Alain Badiou – Anti-Semitizm Üzerine

2002 yılında Ortadoğu’daki şer güçlerine karşı şiddetli bir savaş başlatıldı. 11 Eylül’den altı hafta sonra Afganistan’ı işgal eden Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya çapında sürdürdüğü özgürleştirme girişimleri birbirini izledi. Bir diğer özgürleştirme harekâtı da Irak semalarına yansıdı. Askerler ve diplomatlar demokrasinin yerleştirilmesi için göstere göstere Irak’m işgalini hazırladılar. İkinci İntifada’mn patlak verdiği Filistin’de ise İsrail, Batı Şeria’nm tamamını işgal ediyor ve Rempart operasyonuyla Oslo’da kabul edilen özerklikten geriye kalanları süpürüyordu. Nisan ayında Cenin mülteci kampının ele geçirilmesi ve buldozerlerle yıkılması onlarca sivilin ölümüne yol açtı. Tüm bunlar esnasında Fransa’da başkanlık seçimlerinin ilk turuna Ulusal Cephe’nin [Front National] büyük başarısı damgasını vuruyordu. CRIF (Fransa Yahudi Kurumlan Temsilciler Konseyi) Başkanı Roger Cukiermann Haaretz gazetesine verdiği demeçte (23 Eylül 2002) Le Pen sonucu­ nun “Müslüman anti-Semitizmini ve anti-İsrail tutumunu azaltmaya yarayacağını, çünkü bu skorun sakin durmaları için Müslümanlara verilmiş bir mesaj olduğunu” söylemişti. îşte Fransa’da “anti-Semitik” dalganın yükseldiğini bildiren kampanya bu koşullarda başladı. “Sinagoglar ateşe veriliyor, hahamlar tartaklanıyor, mezarlıklar saygısızca yağmalanıyor, Yahudi kurumlan ve üniversiteler gece gündüz karalanan, üzerlerine edep ve ahlak yoksunu kaba saba sözlerin yazıldığı duvarları temizlemek zorunda kalıyor. Hassas bölgeler olarak adlandırılan bu çetin mahallelerde ve Paris metrosunda kippa takmak için cesur olmak gerekiyor.”1 Bu kampanya niçin başladı? Çünkü İsrail’in İkinci İntifada’yı bastırırken kullandığı şiddet karşısında sarsılan kamuoyu ve medya cephesinde bir karşı ateş başlatmak gerekiyordu. “Anti-Semitizmin yükselişi” tespitini yapmak dikkatleri o kanlı Rempart operasyonundan çevirmek için iyi bir yoldu, daha da iyisi operasyonu “yükselen genel anti-Semitizme” karşı bir güvenlik önlemi olarak yansıtabilmekti. Operasyon oldukça elverişli bir sahada yürütülüyor: 11 Eylül’den sonra bir uçtan diğerine Batı’da yükselen Arap ve Müslüman nefreti üzerinden ilerliyor. Zira anti-Semitizm dalgasını yayanlar bizzat onlar.


“2000 yılının sonbaharında “İkinci İntifada”mn patlak vermesinden itibaren, anti-Semitik sözlü veya fiziksel saldırıların Fransa’da ve Avrupa’da yeniden şiddetlenmesi şüphesiz anti-Semitik nefretin yeni aktörlerini, özellikle banliyölerden çıkan ya da göçle gelen ve kendilerinin de korunma hakkına sahip olmak istedikleri davranışlara Yahudiler karşısında kapılan ırkçılık ve ayrımcılık kurbanlarını ön plana çıkardı.” 2 “Anti-Semitik dalga” kavramı tamamen temelsiz de değil: 2002-2004 yıllan arasında Yahudilere karşı ağız dolusu hakaret ve aşağılamaların, saldırgan etiketlemelerin kullanıldığı, sinagogların önünde tahta kasaların ateşe verildiği ve gençler arasında ağız dalaşlarının yaşandığı su götürmez bir gerçek. Politikacıları en keskin sözleri söylemeye zorlayan ve Yahudi kuramlarında en çok kızgınlık yaratan en medyatik eylemler birer mitomani vakası (Marie L.’nin 2004 Haziran’ında banliyö treninde “tartaklanması” ile zavallı ve üstüne üstlük Yahudi olan bir meczubun, Popincourt caddesinde eskiden çalışanı olduğu bir Yahudi Sosyal Merkezinde aynı yılın Ağustos ayında yangın çıkarması) olsa bile bu dönemde Yahudilere karşı yapılan saldırganlık gösterilerinin gerçekliği şüphe götürmez ve bu tip hiçbir gösteriyi kesinlikle hafife almıyoruz. Bununla birlikte tüm bu olan bitenin olağanüstü ve telafi edilemez bir tarafı da yok. Simone Veil bile 2002 yılım “Kristal Bir Yıl” olarak niteleyen Finkielkraut’u sertçe eleştirmiştir.3 Fakat bu kampanyayı başlatanlar ve onun militanlığını yapanlar açısından “dalga”nın gerçek boyutu ve şiddeti fazla önemli değildi: Süreç ivme kazanmıştı bir kere. Basın, “anti-Semit nitelikli bütün polisiye vakaların” tek tek dökümünü yaparak dalganın büyüklüğünü gösteriyordu. 2004 yılında İçişleri Bakanlığı’nm talimatıyla hazırlanan Rufin Raporu’unda “özellikle anti-Semitizmin kültürel olarak banalleştiği ülkelerden gelen ailelerden çıkan gençlerin anti-Semitizm ithalatı yaptığından bahsediliyordu.” Rufın “radikal antiSiyonizmi” “vekâleten” yürütülen bir anti-Semitizme benzetiyor ve İsrail Devleti’nin eleştirilmesini cezalandıran bir yasa öneriyordu. Nitekim bu dönemde Daniel Mermet’ye, La Fabrique yayınlarına4, Edgar Morin’e, Sami Nair’e ve Danielle Sallenave’a karşı ırksal nefreti körükledikleri gerekçesiyle kendilerini Sınır Tanımayan Avukatlar olarak nitelendiren bir grup tarafından davalar açılmaya başladı5. “Magreplilerin” anti-Semitik gösterildiği bir dizi kitap yayımlandı. Les Territoires Perdus da la Republique [Cumhuriyetin Yitirilmiş Topraklan] isimli Emmanuel Brenner’in yönetiminde yürütülen ortak çalışma ise okul meselesi üzerine odaklanıyordu. Ortak çalışmanın bu konudaki genel fikri “anti-Semitizmin bazı mahallelerdeki okullarda derslerde serbestçe ve alenen işlenmesinin, kabul edilemez bazı sözler ve davranışlar karşısında sorumlu yetişkinlerin duyduğu korkunun, İslamcı saldırılar karşısında yaşanan entelektüel zafiyetin, tüm bunların Fransa’da halkı seçkinlerden ayıran ve bugün fevkalade derinleşmiş olan uçurumdan ayrılamaz olduğuydu”.6 Nicolas Weill, La Republique et Les Antisémites [Cumhuriyet ve Anti-Semitler] kitabında “Müslüman Araplar arasındaki anti-Semitizm salgınını, günümüzde çoğunlukla edilgin konumdaki aşın solun bazı kesimlerinin kâh hoşgörü gösterdiği kâh aşmlığı karşısında büyülendiği” bir “olgu” kabul ediyordu.

7 “Cumhuriyet” kelimesinde ısrar edilmesinin haddizatında okullardaki “îslami başörtüsü” yasağını destekleyenleri adamakıllı cezbetmek için kullanıldığım not düşelim. Soyut da olsa evrensel bir siyasetten beslendiğine hatta “alttakilerin” haklannm korunmasına işaret ettiğine inanılan bu sözcük sanki kendine mahsus bir paradoks icabı bundan böyle Arap işçilere ve Müslüman halkın oturduğu mahallelere yönelik düşmanlığın alamet-i farikası haline geldi. Pierre-André Taguieff’in Precheurs De Haine [Nefret Vaizleri] kitabı kendi payına “abartılı biçimde Filistinsever o eski Troçkistlerin ve küreselleşme karşıtı yeni solculann uzunca (968 sayfa) bir listesini açıklıyor, […] Filistin davasının İslamlaşmasını vurguluyordu”.8 “Anti-Semitizmin yükselişinin” ifşası neredeyse medyanın ve “politika dünyasının” tamamında nöbeti devraldı ve şişirildi. Sol cenâhta en çok yaygara koparanlar “Müslüman-Arap” Fransızların olağan düşmanlan olan sofu laikler ile yolunu şaşırmış feministlerdi (Bu noktada “MüslümanArap” ifadesinin harcıyla “Sol-İslamcı”, “Bolşevik-Yahudi”, “Hitlerci-Titist”9, ya da daha yakın tarihli “otonom-anarşist” gibi benzeri ikili tabirlerin harcı aynıdır, kökeninde aynı polisiye kaygılar vardır). İktidarda olan sağ cephe ise anti-Semitizmin hortlaması karşışında “sağlam durulmasında” hemfikir. Geleneksel olarak onlara düşmanca davranan hâlihazırdaki sağ ideolojik akımın Yahudileri böylesine sıkı “koruduğunu” görmek ilk anda insana tuhaf gelebilir. Bu fenomeni anlamak için İsrail kaynaklı şu fıkraya bir göz atalım: “Philosemit kimdir? Yahudileri seven bir anti-Semit” . 2002-2003 yıllannda işte bu Yahudiseverlerin sayılan ve etkinlikleri kayda değer biçimde arttı.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir