Charles Berlitz – Atlantis’in Esrari

İnsanoğlu olanca hızıyla geleceğe ve sınırsız uzayın derinliklerine doğru koşarken, bir yandan da ufuklarını geriye doğru genişletmektedir. Gerçekten de, insanın kendi geçmişine duyduğu ilginin gittikçe arttığı ortadadır. Bilinen ilk uygarlığın başlangıcı diye kabul ettiğimiz tarih, her geçen yılla biraz daha geriye doğru itilmektedir. Yeni yöntemler yeni karbon 14 tarihleri, bulguların yaşını ortaya çıkardıkça, insanoğlunun başlangıçta sandığımızdan binlerce yıl Önce de uygar olduğu, hem bu uygarlık merkezlerinin bizim kabul etmeye alıştığımız yerlerde, örneğin ortadoğunun verimli topraklarında olmadığı da belli olmaktadır. O halde ilk uygarlık nerede gelişmiştir? Acaba tüm uygarlıklar dünyaya bir merkezden mi yayılmıştır? Mısır’ı, Sümerler’i, Giriti, Etrüsk’leri, Akdeniz adalarmı ve yakın kıyıları, hatta Kuzey ve Güney Amerika uygarlıklarını etkileyen daha eski, daha ileri bir kültür mü vardır? Bu sorulara cevap olarak, ta uzaklardan, sisli okyanusun ötelerinden seslenir gibi kulağımıza varan bir kelime, bilinmeyen geçmişten bu güne kadar yankılanıp gelmektedir. Bu kelime Atlantisdir. Birçoklarına göre Atlantis denilen kayıp kıta, uygarlığın ‘beşiği olan bu altın topraklar, tam gücünün doruğunda olduğu bir sırada büyiık depremler sonucu batıp ypkolmüştur ve bugün okyanusun dibinde yatmaktadır. Yalnızca en yüksek tepeleri, okyanus adaları olarak görünmektedir. Başkaları ise Atlantis’i,. Yunan filozofu Eflatunun kendi diyaloglarından ikisine fon olarak kullanmak için uydurduğu bir efsane diye değerlendirmektedirler. Bu efsanenin romantik kişiler tarafından yüzyıllar boyu yaratıldığına, bugüne kadar sürdürüldüğüne inanmaktadırlar. Üçüncü bir grup ise Atlantis’in gerçek bir uygarlık kaynağı olduğu, bunu belirten belgeler bulunduğu, fakat yerinin Atlantik olmayıp başka bir yer olduğu inancındadırlar. İleri sürülen her Atlantis yerini destekleyen geniş gruplar vardır. Ansiklopediye bakarsak, Atlantis’in «bir efsane» olarak nitelendirildiğini görürüz. Bu kıta belgelendirilmiş tarihin kapsamına girmektedir.


Fakat beri, yandan oseanograflar ve jeologlar Atlantik’de kıta sayılabilecek bir kara parçasının var olup sonradan battığı üzerinde birleşmekte, yalnızca bu olayın tarihini insanoğlunun uygarlık çağma sokamamaktadır-lar. Yine de, Atlantis bizi bırakmamakta, özellikle bugün bize her zamandan daha çok yaklaşmaktadır. İnansak da, inanmasak da kültürümüzün bir parçası niteliğini korumaktadır. 3000 den fazla kitabın konusunu oluşturmakta, klasikleri esinlemekte, tarihi etkilemektedir. Aynca Yeni Dünya’nın keşfine de katkıda bulunmuştur. Deniz altında kent ya da uygarlık kalıntıları sık sık bulunmaktadır. Çünkü dünyada su düzeyinin yükseldiği ve eskiden kara olan bazı yörelerin bugün deniz düzeyi altında kaldığı bir gerçektir. Bu gibi olaylarda buluşu yapan kişinin dudaklarından hemen Atlantis kelimesi dökülür. Daha son zamanlarda Atlantis yeni baştan, Akdeniz’in volkanik hareketler sonucu kısmen batmış Thera adasında, bir kere daha keşfedilmiştir. Buna karşılık Edgar Cayce’in dikkate değer kehanetleri, bir Atlanta tapınağının 1968 veya 1989 yıllarında Bimini dolaylarında, yani Bahama’larda su yüzüne çıkacağını haber vermiş ve denilen yıllarda gerçekten bazı su altı yapıları keşfedilmiştir. Bu satırlar yazılırken, bulgular 1 da İncelenmektedir. Atlantis konusuna bir efsane denilebilse bile, bunun çok canlı bir efsane olduğu, kendini durmadan yenilediği, diğer bilinen efsanelerden böylelikle ayrıldığı ortadadır. jHer yeni kuşak, artık denizler altına gömülmüş bulunan bu cennetin, ya da kıtanın efsanesini Öğrenirken ortaya yeni sorular 1 çıkmakta, bunlara yeni cevaplar bulunmaktadır. Bugün elimizde bulunan modem araştırma yöntem ve olanaklarını düşünürsek, belki de artık bu esrarın çözülmesine, uygar insanın yaşı, ilk büyük uygarlığın merkezi gibi konuların bilimsel olarak ortaya konmasına çok yaklaştığımızı ümit edebiliriz. ATLANTİS EFSANE Mİ YOKSA GERÇEK Mİ? DÜNYANIN esrarlı hikâyeleri arasında en büyüğü, en ilginci Atlantis’tir.

Yalnızca kelimenin söylenişi bile bize anlaşılmaz bîr yakınlık, unutulmuş anılardan kopup gelen bir rüzgâr getirmektedir. Bunun böyle olması da doğaldır. Çünkü atalarımız binlerce yıldan beri Atlantis üzerinde tartışıp durmaktadırlar. Ansiklopedide Atlantis kelimesine baktığımız zaman «efsanevî» kayıp kıta deyimini görürüz. Bu kıtaya yapılan ilk atıflar arasında Eflatun’un M.Ö. 4 cü yüzyılda yazdığı iki diyalogdan, Timacus ve Critias diyaloglarından söz edilmektedir. Bu diyalogların konusu, Solon’un Mısır’daki Sais papazlarına yaptığı bir ziyaretle ilgilidir. Solon bu ziyaretinde papazlardan, «Herkül sütunlarının (Cebel ü Tarık’ın eski adı) ilerisinde kıta boyutlarında bir adanın var olduğunu, adının Atlantis olduğunu, buranın eskiden çok büyük ve çok fevkalâde bir imparatorluğun merkezi olduğunu, altın damlarla dolu kentlere, güçlü donanmalara ve ordulara sahip bulunduğunu, bunlarla durmadan yeni fetihler gerçekleştirdiğini» öğrenir. Eflatun bize Atlantis’i tarif ederken, «ada, Libya ile Asya’nın toplamı boyundadır,» demekte ve burada Libya sözüyle her halde Afrika’nın o zaman bilinen bölümünü kastetmektedir. Eflatun bundan sonra, bu adadan geçilerek karşı taraftaki kıtaya varılabileceğini ve bu karşı kıtanın, asıl okyanusun kıyılarını oluşturduğunu söylemektedir, Atlantis bu yazılarda bir dünya cenneti olarak anlatılmakta, yüce dağların, verimli ovaların, ulaşım sağlayan nehirlerin, zengin mineral .rezervlerinin, kalabalık ve çalışkan bir nüfusun vatanı olarak tanımlanmaktadır. Bu güçlü imparatorluk, «bir gün bir gece içinde denizin altına batmış,» bulunmaktadır. Eflatun bu batma tarihini kendi gününden 9.0ÖÖ yıl önce olarak hesaplamaktadır.

Buna göre olay, bizim günümüzden 11.500 yıl önce yer almış demektir. Kitabımızın 3. üncü bölümünde daha ayrıntılı incelenecek olan bu kayıp kıta konusunda Eflatun’un söyledikleri, yüzyıllar boyunca ihsanlan kâh inandırarak, kâh kuşkulandırarak günümüze kadar ulaşmaktadır; Diyaloglarda iieri sürülen sözlerin bir kısmı, 1492 yılında «karşı kıta»nın keşfiyle kesinlik kazanmıştır. Okyanus dipleri daha iyi tanındıkça, insanoğlunun ilk çağı hakkında bildiklerimizin başiangıçı geriye doğru itildikçe, büyük filozofun sözlerinin gerisi de belki aynı derecede gerçek olarak kanıtlanabilecektir. Doğru olsun veya olmasın, hangi psikolojik nedenlere dayanırsa dayansın, çeşitli soyların belleklerinde Atlantiğin bir yerinde bir zamanlar bir ata-soyun barındığı, bu yörenin ilk vatan olduğu, kişilerin öldükten sonra bu cennete gideceği bilinci vardır. Eğer Atlantis gerçekten var idiyse, bugün Attiğin iki yanında yaşayan kavimierin bunu hatırlayacağı, ya da hiç değilse bu konuda bazı ilk anılara veya yazılı belgelere sahip bulunacağı düşünülebilir. Konu buraya gelince, bazı isimlerin seçilmesindeki garip raslantı dikkatlerden kurtulhnamaktadır. We!sh’ler ve eski İngilizler, batıdaki okyanusu’ dünya cenneti o!arak kabul, eder, adına Avalon derlerdi. Eski Yunanlılar , batık kıtayı Herkül Sütunlarının ilerisine koymuş, Atlantis diye adlandırmışlardı. Babillilerin cenneti de batı okyanusundaydı. Adı Araiu idi. Mısır’da ölenlerin ruhları ise batıya, ta okyanusun ortasına giderdi. Bu cennete Mısır’da çeşitli adlar verilmişti. Bunların arasında Aaaru, Aaalu ve Âmenti sözcükleri sayılabilir.

İspanya’daki Semitik kabileler ve Bask’lar, batı okyanusundaki bir anavatan anısını korumaktadırlar, Fransa’da yaşayan ilk Galler, özellikle batı kıyılarında yaşayanlar ise, soylarının batı okyanusunun ortasından geldiğine, orada yer alan bir felâketten sonra atalarının vatanlarını bırakıp göç ettiğine inanmaktaydılar. Araplar da, tufan’dan önce Ad kabilesinin yaşadığı, sonradan Tanrı’nın günahlarından ötürü onlara kızıp dünyayı sularla kaplayarak bu kabileyi cezalandırdığı inancı yaygındır. Kuzey Afrika’nın eski halkı da batıda uygar bir kavimin yaşamış olduğu anısını korurlar. Kuzey Afrika kaynaklarında dikkatli çeken bazı kelimeler şunlardır: Atarantes, Atlantici, şimdi kurumuş bulunan Attala denizi, Atlas dağları. Bugün Atlantiği geçerken, Kanarya adalarında (bu adaları Atlantis’in en yüksek tepeleri olarak kabul etmek gerekir). Ataiaya adını alan bir dizi çok eski mağara bulunduğunu görürüz. Buralarda yaşayanların Atlantis’in batışına ait anılarını korumakta olduğu, eski Roma kaynaklarında bile belirtilmektedir. Kuzey ve Güney Amerika’da da karşımıza bir sürü olağanüstü raslantı çıkmaktadır. Kızılderili kabilelerinin büyük çoğunluğu, ya kendilerinin doğudan geldiklerine, ya da doğuda yaşayan çok uygar süper-insanlardan sanat ve uygarlık, öğrendiklerine inanmaktadırlar. Aztek’ler kendilerine, eski vatanları «Azt-lan»ın adını yaşatan bir isim seçmiş bulunmaktadırlar. Aztek dilinde (Nahuatl) ati sözcüğü «su» anlamına gelmektedir. Aynı kelime Kuzey Afrikalı Berberîlerin dilinde de aynı anlamı taşımaktadır. Azteklerin ve diğer Meksika kavimlerinin tanrısı olan Qouetzaicoatl’ın sakallı bir beyaz adam olduğu, Meksika vadisine okyanus tarafından geldiği, orayı uygarlaştırma görevini gerçekleştirdikten sonra da Tlapallan’a döndüğü bilinmektedir. Mayalar kutsal kitaplarında bir zamanlar üzerinde cennet hayatı yaşadıkları doğu topraklarından söz etmekte, orada siyahlarla beyazların barış içinde yaşadığına işaret etmekte, sonradan tanrı Hurakan (Hurricane-fırtına)’ın kızarak dünyayı sular altına aldığını anlatmaktadırlar. İspanyollar Venezüella’ya ilk ayak bastıklarında burada beyaz derililerden kurulu Atlan adlı bir kabile bulmuşlardır.

Bu kabilenin halkı, atalarının boğulan kıtadan kurtulup buraya geldiğini söylemişlerdir. Bütün bu garip dil raslantılarının arasında en dikkati çekeni belki de bizim kendi toplumumuzda kullandığımız sözcüktür. Okyanusun adı, Atlantik, belki bu suların dibinde yatan efsane kentiyle ilişkilidir. Atlantik adının Atlastan geldiğini hepimiz bilmekteyiz. Atlas, gökyüzünü sırtında taşıyan Yunanlı efsane kahramanıdır. Ama Atlas’ın efsanesinin de herhangi bir nedenle, bir gücü simgelemek için yaratılmadığını, Atlanta İmparatorluğunun gücünü anlatmak için seçilmiş bir yol olmadığını nereden bilebiliriz? Yunanca’da Atlantis, «Atlas’ın kızı» anlamına gelmektedir. Büyük bir tufan sonucu, ileri düzeylere varmış bir uygarlığın batmasıyla ilgili efsaneler dünyanın hemen bütün ırk, ulus ve kabilelerinde yaygındır. Bunlar ya yazılı kaynaklarda geçmekte, ya da sözlü olarak, kuşaktan kuşağa anlatılmaktadır. Kutsal kitapta geçen Nuh tufanının ve buna paralel olarak Sümer* Babil, Asur, Pers ve diğer eski Akdeniz uygarlıklarında inanılan destanların, Ortadoğu yöresinde gerçekten yer almış bir sel felâketinden esinlenmiş efsaneler olabileceği pek çok kimse tarafından öne sürülmüştür. Fakat bu durum İskandinavya’da, Çin’de, Hindistan’da, Kuzey ve Güney Amerika’nın birçok kızılderili kabilelerinde de geçerli olan benzer tufan efsanelerini açıklayabilir mi? Bu tufan efsanelerinin hepsinde, kurtulan sayılı kişilerin, yıkılan eski uygarlığın kalıntıları üzerine yeni bir dünya kurmak üzere çalışmalarından söz edilir. Bu anlatımlar besbelli gerçekten yer almış bir olayı dile getirmektedir. Aslında eğer dünyanın tümü gerçekten sularla kaplanmışsa, bu suların asla çekilemeyeceği, çünkü toplanabilecek bir yer bulamayacağı ortadadır. Böyle olunca, tufan diye adlandırılan olayın, özellikle güçlü su kabarmalarını, buna eklenen yağmurları ve iklim değişmelerini anlattığı kabul edilebilir. Böyle bir durum, hiç değilse o olaydan kurtulanların gözüne, sanki tüm dünya sular altında kaimiş gibi gözükebilir. İnsanları yüzyıllar boyu etkileyen ve Amerika’nın keşfine ve fethine yo! açan inanç, bu tufanın ve daha önce var olan bir dünya cennetinin anısıdır.

Klasik yazarların pek çoğunun Atlantiğin ortasında sulara gömülen böyle bir adanın varlığından söz etmiş olmaları da ek bir güdü katmış olabilir. Atlanta teorisine karşı çıkanlar, eğer bu ileri sürülenler gerçek olsaydı, eskiçağlardan bize Atlantis hakkında çok daha fazla bilgiler gelmeliydi, demektedirler (Geçmiş olan bilgiler bu kitabın daha ileri bölümlerinde incelenecektir). Şimdilik elimizde bulunan bilgileri inceler, yenilerinin ortaya çıkarılmasını beklerken bu kadarının bile bize ulaşmasını bir şans eseri diye nitelemek normal gözükmektedir. Atiantis’le ilgili bilgi veren kaynaklardan bir kısmının kaybolduğunu zaten bilmekteyiz. Çünkü elimize geçen kaynakların birçoğu, bize daha geniş kaynaklar göstermektedir. Bu geniş kaynaklar ise, daha sonraki tarihlerde, göz göre göre kaybolmuştur. Yunan ve Roma manüskrilerinin barbar istilâları sırasında genel olarak imha edildiği, birçok klasik eserin kendi mirasçıları eliyle yokedildiği bilinen gerçeklerdir. Örneğin Papa Gregori tüm klasik edebiyat eserlerinin imhasını emretmiş, buna gerekçe olarak da «inançlı halkın dikkatini cennetten ayırıyorlar» demiştir. İskenderiye’nin Müslüman fatihi Amr İbnül As, dünyaca ünlü kütüphanenin milyonlarca cildini, altı ay boyunca kentin 4000’i aşkın hamamını ısıtmak için yakıt olarak kullanmıştır. Onun da gerekçesi şudur: Eğer bu kitaplarda yazılanlar Kuran’da da varsa, bu kitaplar fazla demektir. Yok eğer Kuran’da yoksa, o zaman da bu kitaplar gerçek inançlılar için hiç bir değer taşımamaktadır. İskenderiye o çağın bir edebiyat merkezi olduğu kadar bir bilim merkezi de olduğuna göre, Atiantis’le ilgili ne kadar bilginin hamam suyu ısıtmak uğruna yok olduğunu hiç birimiz bilemeyiz. Yeni Dünya’ya gelen İspanyol fatihler de aynı imha yöntemlerini sürdürmüşlerdir. Piskopos Landa, Yucatan’da bulduğu tüm Maya yazılarını imha etmiş, elinden yalnızca bugün Avrupa müzelerinde bulunan altı yazı kurtulabilmiştir. Bu yazılarda kendi kökenlerine doğrudan doğruya değinen, insanı şaşırtacak bilimsel bir düzeye ulaşmış olduklarını bildiğimiz Mayalar belki de bize kayıp kıta hakkında çok değerli bilgiler verebilirlerdi.

Yeni belgeler bulunursa, belki hâlâ da verebilirler. Eski yazılar kaybolmuş, olabilir ama, Atlantis konusundaki modern eserler ortadadır. Dünyanın belli başlı dillerinde, çoğu son 150 yıl içinde yayınlanmış 5000’i aşkın kitap ve broşür bu konuyu işlemektedir. Bu yayınların sayısı bile, Atlantis’in esrarının insandaki hayal gücüne ne kadar çekici geldiğini göstermeye yeter. İngiltere’de yapılan bir ankette gazeteciler akla gelebilecek en iiginç haberleri sıralarken, Atlantis’in tekrar yükselmesine dördüncü sırayı vermişler, İsa’nın yeniden dönüşünü bile daha geride bir sıraya koymuşlardır.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir