Alastair Hannay – Kierkegaard

Unlü bir entelektüelin yaşamöyküsünü yazmanın amaçlarından biri, yaşamöyküsü yazılan öznenin yapıtlarını tarihsel ve kültürel bağlamlarına oturtmaktır. Daha etkileyici olan diğer amaç ise o yapıtlara yazarın entelektüel gelişimi bağlamında bakmaktır. Ama bir yaşamöyküsü yazarının, yapıtların değil, öznenin yaşamöyküsüne odaklanması gerektiğini unutmamalıyız. Yapıtlar yalnızca hala yaşadıkları için değil yaşamöyküsü için gereken nitelikleri karşılamadıkları için de, onların yazarıyla ilgilendiğimiz çok açıktır. Yapıtların bugün de yaşamlarını sürdürmeleri, onların yazarlarının yaşamını çok merak etmemizin nedenidir. Bir yaşamöyküsünün bir çırpıda hem entelektüel hem de kişisel bir yaşamöyküsü haline gelmesine olanak veren yaşamla yapıtlar arasındaki bire bir bağ nedir? Yaşamöyküsü yazarının yazara ve düşünüre ilgisi, bir biçimde, yazarın yaşamının yapıtları üreten veçheleriyle mi sınırlı kalmalıdır? Belki, ama kuşkusuz o zaman da düşünürün fikirlerinin gerçek kaynakları, yazarın öğrenciliğinden ya da doğumundan çok daha öncesine gider; kaynakların izleri yapıtlarda biçimlenen düşüncelerin başlangıç tarihlerine kadar sürülebilir. Kierkegaard gibi bir entelektüelin yaşamöyküsü yazarının görevinin özellikle, büyük bir düşünürün entelektüel geleneği nasıl yenilediğini ya da dönüştürdüğünü anlamak ya da anlatmak olduğu düşünülürse, o zaman, düşünürün yaşamöyküsünün parçalarını oluşturan zaman, mekan, yetenek ve fırsat olumsallıkları yapıtların doğuş sürecinde ne kadar doğallıkla hesaba katılırsa katılsın bu tam anlamıyla gelişmiş bir yaşamöyküsü yazmanın neden gerektiğini açıklamaz. Yine de, kaynaklar konusundaki akademik merakın bu edebiyat türünün gerçek nedeni olup olmadığı kuşkuludur. Bunun gerisinde ya da yanında, yalnızca tarihe karşı yoğun bir ilgi de bulabiliriz. Ama başka güdüler de yaşamöyküsüne büyük istek duymamıza neden olabilir. İş viii KIERKEGAARD buraya geldiğinde, yapıtların “gerisindeki” kişinin sırrını ortaya çıkarma isteğini karşılayacak entelektüel yaşamöyküsü daha özel bir merak uyandırmaz mı? Bu sır, tanrısal bir kıvılcım mı? Şanslı bir başlangıç mı? Soylu bir düşünce mi? Görünmez bir kusur mu? Yaratıcılığa duyulan yoğun bir kişisel ilgi de olabilir bu, Olympos’a ya da Parnassos’a * ne kadar uzak ya da ne kadar yakın olduğumuzu hesaplama merakı da. O halde entelektüel yaşamöyküsü, bir entelektüelin yalnızca yaşamöyküsü değildir. Az önce belirtilen nedenlerle aslında yaşamöyküsü olarak bunun kapsamı dar olabilir ama entelektüel açıdan daha fazlası olmalıdır. Bir yazarın yaşamöyküsünü “entelektüel” işaretler olarak kabul ettiğimizde aslında miras aldığımız şey düşüncenin görkemli yapısıdır. Sözgelimi Beethoven’ın ya da Wordsworth’ün yaşamöyküsünü kategorize etmek için aynı nedenler göz önüne alındığında, bu durumun sırasıyla “müzik” ya da “şiir”le ilgili bir yaşamöyküsü beklememize neden olması oldukça tuhaftır.


O zaman açıkçası bir edebiyat türü olarak entelektüel yaşamöyküsü, öznesinin özel katkısının doğası bakımından bir biçimde sui generis [kendine özgü-ç.] olmalıdır. Yaşamöyküsüne yalnızca, öznesi entelektüel olduğu için değil, bu olgu nedeniyle kendilerini uygun bir biçimde hazırlamış okurlara, öznenin entelektüel edinimlerinin doğuş süreci ve tözünün özetini anlasınlar diye, geniş bilgi sahibi, uygun bir yaşamöyküsü yazarı yardım ettiği için de entelektüel diyebiliriz. Geniş bilgi sahibi olmak, burada, öznenin düşünce dünyasına bir yolla girmeyi gerektirir. Bu da öznenin anlamlı bir katkıda bulunduğu geleneğin sözcük ve kavramlarına hakim olmayı gerektirir. Dolayısıyla böyle bir yaşamöyküsünü yazabilmek ve okuyabilmek, yalnızca yapıtların aslında yaşamaya devam ettiğinin belirtisi değil, düşünürün edinim başarısının ölçüsü olarak da anlaşılabilir. Bu yaşam edinimini anlatmak ya da anlamak için geçmişte ya da şimdi elimizde bulunan araçları düşünüre borçluyuz. Yine de, yaşama ilgi duymakla yapıtlara ilgi duymak arasında hala bir ilişki sorunu olduğu, birinden başlayıp diğeriyle bitirildiğinde ne kazanılacağı sorularak anlaşılabilir. Başlangıç noktası olarak yazıları aldı- * Olympos Dağı, Zeus’un evidir. Parnassos Dağı ise Delfi’deki ünlü Apollon tapınağının ve kahin Pythia’nın bulunduğu yerdir. Ayrıca şair ve müzisyen Orestes’in bazı maceraları burada geçmiştir. Parnassos şiir, edebiyat, müzikle bağlantılı olarak amlır-e.n. Giriş İX ğınızı varsayın. Yazarın yapıtları söz konusu olduğunda, bir zamanlar yaşamış bir yaratıcı hala yaşayan yapıtlarıyla ancak bir dereceye kadar açıklanabilir.

Yapıtların tarihinin anlatılması yazarı ortaya koyacak ve yaratıcının kendi yaşamöyküsünün malzemesini sağlayacaktır. Ama o zaman, yaşamöyküsünde yer alan, öznenin yaşamındaki önemli olguların o öznenin yapıtlarında önemli bulduğumuz şeyle ilgisi çok az olabilir ya da hiç olmayabilir. Savaşçıların, siyaset adamlarının ve devlet adamlarının tersine, özellikle entelektüel katkılarda bulunanların durumu düşünülürse bu böyledir. Her halükarda yazarların genellikle çok renksiz olma eğilimi gösteren yaşamlarını anlatırken, belirtilecek olgular birkaç taneden ibaret olmayabilir -düşünürlerin yaşamı da bunun pek dışında değildir. Anlatılmaya değen olgular da bizi, düşünürün nasıl başlayıp devam ettiğini açıklamaktan öteye götürmeyebilir. Yine de, yaratıcı bir yazarın ya da düşünürün yaşamını anlatarak başlayıp bitirdiğimizi düşünün. Yapıtlarına hiç değinmeme riskine gireriz. Ünlü yazarlarla ilgili filmleri ve belgeselleri bir düşünün. Bunlar izleyici ve ödül kazanır ama bağlamla ilgili birkaç ritüel alıntının dışında, yazarların yapıtlarının içeriklerini izleyicilere hiç anlatmaz. Bugün bazıları, iyi hoş ama yaşamöyküsüyle bağlantıyı unutup yapıtlarla devam edelim diyeceklerdir. Yazarın yaşamını arıyorsanız, herhangi bir yerde buluyorsanız, şimdi dikkati çektiğimiz bir iki satır yaza bildiğimiz yaşamın hala devam ettiği bile düşünülebilir diye ekleyeceklerdir. Barthes’la * Foucault’nun • • müritleri, oldukça dolambaçlı yoldan bile olsa, entelektüel yaşamöyküsünün edebiyat türü olarak güvenilirliğini, bir yazarın yaşamöyküsünün ancak metinle başlayıp metinle bitebileceğini oldukça yararlı bir biçimde iddia ederler. Her şeye karşın yazarın gerçek yaşamı, ölümsüzlüğü metindedir. Bu bakış açısından, çok sayıda- • Roland Barthes (1915-1980): Göstergebilime büyük katkılar yapan Fransız aydın ve eleştirmen. Yapısalcılık, göstergebilim ve psikanalizin etkilerini birleştiren kendine özgü bir edebiyat eleştirisi geliştirmiştir.

Sosyoloji, psikoloji, dilbilim ve göstergebilim gibi çeşitli alanlardan yola çıkan Barthes, yazarın amacını ya da yapıtın verdiği mesajı değil, anlamın dile getiriliş biçimini ve yapıtın oluşturduğu sistemi öne çıkaran yeni bir anlatı çözümlemesini savundu – r.n. ** Michel Foucault (1926-1984): Fransız düşünür ve tarihçi. Toplumların işleyişini sağlayan kavramlar ve kodlar üzerine yaptığı araştırmalarıyla ünlüdür. Felsefi bakış açısını kişi-toplum ilişkileri üzerinde yoğunlaştıran Foucault, bu ilişkinin kişi yanını vurgular; dil-gerçek dünya ilişkisi sorununu ele alırken, dilin ve sözün girdiği biçimlere kuşkuyla bakılması gerektiği görüşüne odaklanır-r.n. x KIERKEGAARD ki bütün Kierkegaard okumaları birer “yaşamöyküsü”dür. Bir bakıma, okumalar kadar çok yaşam, yaşamlar kadar çok yaşamöyküsü vardır. Çok yaşam paradoksuyla, çağımızda birçok kişinin bunları doğal karşılayacağı imlenir. Yaşamla bu kadar ilgilenen bir yazar için bu yaşamlar sıradanlığı da belirtir; Kierkegaard’un yaşamı apaçık olaysız bir yaşamdır. O halde Kierkegaard’un yazılarındaki yaşamöykülerini okumamayı tercih eden bir yaşamöyküsü yazarına, bu özel kişinin nasıl masasına eğildiği, yorulduğu, şehir parkında dolaştığı, arabadan manzarayı seyrettiği, kahvelere, restoranlara, tiyatroya gittiği, çağdaşlarının canını sıktığı, ne gibi gelgeç düşünce ve duygular taşıdığı üzerine söylentiler ya da o kişiden geriye kalan önemsiz yazışmalardan yola çıkarak yaşamöykülerini yeniden kurmak kalır. Yazarın yaşamını ararken, Kierkegaard için bakılacak yerin onun yazıları olduğunu söylemek için geçerli bir neden vardır. Yapıtlardaki müstear adlara yapılan yüzeysel göndermeler büyük olasılıkla kaynağa ulaşmayı kimi zaman engeller. Her zaman moda olan görüşe göre, kendi kişiliği ne kadar önemli ya da önemsiz, tutarlı ya da tutarsız olursa olsun, müstear adları geride pusuda bekleyen gerçek Kierkegaard’u saklar. Ama müstear ad, kendini göstermenin etkili bir yolu da olabilir.

Yazarın kılıktan kılığa bürünmesi, yapıtlarında adı bulunduğunda ihtiyatlı ya da usturuplu davranacağı sayfalarda kendini daha çok ortaya koymasına olanak sağlar. Bu düşünce yaşamöyküsü yazarını, yazılarda çok sayıda yaşamöyküsü bulacağını beklemeye teşvik edebilir. Kierkegaard, bir zamanlar, yazılarının kendisinin ürünü olduğu kadar kendisinin de yazılarının ürünü olduğunu iddia ederek bunu biraz da destekler. O halde pek çok kişinin Kierkegaard’un mükemmelleştirdiğini söylediği kendini belli etmeme sanatı aslında kılıktan kılığa bürünmekse, müstear adla yazılan yapıtlarda bulduğumuz şeylerin o kişiye ve içsel yaşamına çok yakın olması açıkça olanaklıdır. Yine de bunun bazı güçlükleri vardır. Kierkegaard düşünür olduğu kadar yazardı da. Aslında zihinsel ya da ruhsal gelişimini “entelektüel” diye tanımlamak uygunsa da, bildiğimiz gibi, bu gelişimin estetik (şiirsel) ve dinsel yanları da vardır. Üstelik aynı nedenle, geleneksel anlamda felsefeci olarak düşünülmeyi istemesi gibi, en inandırıcı entelektüel yapıtlarında bile, hem belirtmek hem de iletmek istediği şey için “entelektüel” sözcüğüne çok uygun olup olmadığı gibi, kendisinin geleneksel Giriş Xİ anlamda felsefeci olarak düşünülmeyi isteyip istemediği de belli değildir. Yapıtlarının bir dizi önermeyi anlatma ya da savunma girişimi olmaktan ziyade şiire çok daha yakın olduğu konusunda ısrar ediyordu -gerçi tam olarak ikisi de değildi, çünkü şiir ya da edebiyat biçiminin dinsel bir amacı ve odağı vardı. Ruhtan şu ya da bu ölçüde tecrit edilmiş kafanın tersine şiirin yürekten söylendiği açısından bakıldığında, yapıtlarının Kierkegaard’un sırlarını açığa çıkardığı görüşü lehine bunun söylendiğini düşünebilirsiniz. Yine de bu şiirsel açıklama meselesi çok anlaşılır değildir. W. B. Yeats’in *, bir şairin, yazılarıyla aktardığı kendi imajlarının, kural olarak doğrunun, hatta şairin gördüğü doğrunun bile tam tersi olduğu yorumunu unutmayalım. Şiirsel ürünlerde harcanan büyük çabanın gerisindeki başlıca dürtünün çoğunlukla şairlerin yapıtlarının ilettiği asıl tözden yoksun olma duygusundan kaynaklandığı akla yakın gelmektedir.

Yazarın gerçek işiyle karşılaştırıldığında, gerçek yaşamının ayrıntıları incir çekirdeğini doldurmayacak kadar önemsiz olsa da, yazıları yazarın yaşamını bir biçimde devralsa da, metinde yaşamöyküsü bulmanın bu tür nedenlerinin dışında, aynı sonuca varmaya davet edebilen çok daha geleneksel nedenler de vardır. Yalnızca kanıt bulunmadığından değil, kanıtın doğasına ve geçerliliğine bağlı olarak da metinlerin gerisindeki yaşamı yakalamak güç olabilir. Bu nedenler çok genel tarihsel bir şey, hatta daha çok tutumlar, inançlar, korkular, umutlar ve çok uzun zaman önce ölmüş birinin planları için de geçerlidir. Birinin kalemi kağıdın üzerinde gidip gelirken aslında düşündüğü şeyin ne olduğuna dair kurulan varsayımı doğrulayan ya da yanlışlayan şey nedir ? Elimizdeki metinle karşılaştırıldığında, bu meselelerin doğrulanmasının ne yararı var ki? Yazarın aklından ne geçtiği meselesiyle ilgili olgulardan söz etmenin bile bir anlamı var mı? Keza görünen o ki, metin ve yorum olasılıklarına bakmamız gerekmektedir. İnsan psikolojisinin karmaşaları ve bunların özyaşamöyküsüne ilişkin yargıları bile kuşkulu duruma getirme gücü göz önüne alındığında, kuşkusuz bunun bir anlamı vardır. Barthes’la Foucault’nun, elimizde bulunanlar, yani metinler lehine söyledikleri sözlerdeki doğru bir nebzeden ibaret olmayabilir. Burada sunulan yaşamöyküsüne gelince, * William Butler Yeats (1865-1939): İrlandalı şair ve oyun yazarı-r.n. Xİİ KIERKEGAARD yalnızca kararlılıkla belirli bir yönde giderek daha geleneksel sorunları “çözüyor”, ama bazıları bu sorunlara yol açan ayrıklığın, ya özyaşamöyküsüyle anlatılması güç olan bağlantının ya da eldeki metnin baştan savma olduğunu söyleyebilirler. Yaşam öyküsünü böyle hazırlamanın gerekçesi, yalnızca sağduyulu* sezgidir. Kierkegaard’un, yani yapıtlarda ne ölçüde yer alırsa alsın o yapıtları veren insanın yaşamına götüren yola yalnızca yapıtlarla ulaşılacağını varsaymak için geçerli neden yoktur. Bir sanatçının uçup giden ya da kalıcı olan yapıtlarıyla kişiliği ve yaşamı arasında pek çok bağlantı kurulabilir. Sanatçıların hepsi yapıtlarında kendilerini üretmezler. Bazıları oldukça devinimsiz ya da uzak dururlar, bazıları ise ilk, orta, son, hatta düşüş dönemlerinden geçerler. Nietzsche’de** böylesi dönemlerin görüldüğü öne sürülüyor.

Kierkegaard’dan daha uzun yaşayan çağdaşları da büyük ölçüde ona böyle bakıyorlardı. Bu sanatçılar yükselme dönemlerinde dillerini, renk paletlerini, heyecanlarını ifade etme güçlerini, ifade etmeye çalıştıkları şeyin kapsamını ya da derinliğini geliştirdiler. Ama ifade ettiklerinde bile kapsam ve derinlik, yaratıcının kişiliğine her zaman aynı ölçüde uygulanamaz. Bu bakımdan Anton Bruckner’in*”‘* verdiği yapıtlar Gustav Mahler’inki * * * * gibi otobiyografik değildir. Kierkegaard’da ise hem bir sanatçı olarak gelişiminde, hem de bestecilerde pek görülemeyeceği üzere önemli bir parçasını oluşturduğu çevresi üzerinde yapıtlarının bıraktığı etkide, otobiyografik unsurun yadsınamaz bir biçimde varolduğu görülür. Kierkegaard’u zamanının, zamanın kültürünün, hatta genel olarak yaşamın neresinde durduğunu bilmeden gerektiği gibi okumak

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir