Carole Mortimer – Buyuk Sir

Onu sonsuza dek kaybettiğine inanıyordu Brooke. Ama üç yıl sonra Rafe Charlwood’la yeniden karşıladığında içindeki aşk ateşinin küllenmiş olsa bile asla sönmediğim anlayacaktı. Öte yandan onunla geçmişteki ilişkisinin kendisine ne büyük acılar yaşattığını unutması da mümkün değildi. Rafe ona karşı güçlü bir ilgi duymasına rağmen, bunun sevgi değil fiziksel bir arzu olduğunu açıkça belli ediyordu. Çünkü o da Jacquı ile olan evliliğinin ne büyük bîr acıyla sonuçlandığını unutmamıştı, Brooke ona ulaşmayı başarabilecek miydi? Belki genç adamın küçük oğlu Sloan aralarında kalıcı bir bağ oluşturabilirdi. Ama her şeyden önemlisi, o büyük sırrını genç adama günün birinde açıklayabilecek miydi?… BİRİNCİ BÖLÜM Brooke, beyaz çarşaflar içinde yatan solgun, bir damlacık kalmış kadına bakarken yüreğinin sıkıştığını, boğazına ‘bir yumrunun tıkandığını hissetti. Son gördüğünden beri ne kadar kötüleşmişti. Son gördüğü de, daha dündü! Sevgili Jocelyn, altı ay önce pençesine düştüğü ölümcül hastalığı ne kadar da cesaretle karşılıyordu. Son bir ayı bu özel bakımevinde geçirmişti ve her gün biraz daha zayıflamış, biraz kötülemişti. Yaşamındaki tek gerçek dostu olan bu kadının bunca acı çekmesi, kendisinin ise bu acı karşısında çaresiz kalması Brooke ‘a yakıcı bir öfke veriyordu.Dışardan bakıldığında bu iki kadında lıemen hemen hiçbir ortak yan yoktu. Brooke daha yirmi beşine varmamış, Jocelyn ise altmışını geçmişti Yaşlı kadının yüzünde solmuş bir güzelliğin izleri vardı. Genç olara ise az rastlanır güzellikte bir yüze sahipti. Öyle ki sarı kirpiklerini koyulaştırmak için biraz rimel ile kusursuz dudaklarını belirginleştirmek için şarap rengi bir ruj dışında makyaj dile gerekmiyordu bu yüze. Jocelyn’in saçları yılların etkisiyle kırlaşmış, Brooke’unkiler ise omuz hizasında, gür, altın pırıltılar saçan açık kumral renkteydi.


Ne ilginç ki, son üç yıl içinde Brooke’un sırdaşı, can yoldaşı olan Jocelyn’di. Hiç evlenmemiş olan Jocelyn ile, annesi ve babasını daha çocukken yitirmiş olan Brooke’un arasında bir anne-kız ilişkisi doğmuştu böylece. Zamanlarının çoğunu bir arada geçiriyorlardı. Brooke, Charlwoodların, yani Jocelyn’in ailesinin bu dostluğa kuşkuyla baktıklarını ve hiç onaylamadıklarını biliyordu. Gerçi, Brooke’un varlıklı olması, genç kadının, Jocelyn’in parasından yararlanması olasılığını dışlıyordu, ama yine de ailenin reisi olan Rafe, kardeşi Patrick ve karısı Rosemary bu yakın dostluğu hoş karşılamıyorlardı. Ama Joceiyn ne yeğenlerinin, ne de hayattayken babalarının görüşlerine zerrece aldırmış, bu güzel dostluk gelişip pekişmişti. Brooke, Jocelyn’in, Charlwood malikânesi sınırları içinde kalan küçük evine elinden geldiğince sık giderdi. Aslında Charlwood ailesinin genç kadına karşı tutumu, kendi içinde son derece tutarlıydı. Brooke’un varlığının bile farkında bile değillermiş gibi davranıyorlar, kısaca onu yok sayıyorlardı. Brooke, tam da böyle olmasını istiyordu aklında. Ailenin dikkatini üzerine çekmek arzusunda değildi. Hele ailenin ve Charlwood Holding’ in başkanı olan Rafe’in dikkatini hiç… Rafe, yönetimi altındaki eski aile şirketinin milyarlarına milyarlar katmış olan acımasız, kaya gibi sert bir adamdı. Rafe’in büyükbabası Robert Charlwood, işe deniz taşımacılığıyla başlamış, küçük bir ticaret filosu kurmuştu. Brooke ailenin tüm geçmişini biliyor, birkaçını da tanıyordu, ama bunların içinde yalnızca Jocelyn’i seviyordu. «Çiçeklere mi kızgınsın, güzelim, yoksa bana mı?» diye ona takıldı Joceiyn, oturur durumda, uzandığı yatağından.

Güneş ışıklarıyla aydınlanmış küçük odada, pembe sabahlığı ve pembe takım geceliğiyle yaşlı kadın çok tatlı ve yumuşak görünüyordu. Yaşlı dostuna bakmak için başını kaldırdığında Brooke kirpiklerini kırpıştırarak gözlerine dolan yaşları tutmaya çalıştı. Bir an için vazoya yerleştirmekle uğraştığı kırmızı karanfilleri unutmuştu. «Hiçbirine,» dedi hıçkırırcasına. «Öfkem, yaşamın kendisine. Neden sen, Jocelyn? Örneğin neden ben değil de sen? Ben burada…» «Böyle bir soru sormak doğru değil,» diye cevap verdi Jocelyn, tatlı bir azarlamayla. «Her şeyin bir nedeni, bir amacı vardır. Ben, sanırım benimkini biliyorum,» diye ekledi alçak sesle. «Gel yanıma otur. Seninle konuşmak istiyorum.» Jocelyn’in sesindeki, önemli bir şeyler söyleyeceğini sezdiren o garip ifade, Brooke’un hemen gidip yanına oturmasına neden oldu. «Bir şey mi var?» diye sordu kaygıyla. «Bu hafta başlanan testler mi yoksa?» «O testler zaten bildiğim şeyi kanıtladı yalnızca,», dedi yaşlı kadın, Brooke’un eline hafifçe, onu rahatlatmak istercesine vurarak. «Bir aydan az bir zamanım kaldı.» «Böyle konuşmamalısın!» dedi Brooke yalvaran bir sesle.

Yaşlı kadının eline sımsıkı sarıldı. «Tıp çok ilerledi, artık birçok şeyin çaresini buluyorlar.» Jocelyn huzurlu bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. «Daha işin başında hastalığımın ameliyatla iyileştirilecek aşamayı geçtiğini söylemişlerdi. Tıp da beni kurtaracak kadar hızla ilerlemiyor. Ben her şeyi kabullendim, canım. Senin de kabullenmeni istiyorum.» «Biliyorum.» Brooke’un alt dudağı titremeye başladı, «Sen bunca acı içindeyken benim böyle duydular içinde olmam bencillik, onu da biliyorum Ama… ama ben sensiz ne yapacağım?» .Jocelyn kederle gülümsedi. Brooke’un ıslak yanaklarını eliyle yavaşça sildi. «Yaşayacaksın.Vasiyetnameme senin için de bir madde ekledim ve.» «Hayır!» Brooke’un mavi gözleri derin bir acıyla irileşti. «Hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şeye ihtiyacım yok.

Bunu biliyorsun. Üstelik bu yalnızca Rafe’i… aileni bana daha çok düşman etmeye yarar.» «Ben bunu yalnızca senin için yapmıyorum.» Yaşlı kadın dosdoğru Brooke’un gözlerinin içine baktı. «Bu yalnızca seni ve beni ilgilendirmiyor, ikimizi de aşıyor. Ben bunun için işlerin buralara kadar varmasına engel olamadım.» Jocelyn derin bir soluk aldı. «Rafe çetin, bağışlamasını bilmeyen bir adam. Olaylar başka türlü gelişemezdi. Ama merak etme sana para filan bırakmadım, Brooke. Buna ihtiyacın olmadığını ikimiz de biliyoruz. Üstelik dediğin gibi ailem sana yeterince antipati duyuyor.» Brooke şaşırarak kaşlarını çattı. «Para değilse, o zaman?.» «Zamanı gelince öğreneceksin.

» Jocelyn’in dudakları gergin bir gülümsemeyle kıvrıldı. «Ve sakın buna karar vermeden önce yeterince düşünmediğimi sanma. Çünkü çok düşündüm.» «Eğer bu sözünü ettiğin şeyin ne olduğunu bilseydim kendimi daha rahat hissederdim,» dedi Brooke içini çekerek. «Zamanı gelince öğreneceksin. Avukatım seni arayacak.» «Sen öldüğün zaman,» dedi Brooke, kaskatı bar sesle. «Yo, yo, yapma bir tanem. Bir gün herkesin yaşamı sona erecek, biliyorsun.» Jocelyn gülümsedi. «Ben mutlu bir yaşam sürdüm. Şimdi sana da küçük de olsa bir mutluluk payı vermek istiyorum.» «Ölümün bana hiçbir şekilde mutluluk getiremez,» diye hıçkırdı Brooke. «Hiçbirimiz halamın ölümünü istemiyoruz, Miss Adamson.» dedi arkasından, hırçın, sert bir ses.

«’Hiçbirimiz bunu düşünmek bile istemiyoruz.» Bu ses Brooke’un ayağa fırlamasına yetmişti. Hızla yüzündeki gözyaşlarının izlerini sildi. Kimin konuştuğunu anlaması için adama bakması bile gerekmemişti. Konuşan, Charlwood ailesinin reisi, Rafe Charlwood’du. Otuz dokuz yaşında, siyah saçları şakaklarında tek tük gümüş tellerle kırlaşmaya başlamış bir adamdı. Granitten yapılmışçasına keskin çizgili, sert yüzü, buz gibi bakan gri gözleri, çıkık elmacık kemikleri ve köşeli çenesi çetin bir kişilik yapısını yansıtıyordu. Gövdesi sırım gibi, güçlü ve esnek, boyu insanı onun karşısında küçük hissettirecek kadar uzun, omuzları geniş, hareketleri ise iri yapısından beklenmeyecek kadar zarifti. Brooke bu adamın bütün bu özelliklerini, ona bakmasına gerek kalmayacak kadar iyi biliyordu. Zaten içinden bakmak gelmeyecek kadar da nefret ediyordu ondan. Geçmişte kendisine çektirdiği acıları hatırlıyordu onu her görüşünde. Ve bu adam kendi yargılarından öylesine emin, öylesine sahiplenici, öylesine kinci biriydi ki, genç kadına büyük bir haksızlık yaptığının bile farkında olmamıştı. Jocelyn gözlerini yeğenine çevirmeden önce her şeyi anlayan bir ifadeyle Brooke’a baktı. «Belki sen bu konu üzerinde konuşmak bile istemiyorsun, Rafe,» dedi yumuşak bir sesle. «Ama emin ol ki, konuştuğumuz şey gerçekleşecek.

Ölümüm kaçınılmaz. Şimdi söyle bakalım, burada ne işin var? Senin gelecek haftaya kadar İtalya’da olacağını sanıyordum.» Rafe hafifçe omuz silktikten sonra yürüdü,ciddi bir görevi yerine getirir gibi eğilip halasının pembe beyaz, pudralı yanağına bir öpücük kondurdu. Üç parçalı siyah takımı, gri ipek gömleği ve kravatıyla her zamanki gribi seçkin ve şıktı. «İşimi erken bitirdim!» diye soruyu geçiştirdi. «Miss Adamson’m burada olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti.» Aslında Brooke’a bunun hatırlatılmasına hiç gerek yoktu. Kendisinin orada olacağını tahmin etmiş olsaydı, Rafe’in mutlaka başka bir zaman geleceğini zaten biliyordu. Onun, genç kadına karşı duyduğu antipatiyi ve halasıyla olan dostluklarını onaylamadığını. saklamaya hiçbir çaba göstermemesi, kardeşi Patrick’i de etkilemiş, o da Brooke’a karşı aynı tavrı almıştı. Patrick’ in karısı Rosemary ise hiçbir etkiye gerek duymadan daha ilk bakışta hoşlanmamıştı kendisinden. “Brooke hemen hemen her öğleden sonra beni ziyarete geliyor.» Jocelyn doğal, sohbet eder gibi bir sesle konuşmuştu, ama genç kadınla yeğeni arasındaki gerginliğin tümüyle bilincindeydi. Ama daha önce yaptığı gibi buna karşı mücadele etmek yerine, artık görmemezlikten gelmeyi yeğliyordu. Rafe bir şeye karar verdiği zaman, sözgelimi, şimdi olduğu gibi Brooke’a karşı tavır alma yolunu seçtiğinde, hiçbir şeyin düşüncesini değiştirmeyeceğini bilecek kadar tanıyordu onu genç kadın.

Brooke da ondan hoşlanmıyor ve ona güvenmiyordu. Dahası, Rafe’in, hem kendi, hem de Patrick ve Rosemary Charlwood’un davranışlarına egemen olan, içindeki o keskin acımasızlığın da farkındaydı ve bu acımasızlık genç kadını korkutuyordu. Rafe ne derse o olurdu. Bütün aile için geçerliydi bu. Jocelyn zaman zaman ona karşı çıksa bile, o da Rafe’i ailenin tartışmasız reisi olarak kabul ediyordu. Onun, holdingi az bulunur bir ustalıkla yönettiğini ve her gün aile servetine servet kattığını biliyordu. Brooke, ailenin onun egemenliğini nasıl böyle tartışmasız kabul ettiğine akıl erdiremiyordu. Onunla karşılaşmamak için elinden geleni yapmasına rağmen bugün kötü bir sürpriz sonucunda bir araya gelmişlerdi. Onun için bir an önce bir bahane bulup oradan ayrılmalıydı. «Öyle mi?» diye cevap verdi Rafe, halasının az önceki sözlerine. Bu arada çelik pırıltılar saçan gri gözleri Brooke’un üzerine çevrilmişti. Genç kadın dönüp bu bakışları cesaretle, dimdik karşıladı., Bir çift duru mavi göz, Rafe’in buz gibi bakan gri gözleriyle kısa bir an çatıştı. İlk önce hangisinin bakışlarını kaçıracağını tah¬min etmek çok güçtü. Ama Jocelyn’in yumuşak bir sesle araya girmesi üzerine Rafe’in gözleri halasına çevrildi.

«Bizimkiler nasıl?» diye soruyordu yaşlı kadın. Rafe yatakta yatan yaşlı kadına uzun boyuyla tepeden baktı. Genç adamın kulaklarının ve yakasının üzerine hafifçe düşen gür, siyah saçlarına, besbelli usta bir kesimle, rüzgârda belli belirsiz dağılmış bir hava verilmişti. Tüm görünümü gibi saçları da sınırsız zenginliğini yansıtır gibiydi «Patrick’le Rosemary seni daha bu sabah ziyaret etmemişler miydi?» dedi sözcüklerin üzerine basa basa. Jocolyn’in yüzü sertleşti. «Bizimkiler derken ailemizden söz etmiştim. Patrick’le Rosemary tüm aile değil.» Rafe’in de gözleri sertleşti. «Eğer Sloan’ı sormak istiyorsan, neden açıkça söylemiyorsun?» Genç adamın halasıyla konuşma biçimi Brooke’un tüylerini diken diken etmiş, tepesini attırmıştı. Ama Jocelyn için kaygılanmasına gerek yoktu. Kadın bunca yıl Charlwoodlann arasında, bu ailenin despot erkeklerine, özellikle de Rafe’e nasıl cevap vermesi gerektiğini öğrenmişti besbelli. «Böyle bir şeyi sormama bile gerek kalmamalıydı, Rafe,» diye sert bir sesle cevabı yapıştırdı. «Sahip olduğum ve yeğenimin, torunum yerine koyduğum tek çocuğu o.» «Anlaşılan tek kalmaya da devam edecek.» Rafe’in sesi buz gibiydi.

Brooke’un gözleri, oğlundan söz ederken yüzü taş gibi duyarsız olan Rafe’in üzerinde öfkeyle dolaştı. Aman Tanrım, Sloan bu adamın biricik oğluydu. Daha üç yaşındaydı. Babasında böylesine katı bir tepki uyandırmak için ne yapmış olabilirdi, bu küçücük çocuk? Yoksa bu adam gerçekten insanlıktan uzak mıydı? «Evet?» diye üsteledi Jocelyn. Neredeyse azarlayan bir ifadeyle sormuştu soruyu, Rafe’in soğuk bir tavırla başını hafifçe geriye doğru atışı, kendisiyle böyle konuşulmasından hoşlanmadığını gösteriyordu. «Sloan çok iyi.» «Onu da İtalya’ya götürdün mü?» diye konuyu deşmeye çalıştı halası. «Dadısı Mrs. Perkins ile birlikte Charlwood’ da kaldı.» «Her zamanki gibi.» dedi yaşlı kadın, onaylamayan bir ifadeyle. «Bu çocukla yeterince ilgilenmiyorsun, Rafe. Onun babasına ihtiyâcı var. Üstelik…» «Bunun şu anda tartışılacak bir konu olduğunu sanmıyorum, Jocelyn,» diye onun sözünü kesti Rafe. Sesinde öyle kesin bir hava vardı ki, söylenebilecek her şeyden daha etkiliydi.

Ama Jocelyn bu üstü kapalı uyarıya pabuç bırakmadı. «Brooke burada diye mi?» diye devam etti sabırsız bir ifadeyle. «Senin oğlunu ihmal ettiğin hiç kimse için bir sır değil ki. Hem de onun velayetini alabilmek için dişinle tırnağınla mücadele ettikten sonra.» Rafe halasına küçük öfke kıvılcımları saçan gözlerle baktı. Ama sesi oldukça denetimliydi. «Oğlumun velayeti için mücadele ettim, çünkü kanım ona annelik edebilecek bir kadın değildi.» Brooke bu sözler üzerine dehşetle soluğunu tuttu. Rafe bunu fark etmişti. «Öyle, çok şaşırmış gibi durmayın, Miss Adamson,» dedi acı bir alayla. «İki buçuk yıl önce gazete sütunlarında bol bol tartışılan boşanma olayım, varlıklı erkekleri, kendilerine eş olacak nitelikte olmayan kadınlara karşı uyaran bir örnek niteliğindeydi.» Dudakları küçümseyen bir ifadeyle kıvrıldı. «Karım evlendiğimizde bir dansçıydı, bunu biliyor muydunuz Miss Adamson?» Gerçekten de Rafe Charlwood’un, oğlunu alabilmek için dokuz gün boyunca mahkemede karısının kendisini nasıl aldattığını, nasıl eş ve anne olabilecek niteliklere sahip bulunmadığını ortaya serdiğini gazetelerden ve dergilerden herkes izlemişti. O zaman küçük oğlan henüz altı aylıktı. Hiç değilse o günlerde annesinin nasıl aşağılandığını ve bunu izleyen günlerdeki ölümünü kavrayacak yaşta değildi.

Genç adamın, özel yaşamını bunca gözler önüne serdikten ve velayetini alabilmek için bunca çırpındıktan sonra şimdi oğluna karşı bu kadar kayıtsız olması, onu dadıların eline bırakması anlaşılır gibi değildi. «Ah, sakın balerin falan zannetmeyin,» diye ekledi Rafe alaycı bir küçümsemeyle. «Greg Davidson şovunda yer alan modern dans topluluklarından birinde çalışıyordu.» Tatsız bir ifadeyle yüzünü buruşturarak ekledi. «Topluluğun adı da Pembe Düşlerdi» «Evet, o topluluğu hatırlıyorum,» dedi Brooke, kaskatı bir ifadeyle, Rafe büyük bir güç harcayarak gerginliğini üzerinden atmadan önce bir an ellerini iki yanında yumruk yapıp sıktı. «O halde karımın Mr, Davieson’ı evliliğimizden daha çekici bulduğunu da hatırlıyorsunuzdur.» «Yani sizden daha çekici bulduğunu söylemek istiyorsunuz herhalde.» Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, Rafe’in keskin bakışlarını üzerinde hisseden Brooke sıkıntıyla alt dudağını ısırdı. Genç adamın gözlerinde saklanması olanaksız bir öfke parlıyordu. «Kusura bakmayın,» dedi Brooke yavaşça. «Böyle bir şey söylememeliydim.» ,«Neden söylemeyecekmişsiniz?» dedi genç adam, hırçın bir ifadeyle. «Karım gerçekten de Greg Davieson’ı benden daha çekici buldu.» «Brooke’un bütün bunları şu anda dinlemek istemediğinden eminim, Rafe…» . «Neden istemesin?» diye halasının sözünü kesti genç adam.

«Miss Adamson’ın, karımın başka bir erkekle ilişki kurduğunu duymakla utanca kapılacak kadar saf olduğunu sanmıyorum.» «Rafe…» Yaşlı kadın bu konuşmayla heyecana kapılmış olmalıydı ki, sararmıştı. «Bir şey yok, Jocelyn. Mr. Charlwood’la yalnızca konuşuyoruz,» diyerek onu sakinleştirmek istedi Brooke. Sonra genç adama döndü. Uzun boylu bir kadın olmasına rağmen onun gözlerinin içine bakabilmesi için yine de başını hafifçe geriye atması gerekmişti. «Karınızın davranışı karşısında gerçekten utanca kapılmış değilim, Mr.Charlwood. Ama evliliğinizin, bozulmasının tek nedeninin de bu olduğunu sanmıyorum. Ben de bir zamanlar evliydim, anlatabiliyor muyum?» Rafe’in bıçak gibi keskin gözlerinin bu sözler üzerine onun yüzüksüz ellerine doğru indiğini görünce dudakları acı bir alayla kıvrıldı. «Evliliğin izlerini taşıması için insanın ille de parmağında bir yüzük olması gerekmez,» dedi kuru bir sesle. «Asıl önemli olan insanın bir ömür boyu içkide taşıdığı izlerdir.» Genç adamın başı soru sorarcasına hafifçe yana doğru eğilmişti. O her zamanki kendinden emin bakan gözlerinde şaşkınlığın izleri vardı.

«Daha önce evlenmiş olduğunuzdan hiç haberim yoktu. Ya da belki hâlâ evlisiniz?» «Evliydim,» diye düzeltti Brooke, buz gibi bir sesle. «O halde neden Miss Adamson adını taşıyorsunuz?»

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.