John Katzenbach – Tabu

Scott Freeman mantığı her şeyden üstün tutan bir tarih profesörüdür. Kızı Ashley’in odasında gizlenmiş bir aşk mektubu bulduğunda içine bir huzursuzluk tohumu atılmış gibi hisseder. “Hiç kimse seni benim sevdiğim kadar sevemez. Hiç kimse. Biz birlikte olacağız. Öyle ya da böyle. ” Ashley’in dibe vuran psikolojisi ve kendisi dahil kızının yakınındaki herkesin ölüm tehdidi altında olması, Scott’m şüphelerini bir bıçak kadar keskinleştirir. Mavi yakalı kötü çocukla güzel, eğlenceli bir gece yaşadığını düşünen Ashley bu saplantılı adamın zihnindeki kapalı kutuda sıkışmış gibidir. Her çırpınışında bu psikopat ona bir adım daha yaklaşırken önünü kesebilecek hiçbir şey yoktur. Ancak babası; bir avukat olan eski eşi ve onun gözü pek arkadaşı ile bu kaçık adamı durdurmak için akıl almaz bir plan yapar. “Bir hikaye dinlemek ister misiniz? Sıradışı bir hikaye?” “Elbette.” “Tamam. Ama önce bana bir söz vermelisiniz: Bu hikayeyi kimden duyduğunuzu kimseye söylemeyeceksiniz. Eğer olur da herhangi bir koşul altında, herhangi bir yerde ve herhangi bir formatta birilerine anlatmak zorunda kalırsanız, bunu benimle veya size bahsedeceğim kişilerle asla bağlantı kurulmayacak şekilde anlatmalısınız. Hiç kimse bu hikayenin gerçek olup olmadığını bilmemeli ve tam olarak nereden çıktığını da keşfetmemelidir.


Herkes bu hikayenin sizin yazdığınız diğer tüm hikayeler gibi olduğunu varsaymalı-dır; yani uydurma. Kurgu.” “Çok dramatik görünüyor. Ne tür bir hikaye bu?” “İçinde ölüm olan bir hikaye… Birkaç yıl önce oldu. Ama belki de olmamıştır. Hikayeyi dinlemek istiyor musunuz?” “Evet.” “0 zaman söz verin.” “Tamam. Söz veriyorum.” Kadının bakışlarında tuhaf bir kaygı vardı; sıkıntıdan biraz daha derin bir şey. Sesinde de dip akıntısı gibi derinlerde akan bir korku seziliyordu, öne doğru eğildi, derin bir soluk aldı ve “Sanırım, her şeyin adamın o aşk mektubunu bulmasıyla başladığını söyleyebiliriz,” dedi. 1. B ölüm Tarih Profesörü ve İki Kadın Scott Freeman, kızının çalışma masasının üst çekmecesindeki yıpranmış beyaz spor çoraplarının arkasına tıkılmış olan o buruşuk mektubu bulup okuduğu an, birisinin öleceğini anlamıştı. Hissettiği şey, hemen tarif edebileceği türden değildi, ama pek yakında kötü bir şeyler olacağını bilmenin yarattığı bir korku bütün benliğini o anda sarmış ve göğsünün derinliklerinde buz gibi bir yer bulmuştu. Gözleri kağıdın üzerinde durmadan gidip gelirken, yere çakılıp kalmış gibiydi: Hiç kimse seni benim sevdiğim kadar sevemez.

Ve asla da sevemeyecek. Biz birbirimiz için yaratılmışız ve bunu hiçbir şey engelleyemez. Hiçbir şey. Biz sonsuza dek birlikte olacağız. Öyle ya da böyle. Mektupta herhangi bir imza yoktu. Bildiğimiz beyaz kağıda italik harflerle yazılmıştı, bu da mektuba neredeyse antik diyebileceğimiz kmlgan bir görüntü veriyordu. Mektubun zarfını bulamamıştı, o yüzden elinde işine yarayabilecek bir adres de yoktu. Mektubu çalışma masasının üzerine bıraktı ve ona öfkeyle, aceleyle yazılmış izlenimi veren kırışıklıkları düzeltmeye çalıştı. Sözcüklere tekrar bir bakış attı ve bu sözcüklerin masum olduğuna kendisini inandırmaya çalıştı. Bunlar muhtemelen Ashley’in iş olsun diye saklamış olduğu, üniversitedeki sınıf arkadaşlarından birinin geçici bir hayranlığını, bir tutkusunu veya olsa olsa romantik bir budalalığım yansıtan çocuksu protesto sözcüklerinden başka bir şey değildi. Gerçekten de, diye kendi kendine söylendi, aşırı tepki gösteriyorsun. Ama o anda, içini buz kesen o duyguyu neyin giderebileceğini hiç bilmiyordu. Scott Freeman kendisini gözü kara, aniden parlayan veya düşünmeden karar vermeye eğilimi bir adam olarak görmezdi. Yaptığı her seçimin her ayrıntısını düşünür, hayatının her anını mikroskop altında bir elmasın kenarlarını inceler gibi keyifle incelerdi.

Hem doğası, hem de mesleği gereği tam bir akademisyendi; kabarık saçlannı ona altmışlı yıllarda yaşamış bir genç havası verecek şekilde uzun bırakıyor, kot pantolon, spor ayakkabılar ve dirseklerinde deri yamaları olan aşınmış, kadife bir palto giyiyordu. Bazen okuma gözlüğü takıyordu, bir de araba sürerken taktığı bir gözlüğü vardı ve bunların ikisini de her zaman yanında bulundurmaya büyük bir özen gösterirdi. Günlük egzersizlerini havanın müsait olduğu zamanlar dışarıda, uzun New England kışlarında ise koşu bandının üzerinde koşmak suretiyle yerine getirmeyi ihmal etmediği için formda kalabilmişti. Bunu biraz da, yalnız başına kafayı çektiği ve bol buzlu İskoç viskisini marihuanalı sigarayla birlikte tükettiği yılların bedelini ödemek için yapıyordu. Scott akademisyenliğiyle gurur duyuyordu. Bu meslek, tıklım tıklım dolu bir oditoryumun bir ucundan diğer ucuna baktığı her gün, ona belirli bir ölçüde hava atma ve şovmenlik yapma olanağı sağlıyordu. Uzmanlık alanını da seviyor ve eylül ayının gelişini, üniversitedeki meslektaşlarının pek çoğu gibi biraz küçümseyen bir tavırla, ama daha çok şevkle bekliyordu. Çok istikrarlı bir yaşam sürdüğünü düşünüyor ve geçmişin ayrıntıları üzerinde fazlaca durmamaya çalışıyordu. O yüzden, zaman zaman bazı tutarsız davranışlarda bulunduğu oluyordu: Kar yağmadığı zamanlar her gün kullandığı on yıllık Porsche 911 arabasına atlayıp, müziği sonuna kadar açmak gibi… Ayrıca kış aylannda kullandığı yıpranmış, eski bir pikabı vardı. Arada bir kadınlarla ufak tefek maceralar yaşar, ama bunu yaparken sadece kendi yaşma yakın ve beklentilerinde daha gerçekçi olanları seçerdi. Tutkularını daha çok üniversitedeki Red Sox, Patriots, Celtics ve Bruins ve diğer spor takımlarına ayırırdı. Rutin işlerin adamı olduğuna inanıyor ve yetişkin hayatında sadece üç gerçek macera yaşamış olduğunu düşünüyordu: Bunlardan ilkinde, dağlık Maine Sahili’nde birkaç arkadaşıyla kano yaparken, güçlü bir akıntı ve aniden basan sis nedeniyle gruptan ayrılmış ve kendisini saatlerce gri bir sessizlik çorbasının üzerinde giderken bulmuştu. Duyabildiği tek şey dalgacıkların plastik kanonun yanlarına vururken çıkardığı ses idi. Arada bir de suyun yüzeyine çıkan bir fokun veya balığın çıkardığı sesler kulağına geliyordu. Her tarafım sarmış olan soğuk ve nem içine işliyor ve görüşünü bulandınyordu.

Karşı karşıya olduğu tehlikenin boyutunu ve başına gelen felaketin hayal edebileceğinden de öte bir şey olduğunu anlamıştı, ama soğukkanlılığını korumuş ve bir sahil botunun her yanını saran o buharlı sisi yarıp ona gelmesini sabırla beklemişti. Kaptanın onu açık denizlere sürüklemesi kuvvetle muhtemel olan güçlü bir akıntıdan sadece birkaç metre uzakta olduğunu söylemesine rağmen kurtarıldıktan sonraki korkusu tehlike içinde olduğu zaman duyduğu korkuyu bile bastırmıştı. Yaşadığı maceralardan biri buydu. Diğer ikisi daha uzun süreli olmuştu. Scott 1968 yılında, on sekiz yaşında ve üniversitenin birinci sınıfında okumaktayken, askerlik görevini yapmamak için öğrencilik mazeretini kullanmayı reddetmişti, çünkü kendisinin paylaşmak istemediği bazı tehlikelere başkalarının maruz kalmasına izin vermenin etik olarak kabul edilemez olduğunu düşünüyordu. Bu delişmen romantizm, o vakitler yüce bir davranış olarak görülmüş, ama askerlik şubesinden bir mektubun gelmesiyle birlikte geriye tepmişti. Scott kendisini bir anda askeri bir eğitimin ve Vietnam’a gidecek bir muharebe destek birliğinin içinde bulmuştu. Tam on bir ay, bir topçu birliğinde askerlik yapmıştı. Görevi, radyodan aldığı koordinattan top namlularının yüksekliğini ve mesafesini ayarlamak ve bu koordinatları mermilerin gök gürültüsünü bile bastıran bir vınlamayla fırlatılmasını emredecek olan atış görevi komutanına iletmekti. Ama bir süre sonra, gözlerinin görmediği ve neredeyse kulaklarının da duyup tanık olmadığı bir yerlerde ölümler de olduğuna dair karabasanlar görmeye başlamıştı. Gecenin bir yarısında uyanıyor ve kendisini düzinelerce, belki de yüzlerce insanı öldürüp öldürmediğini merak ederken buluyordu. Kaç kişiyi öldürmüştü acaba? Kimseyi öldürmemiş olabilir miydi? Göreve başladıktan yaklaşık bir yıl sonra, gözüyle gördüğü hiç kimseye tek bir kez bile ateş etmemiş olarak ülkeye geri dönmüştü. Askerlik hizmetinden sonra, ülkeyi kıskacı altına alan politikadan uzak durmuş ve kendisini bile şaşırtan bir kararlılıkla çalışmalarına dalmıştı. Savaşı veya en azından bir yüzünü görmek, onu kararlan çoktan alınmış ve tutkuları geçmiş zamanda kalmış olan tarihle barıştırmıştı. Sonraki dönemlerde, askerde geçirdiği zamanlardan hiç söz etmemişti ve şimdi orta yaşlı ve kadrolu saygın bir kişilik olarak, meslektaşlannın onun savaşın bir parçası olduğunu akıllanndan bile geçirmediğini biliyordu.

Aslında, her şey ona bir rüyaymış, belki de bir karabasanmış gibi geliyor ve çatışmalarla, ölümlerle dolu o yılı hiç yaşamamış olmayı diliyordu. Yaşadığı üçüncü macera, Ashley ile olandı. Scott Freeman mektubu eline alarak ilerledi ve Ashley’in karyolasının ucuna oturdu. Yatağın üzerinde üç yastık duruyordu. Bunlardan üzerinde kalp deseni olanı, on yıldan uzun bir zaman önce Ashley’e Sevgililer Günü’nde kendisi vermişti. Yatakta ayrıca Ashley’in birine Alphonse, diğerine de Gaston adını verdiği iki tane içi dolgulu oyuncak ayı ve ona doğduğu zaman hediye edilen ve aile içinde şaka konusu olan yıpranmış bir yorgan vardı. Scott yorgana baktı ve onun Ashley doğmadan önceki haftalarda müstakbel anneannesi ve babaannesi tarafından doğum hediyesi olarak verilen ve birbirinin tıpatıp aynısı olan iki yorgandan biri olduğunu hatırladı. Diğer yorganın, Ashley’in annesinin evindeki benzer bir odadaki benzer bir karyolanın üzerinde olduğunu biliyordu. Gözleri odanın içinde gidip geldi. Duvarlardan birine Ashley’in ve arkadaşlarının fotoğrafları, dekoratif süsler, ergen kızlara özgü akıcı ve duyarlı el yazısıyla yazılmış notlar yapıştırılmıştı. O duvarda ayrıca sporcuların ve şairlerin posterlerinin yanı sıra, William Butler Yeats’in “İç çekerim seni öptüğümde, çünkü şunu kabul etmeliyim ki, özleyeceğim seni büyüdüğünde ” sözcükleriyle sona eren ve çerçeveletilmiş bir şiiri de vardı. Bunu ona beşinci yaş gününde vermiş ve bu dizeleri hep uyumadan önce kulaklarına fısıldamıştı. Ashley’in en çok sevdiği futbol ve beyzbol takımlarının fotoğraflarının yanı sıra, yeni göze çarpmaya başlayan vücut hatlarını belli eden elbisesi, çıplak omuzlarına mükemmel bir şekilde dökülen saçlan ve ışıl ışıl teniyle, ergenlik dönenimin en mükemmel anında çekilmiş ve çerçevelenmiş bir mezuniyet balosu fotoğrafı da aynı duvarda asılıydı. Scott Freeman, herhangi başka bir genç insanın odasındakinden farksız, ama yine de kendi çapında benzersiz olan bir anı yumağına, bir çocukluk döneminin tipik belgelerine bakmakta olduğunun farkındaydı. Büyüme çağının arkeolojisiydi gözlerinin önündeki… Üçünü birlikte gösteren ve Ashley altı yaşındayken, annesi onu terk etmeden belki de bir ay kadar önce çekilmiş olan bir fotoğraf da vardı duvarda.

Ailece kumsalda tatilin keyfini çıkarıyorlardı. Yüzlerindeki gülücükler, derinlerdeki çaresiz bir dip akıntıyı örtmek istiyor, ancak hayatlarına hükmeden gerilimi maskelemeye tam olarak yetmiyor gibiydi. Ashley o gün annesiyle birlikte kumdan bir şato yapmıştı, ama aniden yükselen sular ve dalgalar tüm çabalarını yerle bir etmiş ve çılgın bir şekilde kazdıkları onca hendeğe ve birleştirdikleri tüm kumdan duvarlara rağmen tüm yapıları silip süpürmüştü. Scott duvarları ve çalışma masasının üzerini inceledi, ancak her şey yerli yerinde görünüyordu. Bir milim bile Oynatılmamış gibiydi. Bu, onu daha da endişelendirdi. Sonra yeniden mektuba baktı. Hiç kimse seni benim sevdiğim kadar sevemez. Başını olumsuz anlamda salladı. Bu doğru değil, diye düşündü. Ashley’i herkes seviyordu. Onu korkutan şey, birisinin bu mektupta ifade ettiği o duygulara inanmış olmasıydı. Bir an, kendisine budalaca ve fazla korumacı davrandığını söylemek istedi. Ashley artık bir ergen değildi, artık bir üniversite öğrencisi bile değildi. Boston’daki sanat tarihiyle ilgili doktora programına katılmak üzereydi ve kendisine ait bir hayatı vardı.

Mektupta herhangi bir imza yoktu. Bu, Ashley’in onu kimin gönderdiğini bildiğini gösteriyordu. Yani, bu kişi adını yazmamakla, kimliğini imzasını atmış kadar belli ediyordu. Ashley’in karyolasının yanında pembe bir telefon vardı. Scott onu eline aldı ve Ashley’in cep numarasını taşladı. Ashley daha ikinci çalışta telefonu açtı. “Merhaba, baba! Ne var, ne oldu?” Sesi gençlikle, şevkle ve güvenle doluydu. Scott’ın içi rahatlamış gibiydi. “Ne mi oldu?” diye sordu. “Sadece sesini duymak istemiştim.” Kız bir an tereddüt etti. Bu, Scott’ın hoşuna gitmedi. “Pek yeni bir şey yok. Okul normal. Çalışmalar, hep aynı… Ama sen bütün bunları biliyorsun zaten.

Geçen hafta eve geldiğimden beri değişen hiçbir şey yok.” Scott derin bir nefes aldı. “Seni hemen hemen hiç göremedim ki… Bir şeyler konuşacak vaktimiz de olmadı. Her şeyin yolunda olduğunu duymak istedim sadece. Yeni patronunla ya da profesörlerinden herhangi biriyle bir sorun yok, değil mi? Başvuru yaptığın o programla ilgili bir haber aldın mı?” Kız yine biraz duraladı. “Hayır. Haber yok.” Scott bir kez öksürdü. “Peki, çocuklardan ne haber? Yani o genç adamlardan bahsediyorum. Bilmem gereken bir şey var mı?” Kız hemen yanıt vermedi. “Hayır,” diye aceleyle konuştu. “Aslında, hiçbir şey… Özel bir durum yok. Üstesinden gelemeyeceğim şeyler değil.” Scott bekledi, ama kız başka bir şey eklemedi. “Bana söylemek istediğin bir şey var mı?” diye sordu.

“Hayır. Gerçekten hiçbir şey yok. Bir dakika, baba, bu sorguya çekme olayı nedir?” Kız bu soruyu adamın endişe düzeyiyle hiç bağdaşmayan bir kaygısızlıkla sormuşta. “Sadece son gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum. Senin hayatında bir şeyler olup bitiyor, ben de zaman zaman senin izini bulup onları yakalamak istiyorum.” Kız güldü, ama sesinin tonunda hafif bir sahtelik vardı. “Senin şu eski araban yeterince hızlı değil mi zaten?” “Konuşmamız gereken bir şeyler var mı?” diye tekrar sordu ama kızın bu laf kalabalığını fark edip sinir olacağını bildiği için kaşlarını çattı. Kız bu kez aceleyle yanıt verdi. “İkinci kez söylüyorum. Hayır. Hem neden soruyorsun ki? Sende yolunda gitmeyen bir şeyler mi var?” “Yok, hayır, ben iyiyim.” “Peki ya annem? Hope? O da iyi, değil mi?” Scott nefesini tuttu. Kızın, annesinin partnerinin adını bu kadar rahatlıkla söyleyebilmesi, Scott’ın her zaman tuhafına gitmişti. Onca yıl sonra şaşırmaması gerektiğini biliyordu ama yine de her seferinde hayrete düşüyordu. “O iyi.

İkisi de iyi, sanırım.” “O zaman beni niye aradın? Seni rahatsız eden başka bir şey mi var?” Scott önünde duran mektuba baktı. “Hayır, elbette yok. Özel bir neden yok. Sadece nasıl olduğunu bilmek istedim. Biz babalar hep böyle değil miyiz? Her zaman endişeli. Meraklı. Aklımıza hep en kötü senaryoyu getiririz. Her köşe başında kötü bir haberin, çaresizliğin ve zorluğun bizi beklediğine inanırız. İşte bizleri bu kadar sıkıcı ve monoton yapan da bu saydıklarım.” Onun güldüğünü duydu ve kendisini biraz olsun iyi hissetti. “Bak, müzenin içine doğru gidiyorum ve birazdan hat kesilebilir. Daha sonra yine konuşuruz, tamam mı?” “Tabii ki. Seni seviyorum.” “Ben de seni, baba.

Hoşça kal.” Telefonu yerine koydu ve duymadığımız bazı şeyler duyduklarımızdan çok daha önemli, diye düşündü. Ve bu kez duydukları beladan başka bir şey değildi, bunu hissediyordu. Hope Frazier karşı takımın orta saha oyuncusunu dikkatle izlemekteydi. Genç kız kendi sahasında fazla abartılı bir oyun çıkarma eğilimindeydi ve arkasındaki savunma oyuncusunu sürekli olarak korunmasız bırakıyordu. Hope’un kendi oyuncusu ise, arkadan güzel bir şekilde marke etmekle birlikte karşı takımın oyuncusunun almakta olduğu risklerden faydalanıp kendi karşı atağını nasıl yaratabileceğini bir türlü kestiremiyordu. Hope sahanın yan çizgisi boyunca birkaç adım attı, yedeklerden birini takıma sokmayı düşündü ama sonra bundan vazgeçti. Arka cebinden küçük bir bloknot ve ceketinden de ufalmış bir kurşun kalem çıkardı ve hızlı hızla bir şeyler karaladı. Bu, antrenmanda bahsetmem gereken bir şey, diye düşündü. Arkasındaki sırada oturmakta olan kızlardan bir mırıltı yükseldi: Cebindeki bloknotu yıldırım gibi çıkarmasına onlar alışıktı. Bu bazen övülecekleri anlamına gelirdi, bazen de ertesi günkü antrenmandan sonra azarlanacakları… Hope kızlara döndü. “Benim gördüğümü herkes görüyor mu?” Bir anlık bir tereddüt oluştu. Liseli kızlar, diye düşündü Hope. Bir bakarsın kurusıkı atarlar, bir bakarsın suspus olurlar. Kızlardan biri elini kaldırdı.

“Peki, Molly. Söyle bakalım?” Molly ayağa kalktı ve orta saha oyuncusunu gösterdi. “Sağ tarafta sürüyle sıkıntı yaratıyor ve biz onun tedbirsizliğinden yararlanabiliriz…” Hope ellerini çırptı. “Kesinlikle!” Diğer kızların gülümsediğini gördü. Yarın azar yoktu. “Tamam, Molly, ısınma hareketlerini yap ve Sarah’mn yerine oyuna gir. Topu kontrolün altına al ve o alanda bir şeyler yapmaya başla.” Hope ilerledi ve Mol-ly’nin boşalttığı yere oturdu. “Sahaya bakın, hanımlar,” dedi alçak sesle. “Büyük resmi görün. Oyun her zaman ayağınızın altında olan topla ilgili değildir. Saha; zaman, sabır ve tutkuyla da ilgilidir. Satranç gibi. Dezavantajları birer güç haline getirmek sizin elinizde.” Hope kalabalığın sesini yükselttiğini fark edince başını kaldırıp baktı.

Sahanın en ucundaki çizginin orada bir çatışma çıkmıştı, birkaç kişinin hakeme sarı kart göstermesi için işaret ettiğini gördü. Kızların babalarından birinin çok kızgın bir şekilde, kollarını delicesine sallayarak çizgi boyunca gidip geldiğini görebiliyordu. Hope ayağa kalktı ve neler olup bittiğini görmek için taç çizgisine doğru birkaç adım attı. “Koç…” Başını kaldırınca yan hakemin ona el salladığım gördü. “Sanırım size ihtiyaçları var…” Karşı takımın koçu koşarak sahanın yansına kadar gelmişti bile, o yüzden Hope da bir şişe Gatorade ile ilkyardım çantasını kaptığı gibi hemen oraya doğru yürüdü ve Molly’nin yanma kadar geldi. “Molls… Ben kaçırdım. Ne oldu?” “Kafa kafaya çarpıştılar, Koç. Sanırım Vicky’nin ödü kopmuş durumda, ama öteki kızın durumu daha da kötü.” Olay yerine geldiğinde, kendi oyuncusu oturma pozisyonuna geçmişti bile, ama diğer takımın oyuncusu yerde yatıyordu. Hope onun sessiz sessiz ağladığını duyabiliyordu. Önce kendi oyuncusuna gitti. “Vicky, iyi misin?” Kız onaylar gibi başını salladı ama yüzünde müthiş bir korku ifadesi vardı. Hâlâ zorlukla nefes alabiliyordu. “Bir yerin ağrıyor mu?” Vicky hayır der gibi başını salladı. Oyunculardan bazıları etraflarında toplanmıştı.

Hope onları yerlerine gönderdi. “Ayağa kalkabilecek misin?” Vicky başıyla tekrar onayladı. Hope onu kolundan tuttu ve ayağa kalkarken dengesini bulmasına yardım etti. Sakin bir şekilde “Biraz şu sıranın üzerinde oturalım,” dedi. Vicky itiraz edercesine başını sallamaya başladı ama Hope onun kolunu biraz daha sıkıca kavradı. Kızlardan birinin babası sesini iyice yükseltmiş ve diğer koça enikonu hakaretler yağdırıyordu. Şimdilik edebe aykırı bir durum yoktu ama Hope bunun da fazla gecikmeyeceğini düşünüyordu. Yan tarafa doğru döndü. “Soğukkanlılığımızı koruyalım,” dedi. “Alay etmekle ilgili kuralları biliyorsunuz, değil mi?” Adam bakışlarını ona çevirdi. Hope, onun bir şey söylemek istercesine ağzını açıp kapadığını gördü. Bir an, öfkesini dışa vuracak gibi yapıp vazgeçmişti. Adamın yüzünde daha sonra belli belirsiz bir uyum ifadesi belirdi. Oradan uzaklaşmadan önce, Hope’a baktı. Diğer koç omuzlarını silkti.

Hope onun alçak sesle “Budala,” dediğini duydu. Vicky’yi oradan uzaklaştırdı, birlikte ağır ağır sahanın diğer ucuna doğru ilerlemeye başladılar. Vicky hâlâ biraz sendeliyordu, ama “Babam bazen böyle deliriyor,” demeyi başardı. Bu sözleri öyle sade ve acı dolu bir şekilde söyledi ki, Hope sahadaki o çatışmadan daha büyük bir sorun olduğunu o anda anladı. “Bence bu hafta antrenmandan sonra gelip benimle bu konu hakkında konuşsan iyi edersin. Veya boş bir vaktinde rehberlik ofisine gel.” Vicky olumsuz anlamda başını salladı. “Özür dilerim, Koç. Gelemem. Beni bırakmaz.” İşte durum belli olmuştu. Hope genç kızın kolunu sıktı. “O zaman, seninle daha sonra ne yapacağımıza karar veririz.” Bunu yapabilecekler miydi acaba? Vicky’yi sıraya oturttuktan ve yeni bir oyuncuyu oyuna soktuktan sonra düşünmeye başladı. Hiçbir şey adil ve doğru değildi.

Sahanın diğer ucuna, Vicky’nin babasının oturduğu yere doğru baktı. Adam diğer ebeveynlerden ayrı bir yerde duruyordu. Kollarını göğsünün önünde çapraz bir şekilde kavuşturmuş, kızının oyun dışı kaldığı saniyeleri hesap edermiş gibi gözlerini ona dikmiş ters ters bakıyordu. Hope, kendisinin oyunda bu adamdan daha güçlü, daha hızlı, muhtemelen daha iyi eğitimli ve kesinlikle daha deneyimli olduğunu düşündü. Olabilecek tüm koçluk lisanslarını almış ve ileri düzey eğitim seminerlerine katılmıştı. Topu ayağının altına aldığı an, ayaklarının ustalığıyla ve vuruşlarıyla bu hantal adamı serseme çevirebilirdi. Kendi becerilerinin yanı sıra bugüne kadar kazandığı ödülleri ve All-American NCAA (Ulusal Kolej Spor Birliği) sertifikasını sergileyebilirdi, ama bütün bunların bu adamda zerre kadar bir değişiklik yaratacağını sanmıyordu. İçinde kabaran öfke dalgasını her zaman yaptığı gibi yüreğinin içine hapsetti. Hope, bütün bunları düşünürken oyuncularından biri sağ tarafta serbest kalarak neredeyse algılanması olanaksız bir hız ve beceriyle topu yıldıran gibi kalecinin ötesine geçirdi. Golden sonra takımının gülerek hoplayıp zıplamaya, sevinçle bağırmaya ve birbirleriyle ‘çak bir beşlik’ yapmaya başladığını gören Hope kazanmanın onu güvende tutan bir şey, belki de tek şey olduğunu bir kez daha anladı. Sally Freeman-Richards, sekreteri ve ortaklarının ikisi de veda edip evlerine gitmek için akşam trafiğine daldıktan sonra ofisinde kaldı ve ekim ayının loşluğunda beklemeye koyuldu. Yılın belirli dönemlerinde, özellikle de sonbaharda güneş, üniversite kampüsünün kasvetli bir ucundaki Protestan kilisesinin kulelerinin arkasında saldırgan bir şekilde batar ve bitişik ofislerin pencerelerini gözleri kör eden bir parıltıya boğardı. Yılın sıkıntılı bir dönemiydi bu. Bu parlaklığın bile kasıtlı olmamakla birlikte, tehlikeli bir özelliği vardı; taşıtlarının ön camlarına çarpan ışık nedeniyle görme güçleri sıfıra inen şoförlerin, akşam geç saatlerdeki derslerden aceleyle çıkan ve yolun karşı tarafına geçmeye çalışan bazı öğrencilere çarptığı çok oluyordu. Sally, yıllar boyunca bu olayı iki açıdan da gözlemlemiş, bir keresinde talihsiz bir şoförü, bir keresinde de iki bacağı birden kırıldığı için sigorta şirketine dava açan bir öğrenciyi savunmuştu.

Sally güneş ışığının ofisin içinde süzülmesini, gölgeler yaratmasını ve duvarlara ne olduğu belli olmayan ilginç şekiller göndermesini seyretti. Bu ona müthiş bir keyif veriyordu. Tuhaf, diye düşündü. Öylesine zararsız gibi görünen güneş ışıklarının böyle bir tehlike yaratıyor olması tuhaftı. Bu durum, insanlann yanlış anda yanlış yerde bulunmalarından kaynaklanıyor, diye düşündü. İçini çekti ve bu gözleminin, belirli bir ölçüde yasaların pek çoğunu tanımlamak için de kullanılabileceğini düşündü. Çalışma masasının üzerine doğra eğildi. Tüm ağırlıklarıyla masanın bir köşesine yığılmış olan san zarflara ve dava dosyalanndan oluşan kümeye bakarak yüzünü buruşturdu. Orada üst üste duran ve yasal angaryalardan başka bir şey olmayan en az altı tane dosya vardı. Bir evin mühürlenmesi davası. Bir işyeriyle ilgili tazminat davası. İhtilaflı bir arazi nedeniyle komşular arasında açılmış küçük bir dava. Başka bir köşede, ayrı bir dosya dolabında, onu daha çok ilgilendiren ve çalışmalarının temelini oluşturan dosyalan tutuyordu. Bu dosyalar bölgedeki diğer eşcinsel kadınlarla ilgiliydi ve onların evlat edinmelerinden tutun, evliliklerin feshine kadar pek çok davayı içeriyordu. Bunlann içinde, bir de kendisinin ikinci başkan olarak yer aldığı, dikkatsizlik nedeniyle adam öldürme davası vardı.

Üstlendiği davalan her zaman uzmanlıkla ele alıyor, ücretini normal düzeyde tutuyor, pek çok kişiye yardımcı olmaktan ve kendisini yanlış ve sıradışı duyguların avukatı olarak görmekten keyif alıyordu. Tabii ki işin içinde insanlara karşı borçlu olma ve bu borcun ödenmesi duygusunun var olduğunu biliyordu, ama kendi hayatını başkalarının hayatını incelemek zorunda kaldığı ölçüde bir içgözlemden geçirmekten hiç hoşlanmıyordu. Eline bir kurşun kalem aldı ve sıkıcı dava dosyalarından birini açtı, sonra da onu elinin tersiyle kenara itti. Kalemi, DÜNYANIN EN İYİ ANNESİ yazılı bir etiketin yapıştırılmış olduğu bir kavanozun içine bıraktı. Bu yazının doğruyu ne kadar yansıttığından şüphe duyuyordu. Sally ayağa kalktı, aslında geç saatlere kadar çalışmasını gerektiren hiçbir şey yoktu. Bir rehavet içinde Hope’un eve gelip gelmediğini ve onun akşam için nasıl bir yemek uyduracağını düşünüyordu ki telefon çaldı. “Sally Freeman-Richards.” “Merhaba, Sally. Ben Scott.” Eski kocasının sesini duymak onu biraz şaşırtmıştı. “Merhaba, Scott. Ben de tam kapıdan çıkmak üzereydim…” Scott onun ofisini gözlerinin önüne getirdi. Kendi ofisindeki kaotik dağınıklığın aksine, her zamanki gibi temiz ve tertiplidir diye düşündü. Dilini dudaklarının üzerinde gezdirdi, eski eşinin hâlâ onun soyadını – kendi kızlık soyadıyla birlikte, aralarına bir tire koyarak – kullanıyor olmasından ne kadar nefret ettiğini düşündü.

Büyüdüğü vakit bunun Ashley için bir kolaylık sağlayacağı argümanında bulunmuştu eski karısı. “Bir saniye vaktin var mı?” “Endişeli gibisin.” “Bilmiyorum. Belki olmam gerekir. Belki de olmamam.” “Sorun nedir?” “Ashley.” Sally Freeman-Richards nefesini tuttu. Eski kocasıyla genellikle boşanmalarının döküntüsüyle ilgili kısa, öz ve dolaysız konuşmalar yapardı. Ayrılmalarından sonra geçen yıllar boyunca, onları birbirine gerçekten bağlayan tek şey Ashley olmuştu. Aralarındaki bağ onun iki ev arasında nasıl gidip geleceği, okul ücretinin ve araba sigortasının ne vakit ödeneceği gibi konulara dayanıyordu. Yıllar geçtikçe aralarında bir tür yumuşama sağlamayı başarmışlardı ve bu tür konulan artık mekanik olarak ve etkili bir şekilde halledebiliyorlardı. Nasıl ve neden bu hale geldikleri konusunda hiçbir şey paylaşmıyorlardı; Sally’ye göre, her ikisinin de hayat-lanyla ilgili tüm anılar ve algılar, boşandıkları an donup kalmıştı. “Sorun nedir?” Scott Freeman tereddüt etti. Onu rahatsız eden şeyi sözcüklere nasıl dökmesi gerektiğinden tam olarak emin değildi. “Ashley’in eşyaları arasında rahatsız edici bir mektup buldum,” dedi.

Sally tereddütle sordu: “Neden onun eşyalarını karıştırıyordun ki?” . “Bu konuyla ilgili değil. Önemli olan, onu bulmuş olmam.” “Konuyla ilgili olmadığından emin değilim. Onun özel hayatına saygı göstermelisin.” Scott o an öfkelendiyse de bunu belli etmemeye çalıştı. “Giderken bazı çoraplarını ve iç çamaşırlarını bırakmış. Onları çekmecesine koyuyordum. Mektubu gördüm. Okudum. Rahatsız oldum. Okumamam gerekirdi belki ama okudum. Bu, benim ne tür bir adam olduğumu mu gösteriyor, Sally?” Aklına birkaç yanıt gelmesine rağmen, Sally bu soruyu geçiştirdi. Onun yerine, “Ne tür bir mektuptu bu?” diye sordu. Scott, okul zamanlarından kalma bir manevrayla vakit kazanmak için boğazını temizledi ve sonra yalın bir şekilde, “Dinle,” dedi ve mektubu okudu.

Okumayı bitirince durdu. Her ikisi de bir süre sessiz kaldılar. Sally nihayet, “Kötü bir şeye benzemiyor sanki,” dedi. “Gizli bir hayranı olabilir.” “Gizli bir hayran mı? Bu sözcüklerde tuhaf ve Victoria dönemini hatırlatan bir hava var.” Sally adamın dokundurmasını duymazdan geldi ve sessizliğini korudu. Scott biraz bekledi ve sonra, “Aldığın onca davadaki deneyimlerine göre, sence bu mektubun satır aralarında bir saplantı, bir takıntı havası yok mu? Hatta bir zorlama, bir baskı… Böyle bir mektubu ne tür bir insan yazar?”

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir