Irwing Wallace – Baskan

Gece denemezdi ama henüz gündüz de sayılmazdı. Bu bilimsiz saatte soğuk büroda beklerken sinirli ve huzursuzdu. Nedenini düşünmeye çalıştı. Buldu. Bu huzursuzluk, ilk çocukluk yıllarından beri alageidiği terbiyenin sonucuydu. Edna Foster’in çocukluk yılları Mihvakee dışında modern bir çiftlikte geçmişti. Alman asıllı ana – babası tarafından sıkı bir disiplin altında büyütülmüş, düzenli bir hayata hazırlanmıştı. Ne zaman düzene aykırı, çocukça heveslere kapılsa bıyıklı, ciddi babası hemen karşısına dikilir, yararlı kitaplardan okuduğu ve beğendiği kişilerin sözlerini aynen tekrarlardı. Bu kişilerin adlan hemen hemen hiç açıklanmadığı için Edna, bu sözleri babasının kendine maletmek istediğinden kuşkulanırdı. Gözlerini tavana dikip «Hey Allahım» derdi babası, «şuna bakırı, serüvenler, romantik serüvenler arıyor.» Sonra bakışlarını kızma indirir, o pek beğendiği sözlerden birini ezbere okurda: «Serüvenler yeteneksizlik anlamım taşır. Yetenekli kişiler onu aramaz.» Edna çok sonraları kendi kendine düşündükçe babasının niye Tanrının gözüne girmiş olabileceğini kestirmekte güçlük çekmemişti. Olsa olsa bu başarısını şeytanın kışkırtmalarını önoeden sezip karşı koyabilmesine borçluydu. Babasına göre şeytana uymak demek, düzeni bozmak, kargaşalık yaratmak demekti.


Ancak zavallılar ve yolunu şaşırmışlar uyardı şeytana. Edna Foster’in çocukluk yıllarını çepeçevre saran işte bu felsefe, bu aile görüşüydü. Bu tarz’ yetiştirilmiş olması Chicago’daki sekreterlik okuluna devam ettiği sürece, Detroit ve New-York’taki ilk sekreterlik görevlerinde hep işine yaramıştı, T.C. nm yanmda çalışmaya başlaması onun daha Washington’daki Eski Senato Binasında senatör olduğu döneme rashyordu. O zamanlarda ch bu alışkanlıklarından Ötürü hiç bocalamamıştı. Üstelik ba’b?- ¿1 bir mektubunda kızının bu onurlu devlet görevini yetiştirilmesinin zaferi olarak kutlamıştı. 6 BAŞKAN T.C. zıin başından bunca olay geçmişti. Başkanlığa adaylığını koymuş, heyecanlı seçim kampanyasını son seçim gecesi izlemişti. Sonra bunların hepsi geride kalmış, Edna artık Başkan olan T.C. nin peşi sıra Beyaz Saray’ adımmı atmıştı, Uyageldiği düzenli çalışma alışkanlığının kendisine ayak bağı olduğunu ancak o zaman f arketmişti. Yeteneklerinden ötürü Başkamın bu göreve kendinden başka birini düşünemeyeceğini biliyordu.

Başkan’ın bilmediği bir şey varsa, o da bu yeteneklerin düzenli çalışma alışkanlığından ileri gelmesiydi. Oysa bu yeni görevinde düzen ne kelime, tepeden tırnağa şeytanın parmağı vardı sanki. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın özel sekreteri, olmak Edna’ya gurur veriyordu. Son zamanlarda George Murdock’dan bunu bir görev değil, bir mevki olarak düşünmeyi öğrenmişti. Duke Zeibert’in barında ikinci martinilerini yudumlarken «Edna» demişti George, «Başkanın karısı bu ulusun 1 numaralı hanımı ise, sen de 1 numaralı sekreterisin.» Edna keyifli keyifli gülmüş ve inanmıştı bu sözlere. George’da en beğendiği yönlerden biri de işte böylesine basit şeyleri, böylesine akıllıca yorumiamasıydı. Bu yeteneği kuşkusuz gazetecilik eğitiminden ileri geliyordu. Oysa bu görevin bir yığın da sıkıntısı vardı. Bunları zaman zaman George’a anlatırdı. Ama kendi gibi yetiştirilmiş biri için işin asıl sıkıntılı olan yönünü ona hiç bir zaman anlatmamıştı. Kendisini koşullara uyma yeteneğinden yoksun ve pasif bulacağından, üstelik beğenmeyeceğinden korkuyordu. Yalnız kendi kendine söyleyebildiği bu en büyük sıkıntı, olağan dışı, âcil zamanlarda çalışma zorunluğuydu. Babasının prensiplerini yıkan, otoritesini sarsan bu gibi olaylar Edna’yı her zaman ürkütmüş, hâlâ da ürkütmekteydi. Dün gece yarısından sonra Başkan’ın danışmalarından Governor Wayne Talley telefonda yine âcil bir olayı müjdelemişti.

«Alo, Edna, uyuyor muydun yoksa?» «Hayır – hayır okuyordum.» O zaman saatin farkına varmıştı. «Birşey mi oldu, ne var?» «Yo yo, hayır, her zamanki işler. Dinle Edna, iyileştin mi, yarın gelebilecek misin?» ; Elinde olmaksızın öksürmüştü. «Daha iyiyim. Yarın geleceğim tabii.» ,: BAŞKAN 7 «Yalnız çok erken gelmen gerekecek.» «Kaçta?» «Altı dolaylarında. Sıkıntı olacak biliyorum ama baştan aşağı sıkıntı içindeyiz. Ruslarla başımız dertte. Başkan erkenden Kasatkin’le müzakere masasına oturacak. Müzakereleri kestiklerinde Frankfurt’ta öğle vakti olacak, yani burada sabahın yedisi. Danışma için Almanya’dan telefon edecekler. Kabine odasına bağlanacak. Onun için orayı yedi – sekiz kişiye göre hazırla.

Sen de bir yere ayrılma, belki sana yazdıracağı şeyler, olur. Tamam mı?» i «Anladım Governor Talley.» ‘ «Edna seni böyle sıkıntıya soktuğum için üzgünüm ama ne yaparsın âcil bir durumla karşı karşıyayız.» îşte yeni bir âcilolay gelip çatmış. Edna’nm düzenini altüst etmişti. New Jersey Bulvarının hemen yanında, Southeast S sokağındaki apartmanından çıktığında saat beşi kırk beş geçiyordu. Altıyı on geçe Beyaz Saray Batı Kanadındaki basın lobisi- {ni geçip Kabine Salonu ile Başkanın Oval Ofisi arasındaki ken- ; di bürosuna varmıştı. Işığı açıp, kitaplığın yanma mantosunu astıktan L aşağı telefon edip kaynar kahve ile bir tost istemişti. Şimdi bunları beklerken bir yandan titriyor, bir yandan da kendisine çok gerekli o iki saatlik uykuyu düşünüyordu. Düşündükçe de şu isimsiz âcil durumu lanetliyordu. Aksırmaya başladı, deri el çantasından bir kâğıt mendil çekti, silmekten kıpkırmızı a olan burnunu temizledi. j Sırtındaki ağrıya aldırmamaya çalışıyordu. Başlayan güne ayak uydurmaya kararlıydı. Dosya dolabının yanındaki ufak ı_ aynaya doğru yürüdü. Kuş yuvasına dönmüş kıvır kıvır saçîa- \ rina, şişmiş, sulanmış gözlerine, alnındaki hafif kırışığa, fazla çalışmaktan torbalanmış göz altlarına, parlak sivri burnuna ve titreyen kuru dudaklarına ters ters baktı.

Kendine bir çeki düzen vermesi gerekiyordu. ; Masasına geçip oturdu. Pudriyerinin aynasında yüzünü incelemeye koyuldu. Güzelce denebilecek bir yüze göre benzerlikler aradı. Güzel olmadığını biliyordu. Ama zinde ve huzuıta olduğu sürece hiç değilse yüzüne bakılır biriydi. George Mur4ock daha güzel şeyler söylüyordu. Keşke ona inanabilseydi. 8 BAŞKAN Ama, bir sürü insan, karakter ifade eden bir yüzün var demişs, insan güzel olmadığını pekâlâ anlardı. Şu yüzün, sinir, uykusuzluk ya da basit bir nezleyi kaldıramayacağı apaçık ortadaydı. Bu sabahki çöküklük için kimi ve neyi suçlayacağını bilmiyordu. George’u suçlayamazdı. Aksırıklarının ardı arası kesilmeyen akşamki yemekten sonra onu erkenden evine getirip bırakmıştı. Talley’nin telefonuna kadar uyumayın kitap okuduğu için kendini de suçlayamazdı. Kitap okumaya çalışmıştı ama aslında George’la geçen sekiz ayın mucizesini düşünmüş, gelecek ayları tasarlamıştı.

Hem George’la ilgili düşleri önemliydi doğrusu. Otuz yıllık yaşantısında gelecekle ilgili gizli umutlara böylesine ciddi olarak ilk kez kaptırmıştı kendini. T.C. ve görevi altı yıl boyunca bütün düşüncelerini doldurmaya yetmişti. Şimdi sadece Başkan değil, başka biri daha, yaşantısında aynı değeri taşıyan iki kişi vardı —George böyle düşündüğünü bilse kimbilir ne kadar mutlu olurdu—.Bu sabah buraya iki saat erken gelmesine sebep oldu diye Başkan’ı suçlayamazdı. Düpedüz haksızlık olurdu. O büyük adam şimdi çok uzaklarda Komünist liderleri ile uğraşıp Berlin, Afrika ve gökteki uydular yüzünden kavgalar sürdürüyordu. Sonunda buldu. Çökük ve yorgun yüzünü on gün önce ölen Başkan Yardımcısının cenaze törenine bağlayabiliyordu. Daha mezarında taptaze yatan adamcağızı sorumlu tuttuğu için kendini ayıpladı. Yağmur yağmıştı. Bütün kodamanlarla birlikte üiklerine kadar ıslanmıştı. Gözlerini Richard Porter’in ıslak meşe tabutuna dikmişler, rahibin duasını dinlemişlerdi.

Orada bulunanların hiç biri duayı cankuiağı ile dinlememişlerdi, emindi. Her biri kendi derdine düşmüş gibiydi. Başkan Yardımcısının kalp krizleri, ilki de sonuncusu de öylesine habersiz gelivermişti ki, ödleri kopmuştu. Kuşkusuz o anda içlerinden bir sürü kararlar alıyorlardı. Bundan böyle daha az içki ve sigara içecekler, daha az yemek yiyeceklerdi. Sık sık hekim kontrolundan geçeceklerdi. Başkan bile cenaze töreninde iki gün sonra, Frankfurt’a hareketinden bir gün önce Walter Reed hastanesinde genel kontroldan geçmişti. O törenin ne kadar da yapmacık bir havası vardı. Edna aynen şimdi olduğu gibi o zaman da kendini törenin dışında 10 BAŞKAN Aslında Edna gezilere T.C. ile birlikte çıkardı. Yurt dışına dört kez çıkmışlardı. Çiftlikte yetişmiş bir kız için bu geziler harikalar diyarıydı. Ama şu Allanın cezası soğuk algınlığı yüzünden kaçırdığı ikinci geziydi bu. Frankfurt’u hiç görmemişti.

T.C.’nin basın sekreteri Tim Flannery hiç bir şey kaybetmemiş olduğunu söylemişti. Frankfurt’un sıkıcı bir endüstri kenti olduğuna kendisini inandırmaya çalışmıştı. Oysa Edna İkinci Dünya Savaşı’nda kentin yerle bir olduğunu, bu arada 14. yüzyıldan kalma Katedralle Başkan’m misafir edildiği üç katlı Aîte Mainzer Sarayı’nm bu bombardımanlarda hemen hemen zarar görmeden kurtulduğunu biliyordu. Çalışma prensiplerinde olduğu gibi gezileri de yararlılık açısından değerlendirirdi. İlerde çocuklarım eğitmek için belleğinde saraylar, şatolar ve müzeler koleksiyonu yapardı. Henüz evli bile olmayan, otuzunu aşmış biri olarak çocuk sahibi olmayı düşününce yeniden gerçeği hatırladı. George Murdock geldi aklına. Alte Mainzer Sarayını koleksiyonuna katamadığı için üzgündü ama bütün hafta George’dan ayrılmak zorunda kalmayışı bu kayba değerdi. Birden kendini topladı. Beş kıymetli dakikayı masa başında düş kurarak harcadığını farketti. Başkan 3000 mil uzaklıktaki telefonun başına yaklaşmaktaydı. Oysa o bu konuşma için Kabine Salonunda yapması gereken ufak tefek hazırlıklara başlamamıştı bile.

Hemen yazı masasını karıştırıp danışma için hazır bulunacakların listesini aradı. Bulamadı. Wayne Talley her zamanki alışkanlığı ile Başkanın masasına bırakmıştır diye düşündü. Şimdi artık acele ediyordu. Sol tarafındaki kapıyı açtı. Halıyı baştan başa geçip Başkan’m masasına vardı. Kayıt defterinde hiç bir şey yoktu. Başkan’m günlük angajmalarını gösteren kartların konduğu kutu da boştu. Endişe ile etrafına bakınınken gördü. Talley tek bir sayfa kâğıt bırakmış, ucunu genel hatta bağlı siyah telefonun altına sıkıştırmıştı. Kâğıdı aldı, daktilo ile yazılı listeyi gözden geçirdi: Talley, kendisi vardı kuşkusuz, tabii Dış İşleri Bakanı Arthur* Eaton da. Senato çoğunluk lideri Senatör Selander, Meclis çoğunluk lideri Temsilci Wickland, Senato geçici başkanı Senatör Dilman, Genel Kurmay Başkanı General Fortney, Dışişleri Bakanlığından Afrika sorunları yardımcı sekreteri Mr. Stover ve steno- BAŞKAN 11 grafist Mr. Leach. Hepsi sekiz kişi oluyordu.

Bu sabahkiler de bunlardı demek. Ağır ağır Başkan’m masasından uzaklaşırken listedeki isimleri düşünüyor, ön yargılara varmaya çalışıyordu. İnsanın eline bazı ip uçları verilmişse önyargılarda bulunması için CIA’dan Scott, ya da FBI’dan Lombardi olmasına hiç gerek yoktu. Kendi kendine tahminler yürütmeye başladı. Bilmeceleri çözmek için hafta sonlarını iple çekerdi. Bu da bilmece çözmek kadar eğlenceliydi. Demek, diye düşündü, âcil danışma konuşması hemen hemen yalnızca Afrika ile ilgili olacak, yeni Baraza Cumhuriyeti etrafında dönecek. Afrika ile ilgili olacak, yeni Baraza Cumhuriyeti etrafında dönecek. Afrika sorunları yardımcı sekreterinin bulunuşu bunu gösteriyordu. Sonra Kongreden birşeyler geçirmek, birşeyler kabul ettirmek konusunda konuşmalar olacaktı. Bu belki de şu istenmeyen, ABD’nin Afrika Birliği Paktına üyeliğinin onaylanması olacaktı. Bunların dışında yeni bağımsızlığa kavuşan Afrika ülkelerine ekonomik yardım konusu da ele alınacaktı kuşkusuz. İki Senatör, bir Temsilci ve bir Generalin varlığı başka ipucu eklemiyordu. Onlar T.C.

’nin her konuşmasında hazır bulunurlardı. Sadık ve eski arkadaşları. Tamam, diye düşündü, konu Afrika olacaktı ve bu da sıkıçı bir sabah demekti. Afrika ile ilgili konuşmalar Edna’yı hiç açmıyordu. Neydi sanki — bir sürü çapraşık kara isim. İnsan çok akıllı da olsa bu ülkelerin birini diğerinden, ya da bir ilkel yüzü başka birinden ayıramazdı. Acayip giysilerine göre ayırım yapmak da mümkün olmuyordu. Başkan’ı aradıklarında kullandıkları garip Oxford ya da Harvard aksanlarına bakarak kimin hangi ülkeden olduğunu çıkaramazdı insan. Edna’ya göre Afrika, hangi yöne gittiği belirsiz kara bir kıt’aydı o kadar. Kulağma çalındığına göre T.C.’ye, Eaton’a, Talley’e de fazla bir şey ifade etmiyorlardı. Gelgelelim Rusya bambaşkaydı. İnsana evlenip, çoluk çocuk sahibi olma şansı tanımadan herşeyi yok edebilirdi. Yere kadar inen pencerelerin önünde durdu.

Bu pencereler sütunlu, üzeri sarmaşıklı beton yola açılıyordu. Dışarda karanlık kalkmış, tan yeri ağarmaya başlamıştı. Ağustos sonu olmasına rağmen gül bahçesi hâlâ çiçek doluydu. Yeni açan. 12 BAŞKAN krizantemler, gülleri, papatyaları, glayölieri bastırıyordu. İlerde, Andrew Jackson’un kocaman manolya ağaeı yeşil yapraklarla tepeden tırnağa donanmıştı. Beyaz Saray’ın yuvarlak çatısı ile Truman Balkonunu yarı yarıya gizliyordu. Edna bir an için dışarı çıkmak, karşısındaki yolda dolaşan nöbetçi polislerle birlikte yürümek, tertemiz, serin havayı ciğerlerine doldurmak arzusu duydu. Belki o zaman Frankfurt’dan gelecek telefona daha dinç, daha hazırlıklı olurdu. Oysa kolundaki saat onu görevine itiyordu. Usulca T.C.’nin odasmdan çıkıp kendi masasının başına döndü. Çekmeleri çekip içinden gerekli şeyleri dışarı çıkarmaya koyulduğunda artık günlük işlerine dalmıştı. Ağır not defterleri, kâğıtlar, kalemler ve kül tabaklarını yüklenip bir kaç dakika içinde Kabine Salonunun kapısına vardı.

İncecik kollarının taşıyamıyacağı kadar ağır yükünü kapıya dayayıp tokmağı çevirdi, dizi ile kapıyı itip açtı. İçerde nedense Arthur Eaton’ı bulacağını ummuştu. Çoğu kez ilk o gelirdi. Tabuta benzeyen sekiz köşeli uzun masaya oturur, beyaz, asil çehresi, düzgün porfili ile bir sürü notların üzerine eğilmiş olurdu. Şimdi içerde değildi. Onun yerine odada haki giysili iki haberleşme uzmanı, koyu renk masanın üzerinde duran iki gri metal kutuya kablo montajını tamamlamak üzereydiler. Bunlardan büyükçe olanı alıcı, daha küçük ve daha hassas olanı da mikrofon vazifesi görecekti. Teknisyenler öylesine dalmışlardı ki Edna’nm odaya girdiğini bile farketmediler. Hafifçe öksürüp, «Günaydın beyler» dedi. Gençcesi omuzunun üzerinden bakıp, «Günaydın efendim» diye telâşla cevap verdi. «Birkaç dakikaya kadar çıkıyoruz.» «İşinize bakın, daha onbeş dakikamız var.» Sonra kucağındaki ağır yükü masaya bıraktı. Gidip kaim yeşil perdeleri açtı. Sabahın ilk ışınları odayı doldurdu.

Jackson’un manolya ağacı ile karşı karşıyaydı yine. Başkanlık flamasını düzeltti, Amerikan bayrağını gözden geçirdi. Şimdi artık işine devam edebilirdi. Not defterlerini, kalemleri, kül tabaklarını masanın üzerindeki yerlerine dağıttı. Sürahileri doldurdu. Öyle dalmıştı ki, haberleşme uzmanlarının denemeler yaptıklarım bile farketmedi. Sadece çıkarken iyi günler dilediklerini hayal meyal işitmişti. Kapı açıldığında daha işi bitmemişti. Eaton’dır diye dön- BAŞKAN 13 dü. Beyaz Saray gizli ajanlarından Beggs ve Sperry ile karşılaştı. Beggs, «Bu sabah erkenden iş çıkardılar başınıza değil mi?» diye söze girişti. «Sorma,» diye karşılık verdi Edna. «Ogden ve Otis adına teşekkür ederim Miss Foster,» dedi Beggs. Sonra Edna’nm anlamadığını görünce hemen ekledi: «Benim oğlanlar. Baraza pullarından okulda yalnız onlarda varmış.

Öyle sevinçliler ki size ne kadar teşekkür etsek azdır.» «Bu hafta. Afrika’dan hiç mektup almadım» dedi Edna. «Postanın çoğu Almanya’dan. Üstelik diplomatik kurye ile geldiği için pulları da yok. Ama başka bir şeyler buluruz.» «Ne olsa işlerine yarar. Değiş tokuş da yapıyorlarmış. Bu iyiliğinizi hiç unutamayız.» Sperry kolunu dürtünce Beggs dönüp arkasına baktı. «Geliyorlar Miss Foster» dedi, «yine görüşürüz.» Gizli ajanlar çıkar çıkmaz kapıdan içeri Leach girdi. Dazlak kafasını iki yana sallaya sallaya ilerledi. Elindeki portatif steno makinasını masaya bıraktı. Koridorda başka ayak sesleri de vardı.

Edna durup bekledi. Kapıda üç kişi birden gözüktü, Talley ve Stover geride kalıp Eaton’a yol verdiler. Dışişleri Bakanı emin adımlarla salona girdi. Elinde şapkası, üzerinde çok yakışan çizgili gri bir kostüm vardı. Kalın pürüzsüz sesi ile, «Günaydın Miss Foster» dedi, «sizi bu saatte çağırdığımız için üzgünüm ama galiba Başkan’m bize ihtiyacı var.» Eaton’un * azametli bir görünüşü vardı. Üstün bir eğitim gördüğü her halinden belli oluyordu. Bütün bunlar Edna’yı öylesine etkiliyordu ki onunla her karşılaşmasında tutulup kalıyordu. îşte şimdi de yine öyle olmuştu. Sadece başını önüne eğip günaydın diye mırıîdanabüdi. Başkan’m gözü ile bakılırsa Eaton eski bir dosttu. Oysa Edna onu bambaşka görüyordu. Üstün bir insandı Eaton, soyluydu. Orta yaşları çoktan geride bırakmasına rağmen hâlâ yakışıklıydı. Başkan’dan farklı yanı, insanlara karşı tutumuydu.

Başkan daha cana yakın ve neşeliydi. Tam halk adamıydı. Seçimleri kazanan renkli politikacıydı. Oysa Eaton bir görev için seçilen değil atanan adam olabilirdi ancak.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir