir yerlerde olmalı. Bu yangın uzakca olmasına kar4 şın beni çok korkutuyor, ağlıyorum. Şimdi bile yangınları hiç sevmem, özellikle gece göğün alevlerle kızıllaşması beni hala korkutur. Bebekliğimden bir anım daha kaldı anlatmadığım. Gene dadımın sırtındayım ve zaman zaman karanlık bir yere girdiğimizi hatırlıyorum. Yıllar boyu, devamlı aklıma gelen bu olayın ne olduğunu düşünmüşümdür. Sonra bir gün, birdenbire çözdüm, Sherlock Holmes’un araladığı esrar perdeleri gibi. Dadım, sırtında ben varken tuvalete giriyordu. Ne kadar onur kırıcı bir davranıştı bu. Yıllar sonra dadım beni görıııeye geldi. Karşısındaki neredeyse bir seksen boyunda ve yetmiş kilo ·ağırlığındaki adama bakıp, 11 Ca- . , nım, ne kadar da büyümüşsün,” diyerek bacaklarıma sarılıp ağlamaya başladı. Geçmişte kafama yer edecek kadar beni üzen aşağılamaları için ona hesap sormaya hazırdım, ama birdenbire artık tanımadığım ve karşımda ağlayan yaşlı kadın figürü vazgeçirdi beni ve boş gözlerle ona bakmakla yetindim.

Nedendir bilmiyorum, yürümeye başladıktan anaokuluna gidene kadar yaşadıklarım, bebekliğimdekiler kadar net değil. Çok canlı ve renkli bir şekilde haurladığım bir tek anım var. Yer, arabaların ve trenin geçtiği ana cadde. Yolun öbür tarafında, kapalı demiıyolu geçidinin arkasında annem, babam ve kardeşlerim duruyor. Ben bu tarafta yalnızım, beyaz bir köpek kuyruğunu sallayarak bir o yana bir bu yana koşturuyor. Bu hareketi birkaç kez tekrarladıktan sonra bana doğru koşarken hızla gelen trenin altında kalıyor. Gözlerimin önünde beyaz köpek, düzgün bir şekilde ikiye bölünüyor. Ortaya çıkan parlak kırınızı renkli eti, aynı şiş yapmak için hazırlanan ton balığına benziyordu. Tanık olduğum bu olaya benzer başka korkunç anım yok. Öylesine bir şok geçirmişim ki o anda bayılmışım. Daha sonra bana sepetlerde, insanların kucaklarında ve tasmasıyla yürüterek birçok beyaz köpek getirdiklerini -sis perdeleri ardında- hatırlıyorum. Anladığım kadarıyla annemle babam gözlerimin önünde can veren köpeğe benzer bir köpeği amıağan etmek istiyorlardı bana. Büyük ablamın anlattıklarına göre, bu durumdan hiç mutlu olmamış, aksine ne zaman bir beyaz köpek gösterseler çığlıklar atarak, “Hayır! hayır! 11 diye ağlamışım. Acaba, beyaz bir köpek yerine siyahını getirseler daha mı iyi olurdu? Beyaz köpekler bana daima o korkunç olayı hatırlatmıyor muy5 du? Her neyse. Ancak bu olaydan sonra en az otuz yıl, şişe geçirilmiş kırmızı balık etinden hazırlanan suşi ya da saşimi yiyemedim.

Çocukluğumda yaşadığım olaylarda geçirdiğim şoklar ne kadar etkiliyse, belleğimde yer etmeleri de o kadar kolay oluyor. Bundan sonraki anım da kanlı; ağabeyim kafası kanlar içinde kalmış sargı bezlerine sanlı olarak eve getiriliyor. Benden dört yaş büyük olduğuna ve ben de henüz okula başlamadığıma göre birinci ya da ikinci sınıfta olmalı. Jimnastik okulunda denge aleti üzerinde yürürken rüzgardan dengesini kaybedip kafasının üzerine düşmüş, ölümden kıl payı kurtulmuş. Küçük ablamın onu kanlar içinde görünce, “Onun yerine ben öleyim! 11 diye bağırdığını hatırlıyorum. Sanının çok duygusal ve yeterince manuklı olmayan bir aileden geliyorum, insanlar çoğu zaman cömertliğimizi ve duygusallığımızı övmüşlerdi, ama kanımızda duygusallıkla birlikte anlamsız bir saçmalık da dolanıyor olmalı. Morimura Gakuen okuluna bağlı anaokuluna kaydedildiğim bir gerçek, ancak burada yaptıklarım çok belirsiz bir şekilde kalmış belleğimde. Hatırladığım tek olay, bir sebze bahçesi yapmamız gerekiyordu ve ben fıstık dikmiştim. O yaşlarımda hazım sistemim pek iyi çalışmıyordu ve ancak birkaç fısnk yememe izin veriliyordu. Galiba kendi fıstıklarını olsun ve dilediğim kadar yiyebileyim istemiştim. Ama ne kadar fıstık toplayabildiğimi hatırlamıyorum. İlk sinemaya gidişim bu sıralara rastlar. Omori’deki evimizden, Taçiaigava istasyonuna kadar yürümek, oradan trene binerek Aomonono Yagoko istasyonunda inmek gerekiyordu sinemaya gitmek için. Balkonun tam ortalarında yerleri halı kaplı bir loca vardı, burada bütün aile Japon usulü yere oturur, film seyrederdik. Anaokulu ve ilkokulda gördüğüm ,filmleri tam olarak çıkaramıyorum.

Şakşak sopalı ilginç bir komedi olduğunu belli belirsiz hatırlayabiliyorum. Bir de çok yüksek bir hapishaneden kaçan adamı ve onun dama çıkıp aşağıdaki karanlık kanala atladığım görür gibiyim. Bu Victorin jasset’in yönettiği ve japonya’da ilk kez Kasım 19ll’de oynatılan Zigomar adlı suç ve macera filmi olabilir. Hatırlayabildiğim başka bir sahneyse, bir gemi yolculuğu sırasında arkadaş olan bir kız ve bir erkek çocukla ilgili. Gemi batmak üzere ve çocuğa zaten dolu olan filikaya binmesini söylüyorlar, çocuk tam binerken kızın gemide kaldığını görüyor, yerini ona veriyor ve elveda diye el sallıyor. Sanının bu film II Coııre (Kalp) adlı İtalyan romanından bir yorumdu. 6 Fakat ben komediyi dal1a çok seviyordum. Bir gün, ablamın anlattığına göre, tiyatroya gittiğimizde komedi oynamadığını görünce ağlayıp bağınnışım ve o kadar gürültü yapmışım ki neredeyse polis gelip beni götürecekmiş. Çok korkmuş ve susmuşum. Bu yaşlanında sinemaya olan sevgimin ileride yönetmen oluşumla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Sinemanın norinal günlük hayata getirdiği değişiklik bana keyif veriyordu. Kahkahalarla gülüyor, korkuyor, hüzünleniyor ve ağlayabiliyordum. Geriye dönüp baktığımda düşünüyorum da babamın sinemaya olan ilgisi, benim eğilimlerimi de etkilemiş ve bugünkü kariyerimi yapabilmem için cesaretlendirmişti. Asker kökenli çok disiplinli bir adam olmasına ve o günlerde sinemanın eğitici özelliklerinin pek farkına varılmamasına karşın bütün aileyi toplar, sık sık sinemaya götürürdü. Tepkilerin çok olduğu zamanlarda bile, sinemanın eğitici yönünü kabullenmiş ve savunmuştu.

Bu konudaki düşünceleri sonra da hiç değişmedi. Babamın düşüncelerinin, hayatım üzerindeki büyük etkilerinden birisi de spor konusundaki yaklaşımıdır. Askeri akademiden ayrıldıktan sonra, bir jimnastik okuluna girerek, judo, kendo ve kılıç gibi sadece geleneksel Japon savaş sanauyla ilgili spor dallan için değil, atletizmin bütün branşlan için gerekli ortamı sağlamıştı. Japonya’daki ilk yüzme havuzunu yapnrdı ve beyzbolun popüler bir spor olabilmesi için büyük uğraşlar verdi. Bütün spor dallannı geliştirnlek için gösterdiği sebatlı çabalar, beni de büyük ölçüde etkilemişti. Çocukluğumda çok zayıf ve hastalıklıydım. Bir yokozuna (şampiyon sumo güreşçisi) olan Umegatani, büyüyünce güçlü bir sporcu olabilmem için bebekken beni devamlı kucağına almasına karşın babam bu zayıf ve çelimsiz durumumdan hep şikayet ederdi. Her neyse, ben babamın oğluyum ve onun gibi her türlü spor olayını seyretmeyi ve katılmayı severim, sporun insanlan disipline yönelten bir yaklaşım olduğuna inanının. Bu, kesinlikle babamın etkisiyle ortaya çıkan bir yaklaşımdır.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir