J. Burd – Fildisi

Nehrin karşı sahilindeki Jersey Palisades üzerinde ışıklandırılmış muazzam bir saat, kışın soluk dolunay ışığını gölgede bırakacak şekilde parlıyordu. Saatin görünüşü, ölecek olan adama yabancı değildi. Tarih ve biyografide mufassal olarak okumuştu ve bu saat, Roven’deki bir meydana ismini veren Grosse Horloge’u düşünmesine sebep oluyordu. Hudson nehrinin karşı sahilinde, Mad Hatter’in inşa ettirdiği saatin, Jan Qark’m bir odun yığını üzerinde yakıldığı meydanda bulunan saatten çok daha büyük olduğunu tahayyül ederdi. Adamın, büyük ve aydınlık saatin, tiktakları ile hayatının son dakikalarını alıp götürdüğünü bilmediği şüphesizdi. Arkasındaki gölgelerin içinde, katil, altı metre kadar gerisinde hafif adımlarla yürüyordu. Saat kadranının ışıkları, karanlık nehrin üzerinde pırıltılarla oynaşıyor, akıcı bir kadife üzerinde duran dilimlere ayrılmış küçük elmas parçacıklarını andırıyordu. Saatin yelkovanı titreyecek sonra sarsılarak ileriye doğru bir hamle yapacak, ve geceden, adamın hayatından, ebediyetten bir dakika kaybolmuş olacaktı. Büyük ok, yukarıdan aşağıya, 12 den 6′ ya doğru hareket ediyordu. Kumlar gittikçe azalıyordu. Kolun, sarsılarak ileriye doğru yaptığı her harekette, ışıklar bir kelimeyi aydınlatıyordu: Dakikalar hep böyle geçecekti. Adamın yürüdüğü ve katilin takip ettiği cadde, Manhattan’da az bulunan ağaçlıklı yollardan biriydi. Bu cadde üzerindeki evler, demir ve beton yerine tahta ve tuğladan inşa edil3 misti. Brood way’den başlar ve nehiri yüksekten gören bir tepede sona ererdi. Bu tepenin tam zirvesinde bir şato vardı.


Üzerinde, ilk asırlarda inşa edilmiş küçük evlerin bulunduğu bu sessiz caddenin sonu veya tepesi, küçük kuleleri, mazgallı siperleri ve nöbetçi kuleleri bulunan bir ortaçağ şatosu için acaip bir yerdi. Frank Tocci, «Manhattan’ın Mad Hatter’i> bu şatoyu kendisine mesken olarak inşa ettirmişti. Şimdi boş bulunuyordu. Tocci, kendisine milyonlar kazandıran, nehjrin öbür sahilindeki saati, kendisine reklâm olsun diye yaptırmıştı. Şatonun eteklerine serpilmiş olan küçük evlerin hemen hepsi biribirine benziyordu. Bu evler karanlıkta, semayı gölgeleyen ortaçağın yıkıntı kütlesi yanında, derebey arazisindeki köle evleriyle karıştırılabilirdi. Fakat bunlar köle kulübeleri değildi. Rahat ve orta halli yapılardı. Ön cepheleri, Teddy Roosevelt devrinde, pek süslü olarak biraz fazlaca dekora edifıi. Büyük saatin yelkovanı titriyerek gece yarısına yarım ;;ıı;ıl kaldığını gösterirken, küçük evlerin pencereleri, gecenin bu vaktinde cadde her ne kadar karanlık ve ürperticiyse de, sıcak ve davetkâr bir tarzda ışıldıyordu. ölecek olan adam, ufak tefek ve kavî görünüşlü bir insandı. Her ne kadar yavaş yürümekte ise de adımları kesin ve maksatlıydı. Üzerinde, depo edilmiş bir enerji ve zaptedilen bir dirilik havası vardı. Bu adam, New York Polis Teşkilâtından tekaüt olmuş Teğmen Philip Linton’du. Senelerinin çoğunu teşhis bürosunda geçirdiği otuzbeş senelik bir hizmetten sonra teşkilâttan tekaüt olarak ayrılmıştı.

Zamanında, insan elinin parmak uçlarındaki hiçbir zaman biribirine benzemeyen tabiî oyuklar olan helezonların, kemerlerin ve ilmiklerin hususî şekillerini inceliyenler tarafından, hatırı sayılır parmak izi mütehassıslarından birisi olarak kabul edilirdi. Linton’un ehli vukuf olarak şahadeti, ondokuz caninin elektrik sandalyasma gitmesine yardım etmişti. Linton, yüksek şatonun tam karşısına düşen, tepedeki kü- çük evinin demir bahçe kapısını açtı. Bahçenin kısa yolunu geçerek verandanın üç basamaklı merdivenlerini çıktı, ölecek olan adam, anahtarını alışkın olduğu kilitte son defa olarak döndürdü ve evine girdi. Katil, gölgelere sinerek geri çekildi ve yaşlı, kuru ağaçların altında bekledi. Nehrin karşı sahilindeki saatin yelkovanı sarsıldı: Tik. Sonra ileriye doğru bir hamle yaptı: Tak. Şuanda, evine girmiş olan adamın çok az ve kıymetli dakikaları kalmıştı. Katil, demir bahçe kapısını açmak üzereydi. Küçük evin holündeki gece lâmbası yanıyordu. Holde duran ayaklı elbise askısının gölgesi, lâmba ışığının loş aydınlığında, duvarın üzerine bir darağacı gibi aksediyordu. Sağdaki oturma odasında küçük bir masa abajuru yakılmıştı. Linton, Pat’m henüz evde olmadığını düşündü. Torunu bu gece, genç bir dedektif olan Allan Walters ile beraber dışarı çıkmıştı ve ona söyliyeceği mühim bir şeyi vardı. Muhtemelen, bu yaşta bir genç kızın söylemesi lâzım gelen en mühim bir şeydi.

Genç Walters, Pat’a aşıktı. Onu çok fazla seviyordu. Bu gecenin, her ikisi için de uzun bir gece olması kadar tabiî bir şey olamazdı. Linton, şapkasını ve paltosunu portmantoya astı. Pat, bu portmantonun çok kötü göründüğünü ve elbiselerini holde bulunan dolaba asmasının iyi olacağını söylerdi. Fakat bu dolap, kendisine ait olan parmak izi aletleriyle tıklım tıklım doluydu. Umumiyetle Pat’ı çok fazla şımartırdı. Eski deri kanepeyi Kuruluş Ordusuna vermesine ve oturma odasının duvarlarını gri renge boyatmasına ve kendisine ait olan Sir Francis Galton, Sir William Herschel, Dr. Henry Faulds, Çavuş William Favrot ve diğer idantite ilminde öncü olanların resimlerini indirip onların yerlerine güzel ve muhteşem yağlı boya kabartma tablolar asmasına ses çıkarmamıştı. Fakat böyle de olsa portman- to yine yerinde kalmıştı. Her zaman olduğu yerdeydi. Hayatta, Paftan başka akrabası kalmamıştı. Karısı seneler evvel ölmüş ve tek oğlu, yani Pat’ın babası, vazife esnasında öldürülmüş ve şehitlik madalyasını almıştı. Hâlâ, iyi arkadaşları vardı. Onların bir çoğu halen teşkilâttaydı.

Sonra hepsinden en iyi arkadaşı olan dostu Dab, vardı. J. Dabney Ashton, Broodway’in eski artistlerindendi. Boş zamanlarının çoğunu santranç oynamak ve bilmece halletmekle geçirirdi. Linton, can sıkıntısı ile parmaklarını şaklattı. Artık yaşlanıyor olmalıydı. Gezintiye çıktığı zaman, Dab’in mektubunu postalamayı unutmuştu. Artık, mektubu göndereceğine yarın sabah erkenden ona telefon edebilirdi, Dab, erken kalkmaktan hoşlanmazdı. Linton, oturma odasına girmek üzereyken fikrini değiştirerek tekrar hole döndü. Evi rahatsız edecek bir tarzda sıcak buldu. Kadınlar evleri daima çok sıcak isterler ve hattâ sıhhatli bir kız olan Pat bile sıcağı severdi. Linton, termostata bir göz atarak ayarla oynadı. Ceketini ve yeleğini çıkartarak portmantoda asılan palto ve şapkasının yanına astı. Demir bir bahçe kapısının kapandığını işitmiş olduğunu zannetti. Muhtemelen bir komşusunun bahçe kapısı olmalıydı.

Oturma odasına girdi ve ışıkları yaktı. Üzerine parmak izi sambolleri çizilmiş olan 10×15 cm. eb’adındaki kartlar, Pat’­ ın yeni kahve masasının üzerine yayılmıştı. Onların üzerinde de, Dab’e yazmış olduğu mektup zarfı, adresi yazılmış ve pullanmış olarak duruyordu. Bir saniye için tekrar dışarı çıkarak mektubu postalamayı düşündü. Eğer böyle yapmış olsaydı, hayatını kurtarması belki mümkün olacaktı. Fakat mektupların, köşede bulunan posta kutusundan alınmış olması ihtimali bulunduğun düşünerek bu fikrinden vazgeçti. Yarın bir telefonla ayni işi görebilirdi. İhtiyar Dab’i vaktinden evvel uyandırmak düşüncesi, oldukça hoşuna gidiyordu. Linton, Pat gelmeden buraları temizlemem lâzım, diye düşündü. Şayet yeni masasının üstünü böyle dağınık görürse 6 ne demezdi ki? Ertesi akşam, Kadınlar Yurt Kulübünde yapacağı bir konuşma.da projeksiyon makinesinde kullanacağı kartları ayırmıştı. Parmak izlerinin basit görünüşlerinin izahında projesiyonun büyük faydası oluyordu. Bilmeceler, ihtiyar Dab’i nasıl teshir ediyorsa, parmak izi sembolleri de halkı teshir ediyordu. Teşkilâttan tekaüt olmasından beri Linton’un başlıca hedefi idantite ilmini umuma ait bir duruma sokmaktı.

Memleketin bütün halkının parmak izlerinin alınmış olması ve bunların merkezi bir teşkilâtta sınıflandırılarak dosyalanması lâzım geldiğine inanıyordu. Böyle bir tasarının sağlıyacağı faydalar çok olmakla beraber Linton’un tasarısına muhalefet edenler pek çoktu. Böyle bir hususun cinayetleri önleyici bir hareket olması bir tarafa, böyle bir sistem demek, artık teşhis edilmemiş bir ölüm, yaralama, hafızasını kaybetmiş bir maktul olmayacak demekti. Fakat Liberal unsurlar — Linton, bunlara radikâr derdi — bunun , bir polis devleti için atılacak ilk adım olduğunu ileri sürerek teklifine muhalefet etmişlerdi. Patronlarının ekseriya sabıkalı olduğu kuvvetli işçi sendikaları, bu teşebbüsü komite kongresinde baltalamışlardı. Linton bir ses işitti. Bu ses, çok hafif ve ürkütücü değildi. Oldukça yumuşak, şıngırdar gibi bir gürültüydü Verandaya açılan uzun pencereye doğru döndü. Pencere mandalını hemen yakınından cam parçalanmıştı. Eldivenli bir el mandalı kaldırmak üzereydi. Linton’un sağ eli, gayri ihtiyari senelerden beri taşımadığı tabancasının evvelce asıldığı sol koltuk altına doğru gitti. Uzun pencere açıldı. Philip Linton, kaatilin karşısında durdu ve onu hemen tanıdı. — Sen, ha? dedi. Sesinde hiç bir korku emaresi yoktu.

Sadece hayret ediyordu. Bu adamın, kendisini öldürmek istiyeceğini hiç düşünmemişti. Acil durumlarda olduğu gibi Linton büyük bir sükûnetle düşünebiliyordu. Tabancanın 45 lik olduğunu gördü. Mermisinin büyük bir delik açacağını biliyordu. Kurşunun şiddetiyle ayaklarının yerden kesileceği şüphesizdi. Katil, kendisinden ancak üç metre kadar uzakta duruyordu. Mantıken bu kadar yakın bir mesafeden isabet ettirememesi imkânsızdı. Katil, işini biliyordu. Zaman kaybetmedi. Konuşmadı bile. Sadece, titremiyen bir elle silâhını doğrulttu ve dikkatle nişan aldı. Linton, karın nahiyesine nişan alıyor, diye düşündü. Acaba neden? Benden bu kadar mı nefret ediyor? Negret ettil ğini hiç bilmiyordum. Şayet kurşun karın nahiyesinden geçerse ölmek biraz uzun sürer, kanama çok olur ve ölüm ıstıraplıdır.

Eldivenli parmağın tetiği çekişini seyretti. Patlama sesi odayı doldurdu. Bu müthiş görül tüyü şmgırdayan küçücük ve mânâsız bir ses takip etti. Patlamanın odada yaptığı yankı Pat’m şömine üzerinde duran küçük cam biblolarından birisini yere düşürmüştü. Henüz ses kaybolmadan, Linton, kurşunun çarpmasiyle evvelce durduğu yerden iki adım geride yerde yatıyordu. Otuz seneden fazla bir zaman evvel, henüz acemi bir polisken Yorkville’de devriye gezdiği zamanı düşündü. O zamanlar’ polislerin midelerine kafasiyle vurmaktan zevk alan Butter Billy diye anılan manyak bir kabadayı vardı. O günlerde polislerin çoğu göbekliydi. Linton, şahsen zayıf olmakla beraber, Butter Billy kendisine de diğerlerine olduğu gibi aynı şekilde hareket etmişti. Bir gün, ara sokaklardan birinden Linton’un üzerine hücum etmişti. Kurşunun ağır darbesi ile Butter Billy’nin sert kafa darbesi tamamen aynıydı. İlkin hiçbir acısı yoktu. Sadece nefes alamamaktan doğan boş bir his vardı. Fakat acının geleceğini ve tahammül edilmez bir şekilde olacağını biliyordu. Ani bir şokun hasıl ettiği sis Linton’un gözlerinden kay8 bolmadan evvel katil gitmişti.

Camı kırık olan uzun pencere kapalıydı. Linton, sol eliyle karnını tuttu. Tahmin ettiği gibi çok fazla kan fışkırıyordu. Istırap çekerek yaşaması için muhtemelen on dakikası vardı. Yerinden kalkmaya teşebbüs etse ümit ettiği bu kısa hayatı da oldukça azalacaktı. Korkunç sancısı her ne kadar başlamışsa da, Linton zihninin tamamen açık olduğuna memnun oldu. Hakikati biliyor ve olduğu gibi kabul ediyordu. Fakat hâlâ bir polisti ve yapacağı bir iş vardı. Mahkûm etmesi lâzım gelen bir cani daha mevcuttu. Şüphesiz silâh sesinin duyulması ihtimali vardı. Bu takdirde katil, onu teşhis etmek için yaşayacak olan birisi tarafından görülmüş olabilirdi. Veya birisi, kaatilin ismini fısıldayabilmesi için zamanında yetişebilirdi. Şatonun yaşlı bekçisi Groscz belki şu anda devriyesini tamamlıyor olabilirdi. Veyahut Bellinger, devriye gezen polis, belki de tabancanın patladığı anda evin önünden geçiyor olabilirdi. Fakat bu istisnai hallerin hiç birisine ümit bağlıyamazdı.

Evi, tepenin tam üstündeydi ve batı kesiminde hiç komşusu yokffcu. Diğer komşusu Ferrise’ler kayak sporuna hevesliydiler ve kış sporları için Bear Dağındaydılar. İhtiyar Gorscz, zavallı bir bekçiydi ve umumiyetle sarhoş gezerdi. Linton, akşam gezmesi esnasında polis Bellinger’e tesadüf etmişti. Netice itibariyle, fazla bir gürültünün bu caddede çok fazla nazarı dikkati çekmiyeceğini biliyordu. Broodway’dan gelen arabalar köprüye yaklaştıkları zaman umumiyetle ekzoz patlatırlardı. Linton,” kendisini güvenilmez ümitlerle aldatamazdı. Çok az bir zamanı vardı, ilk akla gelen şey, kaatilin ismini yazmaktı. Bu düşünce ile sağ eli göğüs cebine doğru kalktığı zaman, Linton, bunun da ümitsiz olduğunu biliyordu. Kalemleri yeleğinin cebindeydi ve yeleği de holdeki portmantoda asılıydı. Hole kadar gidebilmesi imkânsızdı. Bir zamanlar oturma odasında bir yazı masası bulunurdu. Fakat Pat, oda- yı yeniden dekore ettiği zaman bu masayı hole yerleştirmişti. Telefon da yazı makinasınm üzerinde duruyordu. Uzanabileceği yegâne yer hemen başının üzerinde bulunan kahve masasıydı.

Elimin altında ne varsa onu kullanması gerekiyordu. Acısı yarasının üzerine kaynar su dökülmüşcesine ifrat bir derecede artarken sol eli ile karnını tutuyor ve yattığı yerde düşünüyordu. — Evet, dedi. Evet. Zannedersem yapabilirim. Yüksek sesle konuşmuş olduğunu zannetmekle beraber bundan pek emin değildi. Yapacağı bütün iş, üzerlerine parmak izi sembolleri çizilmiş kartlarla ve J. Dabney Ashton adına yazılmış postalanmıya unutulan mektupla çalışmaktan ibaretti. Sağ elini uzatarak, el yordamı ile masanın üzerini beceriksizce araştırdı ve kartları ayırıp tetkik etmek için karıştırırken gözleri bulandı ve ilk defa olarak korkunun mânâsını anladı. Görüşümü kaybetmemeliyim, diye düşündü. Yapacağım işi tamamlamadan kendimi kaybetmemeliyim. Kısa bir zaman sonra gözlerindeki bulanıklık kayboldu ve kartları net olarak görebildi. Onları karıştırırken kendini zaptedemiyerek acaip bir tarzda güldü. Zihninden bir düşünce geçmiş ve kendisini neş’elendirmişti. «Ceset, tek başına iskambil oynuyordu.

» Dostu ihtiyar Dab bunu beğenecekti. Nihayet bir kart seçti ve yüzü yukarı gelmek üzere yere koydu. Kartın üstündeki sembole bir isim vererek kendi kendine mırıldandı: -—• Basit bir «Arch» iyi bir iş görecek.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir