Andre Gide – Vatikan’in Zindanlari

Sekizinci Leon’un papalığı sırasında, 1890 yılında, romatizma kaynaklı hastalıklar uzmanı doktor X’in ünü, farmason Anthime Armand-Dubois’yı Ro-ma’ya çağırmıştı. Bacanağı Julius de Baraglioul: «Öyle mi? diye haykırıyordu. Roma’da bedeninize baktırtacaksmız demek! Ruhunuzun çok daha hasta olduğunu da anlarsınız inşallah orda.» Armand-Dubois da sesinde şişirme bir acmdırı-cılıkla karşılık veriyordu: «Dostcağızım, omuzlarıma baksanıza.» Yufka yürekli Baraglioul, gözlerini bacanağının omuzlarına dikiyordu ister istemez; derinlerden gelen, dizginlenmez bir gülüşe kapılmışçasma depre-niyordu omuzlar. Bu geniş, bu yarı-kötürüm bedenin geri kalan yeteneklerinin de bu gülünç devinimi doğurması kuşkusuz acı bir şeydi. Adam sen de! Kesinlikle belliydi tutumları, Baraglioul’un konuşması hiçbir şeyi değiştiremeyecekti. Belki zaman?. Kutsal yerlerin gizli esini… Julius sonsuz bir cesaret kırıklığı içindeymiş gibi: Anthime, beni çok üzüyorsunuz, diyordu yalnız (omuzlar oynamaz oluyordu hemen, çünkü Anthime, bacanağını severdi). Umarım, üç yıl sonra, jübile zamanı1 yanınıza geldiğimde sizi düzelmiş bulurum.» Bereket versin, Veronique, pek farklı duygularla katılıyordu kocasının yolculuğuna: kızkardeşi Marguerite ve Julius kadar dindardı; bunun için, böyle uzun zaman Roma’da kalmak, en kutsal dileklerinden birinin gerçekleşmesi olacaktı; düş yıkılışlanyla dolmuş tekdüze yaşayışını ufak tefek din işleriyle dolduruyor, kısır olduğu için, hiçbir çocuğun istemediği özeni inancına gösteriyordu. Yazık ki, Anthi-me’i Tanrı’ya döndüreceğini pek ummuyordu artık. Yadsımayla tıkanmış bu alnın ne kadar inatçı olduğunu uzun zamandır biliyordu. Peder Flons hep söylemez miydi: «En sarsılmaz kararlar en kötü kararlardır, madam, derdi.


Mucizeden başka bir şey beklemeyin artık.» Üzülmüyordu da artık. Daha Roma’ya yerleştikleri ilk günlerde, her biri kendi başına, kendi yalnız yaşamını düzenlemişti: Veronique ev ve din işlerine, Anthime de bilimsel araştırmalarına vermişti kendini. Böylece, yanyana, karşıkarşıya, birbirlerine sırt çevirip birbirlerine katlanarak yaşıyorlardı. Böylelikle bir tür barış vardı aralarında, bir tür yarı-mutluluk da üzerlerine kanat geriyordu, öyle ya, biri ötekinin dayandığı şeyde kendi erdemini kullanmak fırsatını buluyordu. Bir emlakçı aracılığıyla kiraladıkları dairenin, çoğu İtalyan evleri gibi, birçok elverişli yanlarıyla birlikte büyük kusurları da vardı. Via in Lucina’da, (1) Katoliklikte, papanın bütün günahları bağışlaması dolayısıyla yapılan şenlik. (Çeviren) Forgetti konağının bütün birinci katını kaplıyordu, oldukça güzel bir taraçası da vardı. Veronique burada Paris evlerinde hiç iyi yetişmeyen aspidistira-lar yetiştirmeyi koymuştu hemen aklına; ama tara-çaya gitmek için, Anthime’in tez elden laboratuar durumuna soktuğu limonluktan geçmek zorunluğu vardı, ancak günün şu saatinden şu saatine kadar geçit vermesi kararlaştırılmıştı. Veronique sessizce kapıyı iter, açık saçık duvar yazılarmm önünden geçen bir manastır hizmetçisi gibi, gizlice geçiverirdi, öyle ya, Anthime’in odanın ta dibinde, koltuk değneğinin dayalı durduğu koltuktan taşmış durumda, bilmem hangi berbat işlem üzerine eğilmiş kocaman sırtını görmekten hoşlanmazdı. Anthime de onu hiç duymamış gibi davranırdı. Ama karısı geçer geçmez, güçlükle yerinden kalkar, kapıya doğru sürüklenir, sonra, öfkeli, dudakları bükük, sert bir işaret parmağı vuruşuyla, çat! mandalı itiverirdi. Hemen sonra da öbür kapıdan yardımcı Beppo sipariş almaya gelirdi. On iki, on üç yaşlarında, paçavralar içinde, anasız babasız, yersiz yurtsuz bir çocuktu Beppo, şunun bunun işini görürdü. Anthime onu Roma’ya gelişinden az bir zaman sonra farketmişti. İlk önce indikleri Via di Bocca di Leone’deki otelin önünde, Beppo küçük bir kamış sepet içindeki bir tutam otun altına sokulmuş bir cırtlak çekirgenin yardımıyla gelip geçenlerin dikkatini çekiyordu.

Anthime böceğe on «sou» vermiş, sonra da çocuğa, yarım yamalak italyancasıyla, zar-zor da olsa, ertesi gün yerleşeceği Via in Lucina’daki dairede acele birkaç fareye gereksinimi olacağını anlatmıştı. Sürüklenen, yüzen, yürüyen, uçan ne varsa, hepsi işine yarayabilirdi. Canlı et üzerinde çalışırdı. Capitole’ün dişi kurdunu ya da kartalını bile istese, doğuştan işbilir bir aracı olan Beppo onları da getirirdi. Aşırmacılık zevkini okşayan bu meslek hoşuna gidiyordu. Günde on «sou» alıyordu. Öte yandan, ev işlerine de yardım ediyordu. Veronique ona iyi gözle bakmıyordu ilkin; ama evin kuzey köşesindeki Meryem heykelinin önünden geçerken istavroz çıkardığını gördükten sonra, paçavralarını hoş görmeye başlamış, suyu, kömürü, odunu, çalı çırpıyı mutfağa kadar taşımasına izin vermişti; hatta, salı ve çarşamba günleri, yani Paris’ten getirdikleri hizmetçi Caroline’in işlerinin çok olduğu günlerde, Ve-ronique’le pazara gidiyor, sepeti de taşıyordu. Beppo, Veronique’i sevmezdi, ama bilgine tutulmuştu. Bilginimiz de, çok geçmeden, kurbanlarını almak için binbir zorlukla avluya inmektense, çocuğun laboratuvara kadar çıkmasına izin vermişti. Bir gizli merdivenin avluya bağladığı taraçadan, doğrudan doğruya gelinirdi buraya. Döşeme taşlarının üzerinde küçük, çıplak ayaklarının hafif şıpırtısı yaklaştıkça, hırçın bir yalnızlık içinde yaşayan Anthime’m yüreği birazcık çarpardı. Ama bunu hiç belli etmezdi: hiçbir şey çalışmasından alıkoyamazdı onu. Çocuk kapıyı vurmazdı: tırmalardı. Anthime hiç karşılık vermeden hep masasının üzerine eğilip durduğundan, çocukcağız dört elle ilerler, sonra o körpe sesiyle, odayı gök mavisiyle dolduran bir «per-messo?» savururdu1 .

Sesini duyan bir melek sanırdı onu: bir cellât yamağıydı. İşkence masasına bıraktığı bu torbada gene hangi kurbanı getiriyordu? Anthime çoğu zaman işe fazla dalmış olur, torbayı hemen açmazdı. Çabucak bir göz atardı, bez kımıldıyorsa işler tıkırında demekti: sıçan, fare, dört parmaklılar sınıfından bir kuş, kurbağa, hepsi, hepsi işine yarar di bu Moloch’un1 . Bazan Beppo hiçbir şey getirmezdi; gene de girerdi içeri: elleri boş da olsa, Armand-Dubois’nm kendisini beklediğini bilirdi; sessiz çocuk gelip de sağında solunda herhangi bir iğrenç deneyin üzerine eğildiği sırada, şaşkın bakışlarının dehşetle hayvana, hayranlıkla kendisine dikildiğini sezdikçe, bilginin kuruntulu bir sahte tanrı zevki çıkarmadığını kesinlikle söyleyebilmek isterdim. Armand-Dubois şimdilik insana el atmıyor, incelediği hayvanların bütün edimlerini tropizmaya2 indirgeyeceğini ileri sürüyordu. Tropizma! Bu sözcük bulunur bulunmaz, geri kalan her şey unutuldu; bütün ruhbilimciler sınıfı yalnız tropizmaları benimsiyordu artık. Tropizma! Ne beklenmedik bir ışık yayılıyordu bu hecelerden! İstemden yoksun bitki çiçeğinin yüzünü hangi itkiye göre güneşe çevirirse, bünye de aynı itkiye uyardı elbet (bu da, kolaylıkla, birkaç basit fizik ve termo-şimi kanununa indir-genebilirdi). Dünya güven verici bir iyilikle donanı-yordu en sonunda. Varlığın en şaşırtıcı davranışları bile kusursuz bir biçimde etkene uyma olarak açıklanabilirdi. Anthime Armand-Dubois, ereğine varmak, boyun eğmiş hayvanı basitliğini göstermek zorunda bırakmak için, koridorlara, mahzen deliklerine, labirentlere bölünen, kiminde besi, kiminde aksırtıcı bir toz bulunan, kiminde de hiçbir şey bulunmayan, renkleri, biçimleri farklı kapılarla donanmış bir karışık kutular düzeni bulmuştu bu yakınlarda: şeytansı araçlardı bunlar, az bir zaman sonra Almanya’yı birbirine katmış, Wexierkasten adını almış, yeni psiko-patolojik okulun şaşırtıcılıkta yeni bir adım daha atmasına yardım etmişti.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.