Aleksandr Sergeyeviç Puşkin – Dubrovski – Bir Intikam Hikayesi

Efendime söyleyim, o dana küçüklüğünden beri hikâye severdi Skotinin: Mitrofan, bana benzemiş. « Anasının Kuzusu.» Bu sefer halka sunduğumuz İ. P. Biyelkin’in hikâyelerini yayınlamak işine girişirken, merhum yazarının hayatını kısa da olsa bunlara eklemeyi, dolayısıyla da, ülke edebiyat severlerinin haklı merakını kısmen olsun gidermeyi arzuladık. Bunun için de ilkin îvan Petroviç Biyelkin’in en yakın akrabası ve mirasçısı Marya Alekseyevna Trafilina’ya baş vurduk. Ama ne yazık ki bu bayan bize Biyelkin hakkında hiçbir bilgi veremedi. Çünkü Trafilina, merhumu hiç de tanımıyormuş. Bayan bize İvan Petroviç’in eski arkadaşlarından bir zata başvurmamızı salık verdi. Biz bu öğüdü tuttuk, mektubumuza da şu aşağıdaki karşılığı aldık. Biz bu karşılığı soylu bir düşünce tarzının, duygulu bir dostluğun değerli bir anısı, sonra da oldukça yeter biyografik bir bilgi olarak hiç değiştirmeden, hiçbir not eklemeden basıyoruz: “Benim lütufkâr efendim,10 BİYELKİN’İN HİKAYELERİ Bu ayın on beşinde yazıp eski yakın arkadaşım ve çiftlik komşum İvan Petroviç Biyelkin’in ölüm ve doğum zamanı, memurluğu, aile durumu, işi, ahlakı ve alışkınlıkları üzerine geniş bilgi edinmek isteğini gösterdiğiniz çok saygı değer mektubunuzu bu ayın 23’ünde aldım. İsteğinizi büyük bir sevinçle yerine getiriyor ve onunla konuşmalarımdan hatırımda ne kalmışsa, hepsini gönderiyorum, lütufkâr efendim. İvan Petroviç Biyelkin, 1798 yılında Gorühino köyünde soylu ve namuslu bir aileden dünyaya geldi. Merhum babası önyüzbaşı Piyotr İvanoviç Biyelkin, Trafilina ailesinden Pelageye Gavrilovna adlı bir kızla evlendi. Piyotr İvanoviç zengin olmakla birlikte, alçakgönül ü ve ev idaresine aklı eren bir adamdı.


Oğul arı ilk öğrenimini köy papazından yaptı. Okuma ve Rus Edebiyatıyla uğraşma merakını, galiba, bu sayın zata borçluydu. 1815 yılında piyade nişancı alayında (numarasını anımsamıyorum) askerlik hizmetine girdi. 1823 yılına kadar bu alayda kaldı. Hemen hemen aynı zamana rastlayan anasıyla babasının ölümü, onu, istifasını vererek Gorihino köyündeki çiftliğe gitmeye zorladı. Çiftliğin idaresini eline alan İvan Petroviç, deneyimsizliği ve yufka yürekliliği yüzünden, kısa zamanda çiftlik işlerini savsakladı ve merhum babası tarafından kurulan sıkı disiplini gevşetti. Köylülerin (alıştıkları üzere) kendisinden hoşnut olmadıkları, ödevini bilen becerikli muhtarı değiştirerek köyün idaresini hikâye anlatmak sanatıyla güvenini kazanmış olan ihtiyar kâhya kadına verdi. Bu aptal kocakarı hiçbir zaman yirmi beş rublelik bir banknotu el i rublelik bir banknottan ayırdetmesini bilmezdi. Köylüler herkesle senli benli olan bu kadınlardan korkmuyorlardı. Köylülerin seçtiği muhtar, hilekârlığı da elden bırakmayarak kendilerine öylesine göz yumuyordu ki, İvan Petroviç, angarya çalışma usulünü kaldırarak yerine çok ehven, senelik bir vergi koymak zorunda kaldı. Ama bu kez de köylüler onun bu yumuşaklığından yararlanarak birinci yıl kendileri için özel PUŞKİN ıı yumuşaklığından yararlanarak birinci yıl kendileri için özel bir kolaylık gösterilmesini istediler. İkinci yıl ise, verginin üçte ikisinden çoğunu ceviz, kırmızı yaban mersini ve buna benzer şeylerle ödediler. Bu halinde bile vergiyi zamanında ödemiyorlardı. İvan Petroviç’in merhum babasının dostu olmam dolayısıyla oğluna da öğütlerimi önermeyi bir borç saydım ve İvan Petroviç’in umursamazlığı yüzünden bozulan eski düzeni kurmağa bir çok seferler kalkıştım. Bu amaçla kendisine gittiğim bir gün çiftlik defterini istedim.

Hileci muhtarı çağırttım ve İvan Petroviç’in yanında defterleri incelemeye koyuldum. Genç çiftlik sahibi ilkin büyük bir gayret ve dikkatle beni izledi. Ama hesaplara göre son iki yıl içinde köylü sayısı arttığı halde kümes hayvanlarıyla davar sayısının kasıtlı olarak azaldığı anlaşılınca İvan Petroviç bu ilk bilgileri yeter buldu ve bundan sonra artık beni dinlemez oldu. Araştırmalarım ve sıkıcı sorgularım sonucunda tam hileci muhtarı fena halde şaşırttığım ve ağzını açamaz hale getirdiğim bir sırada, derin derin horlamakta olduğunu üzülerek işittim. O zamandan beri de onun çiftlik işlerine karışamaz oldum. Onu (kendisinin de yaptığı gibi) Tanrı’ya havale ettim. Bu olay aramızdaki dostluğu zerre kadar bozmadı. Çünkü İvan Petroviç’in, genç soylularımıza özgü yıkıcı ihmalciliği ve yumuşaklığına acırken, onu candan seviyordum. Hem böylesine sessiz, böylesine namuslu bir insanı sevmemek elde değildi. İvan Petroviç de kendi payına benim yaşıma saygı gösteriyor ve bana candan bağlı bulunuyordu. Görenek, düşünce tarzı ve ahlak bakımından birbirimize pek az benzediğimiz halde basit konuşmama değer vererek, ölümüne kadar hemen hemen her gün benimle görüştü. İvan Petroviç çok sakin bir yaşayış sürüyor, her çeşit aşırılıklardan kaçınıyordu. Onu sarhoş görmek hiçbir za man kısmet olmadı (bu olay bizim taraflar için işitilmemiş12 BİYELKİN’İN HİKAYELERİ bir mucize gibi sayılabilir). Kadınlara fazlasıyla düşkündü. Ama onda gerçek bir kız utangaçlığı vardı.

İvan Petroviç, mektubunuzda sözünü ettiğiniz hikâyelerden başka, kısmen bende bulunan, kısmen de kâhya İcadının çeşitli ev işlerinde kul andığı birçok el yazıları bırakmıştı. Böylece kâhya kadının oturduğu dairenin bütün pencereleri Ivan Petroviç’in bitirmediği romanın birinci bölümüyle kaplanmıştı. Yukarıda adı geçen hikâyeler galiba onun ilk kalem denemeleriydi. İvan Petroviç’in anlattığına göre bu hikâyeler genel olarak doğrudur ve yazarı tarafından çeşitli kimselerden naklen yazılmışlardır. Bununla birlikte bunların içinde geçen adlar İvan Petroviç tarafından uydurulmuştur. Köy ve kasaba adlarına gelince bunlar da bizim tarafın adlarından alınmadır. Nitekim benim köyün adı da bir yerlerde geçer. Bu hiç de kötü bir niyetle yapılmamıştır. Bunun biricik nedeni düşgücü yetersizliğidir. İvan Petroviç, 1828 yılı sonbaharında hummaya çeviren bir soğuk algınlığından hastalandı. Özel ikle kökleşmiş nasır ve buna benzer hastalıkların tedavisinde çok usta bir adam olan bizim bölge doktorunun uyanık çabasına karşın öldü. Tam otuzunda iken gözlerini, kol arımın arasında, hayata kapadı. (*) Lüzumsuz sayarak buraya koymadığımız bir fıkra vardır; ama bu fıkranın İvan Petroviç Biyelkin’in anısını kirletecek nitelikte olmadığını okurlarımıza temin edebiliriz. (Puşkin’nin notu). (**) Gerçekten de Biyelkin’in el yazılarında her hikâyenin üstünde yazarın kendi yazısıyla (rütbe veya unvanı, soyadıyla adının ilk harfleri gösterilmek suretiyle) falan ve filan kimseden dinledim kaydı vardır.

Meraklı araştırıcılar için yazıyorum. “Menzil Müfettişi” hikâyesi ona fahrî müşavirlerden G. G. N. tarafından; “Düel o” hikâyesi yarbay İ. L. P.tarafından; “Tabutçu” hikâyesi tezgâhtar B. V. tarafından, “Kar Fırtınası” ve “Köylü bir Küçük ‘Bayan” hikâyeleri K. İ. T. tarafından anlatılmışlardır (Puşkin’in notu). PUŞKİN 13 Merhum, akrabalarına yakın bir yere, Gorühino köyünün kilisesine gömüldü. İvan Petroviç’in boyu orta, saçları kumral, gözleri kurşuni, burnu çekme, yüzü beyaz ve zayıfçaydı.

İşte muhterem efendim, merhum komşumun ve dostumun yaşayışına, işine, ahlakına ve görünüşüne ait bütün anımsayabildiğim şeyler bunlardır. Ama bu mektubumu şu veya bu türlü kul anmak gereğini duyarsanız adımı ortaya atmamamızı özel ikle rica ederim. Gerçi ben yazarlara büyük bir saygı besler, onları çok severim ama, bu unvanı benimsememin gereksiz, hele bu yaşta, uygunsuz olduğuna inanıyorum. İçten saygılarımla…” 16 Kasım 1830 yılı Nenaradovo köyü Yazarımızın sayın arkadaşının isteğine saygı göstermeyi bir görev sayarak bize lütfettiği bilgiden ötürü kendisine derin teşekkürlerimizi sunar, halkın, bu bilginin içtenlik ve doğruluğunu takdir edeceklerini umarız. A.P.DÜELLO Birbirimize ateş ederdik,, Bamtinskiy Düel o kuralı gereğince onu öldürmeye ahdetmiş tim. (Ona ateş etmek sırası da bendeydi.) «Açık hava karargâhında, bir *** kasabacığında bulunuyorduk. Bir birlik subayının yaşayışı bilinen şey. Sabahlan eğitim ve binicilik; öğle yemeklerini alay komutanında ya da Yahudi meyhanesinde yemek; akşamlan punç ve iskambil. *** de. ne kapıları bize açık bir ev, ne de bir nişanlımız vardı. Birbirimizde toplanır ve üniformalarımızdan başka hiçbir şey göremezdik. Asker olmadığı halde toplantılarımıza katılan bir kişi vardı.

Bu, 35 yaşlarında kadardı, bunun için de kendisine ihtiyar bir adam gözüyle bakıyorduk. Hayat deneyimi ona, bizim yanımızda birçok üstünlükler sağlıyordu. Üstelik de suratının aşıklığı, tabiatının sertliği, dokunaklı dili, genç beyinlerimiz üzerinde çok güçlü bir etki yapıyordu. Hayatı bir esrar perdesiyle örtülüydü. Rus’a benzediği (*) AMarlinskiy’nin bir hikâyesidir.16 BİYELKİN’İN HİKAYELERİ halde bir yabancı ad taşıyordu. Bir zamanlar süvari birliklerinde, hatta başarı ile, hizmet etmişti. İstifa edip ordudan ayrılmasının, hem yoksul hem de zevk ve eğlenceye düşkün bir yaşayış sürdüğü bu zaval ı kasabacığa yerleşmesinin nedenlerini kimse bilmiyordu. Sırtında siyah eski bir ceketle daima yaya yürürdü. Sofrası alayımızın bütün subaylarına açıktı. Gerçi eski bir erin pişirdiği yemekleri, iki, nihayet üç kabı geçmezdi, ama buna karşılık şampanya su gibi akardı. Ne malî durumunu ne de gelirini bilen vardı. Zaten kimse de bunu kendisinden sormak cesaretini gösteremezdi. Bir bölümü roman, büyük bir bölümü de askerlikle ilgili olan bir hayli kitabı vardı. Bunları, okumak için seve seve şuna buna verir, bir daha da geri istemezdi.

Buna karşılık, okumak üzere aldığı kitapları hiçbir zaman sahibine geri vermezdi. Başlıca idmanı tabanca atışlarıydı. Odasının duvarları, kurşunlardan dökülmüş, an peteği gibi hep delik deşik olmuştu. Oturmakta olduğu gösterişsiz toprak evin biricik süsü, zengin bir tabanca koleksiyonuydu. Atıcılıkta çok ustaydı. O kadar ki, birinin şapkasının üzerindeki armudu tabanca kurşunuyla düşürmeye kalkışsa, alayımızda kimse başını ona teslim etmekte duraksamazdı. Aramızda sık sık düel odan konuşulurdu. Silvio (ona bu adı takacağım) hiçbir zaman bu konuşmalara katılmazdı. Düel o edip etmediği sorulduğu zaman, kısaca evet cevabını verir, ama ayrıntıya girişmezdi. Böyle sorulardan hoşlanmadığı açıkça görülüyordu. Vicdanında, korkunç ustalığına kurban giden bir mutsuzun anısını taşıdığına inanıyorduk. Onda, korkaklığa benzer en küçük şeyden kuşku etmek aklımızdan geçmezdi. Öyle insanlar var ki, yalnız dış görünüşleri bile böyle bir kuşkuyu üzerlerinden atmaya yeter. Ama beklenilmedik bir olay hepimizi şaşırttı. Bir gün bizimkilerden on kadar subay arkadaş, Silvio’da öğle yemeği yiyorduk.

Her zamanki gibi, yani pek çok içildi. Yemekten sonra ev sahibini oyunda kasa olması için kandırmaya çalıştık. Uzun bir süre kabul etmedi, çün PUŞKİN 17 kü hemen hemen hiç oyun oynamazdı. Nihayet kâğıtları getirmelerini emretti. Masaya el i çervonets koydu ve kâğıt vermeye başladı. Biz çevresini aldık, oyun başladı. Oyun sırasında kesin olarak konuşmamak, hiçbir zaman tartışmamak ve açıklamalara girişmemek Silvio’nun âdetiydi. Eğer hesap tutan bir yanlışlık yapsa, hemen ya farkını verir ya da fazlasını kaydederdi. Biz bunu biliyor ve istediği gibi davranmasına engel olmuyorduk. Ama aramızda, alayımıza yeni nakledilen bir subay vardı. Bu zat, oyun arasında dalgınlıkla 25 ruble fazla kaybetti. Silvio tebeşiri aldı ve alıştığı üzere hesabı düzeltti. Subay,, onun yanıldığını sanarak açıklamalara girişti. Silvio konuşmaksızın kâğıt vermeye devam etti. Soğukkanlılığını kaybeden subay silgiyi aldı ve kendisine, fazladan yazılmış gibi görünenleri sildi.

Silvio tebeşiri aldı, silinenleri yeniden yazdı. Şarapla, oyunla ve arkadaşlarının attığı kahkahalarla sinirleri bozulan subay, kendini fena halde hakarete uğramış saydı ve şiddetli bir öfke ile masanın üzerindeki bakır şamdanı yakalayınca Silvio’nun başına fırlattı. Silvio kenara çekilerek kendini zorlukla bu darbeden koruyabildi. Hepimiz şaşırmıştık. Silvio ayağa kalktı. Öfkesinden kireç gibi olmuştu. Gözlerinden ateşler saçarak: Efendim, dedi, lütfen buradan çekip gidiniz ve bu olayın evimde geçtiğine Tanrıya şükrediniz. İşin nereye varacağından hiç birimizin kuşkusu yoktu. Yeni arkadaşımızı daha şimdiden öldürülmüş sayıyorduk. Subay, ettiği hakarete, kasadarın istediği biçimde yanıt vermeye hazır olduğunu söyleyerek dışarı çıktı. Oyun birkaç dakika daha sürdüyse de, ev sahibinin oyun oynayacak bir durumda olmadığını hissettiğimiz için birer birer kalktık ve yakında boşalacak yerden söz ederek evlerimize dağıldık. Ertesi gün manejde, zaval ı teğmenin hâlâ yaşayıp yaşamadığını soruştururken kendisi aramıza karışıverdi. Aynı soruyu ona da sorduk Silvio’dan henüz hiçbir haber almadığını söyledi. Bu durum tuhafımıza gitti. Silvio’ya gittik.

Onu18 BİYELKİN’İN HİKAYELERİ avluda kapıya iliştirilmiş bir birliye, birbiri üzerine kurşunları yapıştırırken bulduk. Geceki olaydan hiç söz etmeden bizi her zamanki gibi kabul etti. Aradan üç gün geçti, teğmen hâlâ sağdı. Hayretler içinde, nasıl olup da Silvio’nun düel o etmediğini soruyorduk. Silvio düel o etmedi. Sudan bir özürle yetinerek barıştı. Bu olay onu gençlerin gözünden çok düşürdü. Genel olarak, cesarette insanlık meziyetlerinin en yükseğini ve mümkün olan bütün kusurların mazeretini gören gençlerin en az affedebilecekleri şey cesaretsizlikti. Ama, yavaş yavaş her şey unutuldu ve Silvio yeniden nüfuzunu kazandı. Ona eskisi kadar yakınlık göstermeyen yalnız ben vardım. Yaradılışta hayalci bir kafam olduğu için, hayatı bir bilmece olan ve üzerimde, esrarlı bir romanın kişisi etkisi bırakan bu adama herkesten önce, herkesten çok ben bağlanmıştım. O da beni severdi. Hiç olmasa yalnız benimle görüştüğü zamanlar o her zamanki sert konuşmasını bırakır, içten ve keyifli keyifli çeşitli konulardan söz ederdi. Ama o uğursuz geceden sonra, namusunun lekelendiği ve doğrudan doğruya kendi isteği ile temizlemeye yanaşmadığı düşüncesi kafamdan bir türlü çıkmıyor ve ona eskisi gibi davranmama engel oluyordu, adeta ona bakmaya utanıyordum. Silvio bunu fark etmeyecek, nedenini anlamayacak kadar aptal ve toy bir adam değildi.

Görünüşe göre bu durum onu üzüyordu. Bir iki sefer bana açıklamalarda bulunmak isteğini gösterdi. Ama ben ona bu olanağı vermedim. Süvio’da benden uzaklaştı. O zamandan beri ancak arkadaşlarımın yanında onunla konuşuyordum. Eski samimi görüşmelerimiz sona ermişti. Başkentlerin dalgın halkı, köy ve kasabalarda oturanların çok iyi duydukları bazı izlenimlerden, örneğin posta günlerini beklemek gibi izlenimlerden tümüyle habersizdirler: salı ve cuma günleri bizim alayın yazıcı odası subaylarla dolardı. Kimi para, kimi mektup, kimi de gazete beklerdi. PUŞKİN 19 Alışıldığı üzere zarflar hemen oracıkta açılır, havadisler birbirine verilir, kalem odası çok canlı bir görünüş alırdı. Silvio bizim alay aracılığıyla mektuplarını alır, genel olarak o da aramızda bulunurdu. Bir gün kendisine bir mektup verdiler. Büyük bir sabırsızlıkla zarfı yırttı. Mektubu okurken gözleri parlıyordu. Subaylar kendi mektuplarına daldıkları için hiçbir şey fark etmediler. Silvio onlara dönerek: Baylar, dedi, durum hemen buradan ayrılmamı gerektiriyor.

Bu gece gidiyorum. Son kez benimle öğle yemeği yemeniz için ricamı reddetmeyeceğinizi umarım. Bana dönerek sözlerine devam etti: Sizi de beklerim…Mutlaka beklerim. Bu sözleri söyledikten sonra hemen çıkıp gitti. Biz de, Süvio’da buluşmak üzere evlerimize dağıldık. Kararlaştırılan saatte Silvio’nun evine gittiğim zaman hemen hemen bütün alay subaylarını orada buldum. Silvio’nun bütün eşyası toplanmış, kurşun delikli çıplak duvarlardan başka hiçbir şey kalmamıştı. Masanın başına geçip oturduk. Ev sahibi neşeliydi. Çok geçmeden onun bu neşesi herkese yayıldı. Dakika başına şişeler patlıyor, kadehler köpükleniyor ve biz bütün yüreğimizle giden arkadaşımıza hayırlı seyahatler, mutluluklar diliyorduk. Akşamın geç vaktinde sofradan kalktık. Şapkalarımızı giydik. Silvio herkesle vedalaştıktan sonra tam çıkmak üzere bulunduğum bir sırada, beni elimden tutarak durdurdu, yavaşça: Sizinle biraz konuşmak isterim, dedi. Ben kaldım.

Konuklar gitti. İkimiz kaldık. Karşılıklı oturup sessizce pipolarımızı yaktık. Silvio, düşünceliydi. Az önceki neşesinden eser bile yoktu. Yüzünün koyu sardığı; parıldayan gözleri, ağzından çıkan koyu duman dalgaları ona gerçek bir şeytan görünüşü vermişti. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra Silvio sessizliği bozarak: Belki de bir daha birbirimizi hiç görmeyeceğiz, dedi. Ayrılmadan önce size biraz açıklamalarda bulunmak iste 20 BİYELKİN’İN HİKAYELERİ rim. Başkalarının düşüncesine çok az önem verdiğimin farkındasınız. Ama ben sizi sever ve anlarım: üzerinizde yanlış bir izlenim bırakmak, için acı bir şey olacaktı. Durdu. Biten piposunu doldurmağa koyuldu. Ben gözlerimi yere dikmiş susuyordum. Silvio sözüne devam ederek: O sarhoş zirzoptan, R…dan özür dilemeyişim tuhafınıza gitmiştir. Kabul etmelisiniz ki, silah çekmek hakkı bende olduğu sürece onun hayatı benim elimdeydi.

Benim hayatım ise hemen hemen tehlikeden uzaktı. Gösterdiğim soğukkanlılığı, pekâlâ yüksek kalpliliğime verebilirdim. Ama yalan söylemek istemem. Kendi hayatımı en küçük bir tehlikeye koymadan R…yi cezalandırabilseydim, onu hiçbir zaman bağışlamazdım. Hayretle Silvio’nun yüzüne baktım. Böyle bir itiraf beni gerçekten şaşırtmıştı. Silvio sözlerine devam etti. Dediğim gibi: kendimi ölüm tehlikesine düşürmeye hakkım yok. Altı yıl önce bir tokat yemiştim. Düşmanım hâlâ sağdır. Merakım iyice kamçılanmıştı: Onunla düel o etmediniz mı? diye sordum. Yoksa olaylar mı sizi birbirinizden ayırdı? Silvio: Onunla düel o ettim, dedi. Düel omuzun anısı da iş Silvio ayağa kalktı, mukavva bir kutudan sırma püskül ü ve sırma şeritli (Fransızların bonnet de poliçe dedikleri) kırmızı bir şapka çıkardı ve başına geçirdi. Alnın 45 santim yukarısında bir kurşun deliği görülüyordu. Silvio sözüne devam ederek: *** Süvari alayında hizmet ettiğimi bilirsiniz.

Karakterim sizce bilinmektedir. Her şeyde üstün olmaya çalıştım. Gençliğimden beri bu bende bir tutku halindedir. Zamanımızda hasardık moda idi. Bense ordunun en haşan PUŞKİN 21 bir subayıydım. Sarhoşluklarımızla ovunurduk. Deniş Davidov’un şiirlerinde adı geçen ünlü Burtsev’i içkide bastırmıştım Alayımızda düel olar hiç eksik olmazdı. Ben bu düel olara ya tanık olarak, ya da düel o edenlerden biri olarak katılırdım. Arkadaşlarım bana taparlardı. Boyuna değişen alay komutanlarım ise bana, kaçınılmaz bir bela gözüyle bakarlardı. Sessizce (ya da gürültülü olarak) ünümün keyfini sürerken alayımıza zengin, tanınmış bir aileden adını söylemek istemiyorum bir genç tayin edildi. Böylesine talihli bir adama ömrümde yaslamamıştım. Düşününüz bir kere: gençlik, zekâ, güzel ik, çılgın bir neşe, delice bir cesaret, tanınmış bir ad ve hiçbir havale ile gelmeyen, hesabını bile bilmediği bir para… Bu adamın aramızda nasıl bir etki yapacağını artık siz düşünün. Pabuçlarım dama atılmıştı. Ünümün çekiciliğine kapılan bu genç, dostluğumu kazanmak istedi.

Ama ben ona karşı soğuk davrandım. Hiç aldırış etmeyerek o da benden uzaklaştı. Ben ondan nefret ediyordum. Alayda ve kadınlar arasında kazandığı başarılar beni fena halde umutsuzluğa düşürüyordu. Onunla kavga etmek için bahaneler aramağa başladım. Alaylarıma daima benimkilerden daha beklenmedik, daha keskin görünen ve kuşkusuz ölçülmeyecek kadar daha neşeli olan alaylarla karşılık veriyordu. O şakalaşıyor bense kinleniyordum. Nihayet bir seferinde Polonyalı bir derebeyinin balosunda bütün kadınların, özel ikle benimle ilişkide olan ev sahibi kadının onunla ilgilendiğini görünce kulağına eğilerek kaba birkaç söz söyledim. Fena halde öfkelendi ve suratıma bir tokat yapıştırdı. Hemen kılıçlarımızı çektik. Kadınlar düşüp düşüp bayılıyorlardı. Bizi ayırdılar. O gece dövüşmeye gittik.

.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir