Julien Gracq – Ormana Bakan Balkon

Tren Charleville’in kenar mahallelerini ve dumanlarını geride bırakalı beri, asteğmen Grange’a sanki dünyanın çirkinliği dağıhycrmuş gibi geliyordu: birden görünürlerde tek bir ev hile kalmadığının farkına vardı. Ağır ağır akan ırmağı izleyen tren önce eğrehiotlan ve bodur çalılarla kaplı alçak tepelerin arasına dalmış; sonra, ırmağın her kıvrımında vadi biraz daha derinleşmişti. Trenin ağır madenî gürültüsü ıssızlığın içinde dik yarların birinden öbürüne yankılanırken, kapıdan başını çıkardığında, bu sonbahar akşamında şimdiden ısırmaya başlamış çiğ bir rüzgâr yüzünü yalıyordu. Demiryolu, keyfine göre, tek göz demir köprüler üzerinden Meuse’ü aşarak, bir kıyıdan ötekine atlıyor, bazen bir kıvrımın boynunu kestirmeden geçmek üzere kısa bir tünele, dalıyordu. Vadi altın sarısı aydınlığın içinde telli kavaklarıyla pırıl pırıl tekrar ortaya çıktığında, her defasında dar boğaz iki yakadaki orman duvarının arasında biraz daha derinleşmiş oluyor, Meuse de her defasında, sanki çürümüş yapraklardan bir yatakta akıyormuş gibi, daha bir ağırlaşıyor, daha bir kararıyordu. Tren hemen hemen boştu; sanki bu ıssız yerlerde, yalnızca akşam serinliğinde, ekim öğleden sonrasının duru mavi göğiinü yukarı doğru gittikçe kemiren sarı ormanlarla kaplı yamaçların arasında, serbestçe koşmanın keyfi uğruna gidip geliyordu; ağaçlar nehrin kıyısında ancak daracık ve Ingiliz çimi gibi temiz ve düzgün bir çayır şeridi bırakıyordu. “Arnhem Malikânesi nt giden bir tren bu,” diye düşündü Edgar Poe tutkunu asteğmen ve bir sigara yakarak arkaya yaslanıp başını serj kaplı yastığa dayadı ve yükseklerde, alçalan güneşin önünde ışığa boğulmuş bir siluet görünümüne bürünen ağaçlık yamaçların üst çizgisini gözleriyle izlemeye koyuldu. Yan kolların Meuse’e döküldüğü yerlerde, görüş alanı bu boğazlara doğru genişledikçe, uzaklardaki yayvan yapraklı ağaçlar sigara dumanının gümüşî mavisi ardında kayboluyorlardı; burada, bu gür ve düğüm düğüm ormanın altındaki toprağın, taşıdığı bu sık ve kıvırcık örtüyü bir Arap başının doğallığıyla ürettiği hissediliyordu. Ne var ki, çirkinlik de kendini bütün bütün unutturmuyordu: Tren zaman zaman nehirle yamaç arasında toprak dolgu sahanlıklara oturtulmuş, demir cevheri renginde küçük istasyonlarda duruyordu; savaşın maviye boyattığı, ama çoktan rengini dökmeye başlamış camların arkasında, haki giysili askerler posta paketlerini taşımaya yarayan el arabalarının üzerine ata biner gibi oturmuş, uyukluyorlardı. Sonra yeşil vadi bir an için sanki uyuza tutuluyordu: Tren, alçı ocaklarının tozunu tüm çevredeki yeşilliğin üstüne silkeler gibi görünen, sarı topraktan yontulmuş kasvetli evlerin önünden geçiyordu. Düş kırıklığına uğrayan göz yeniden Meuse’e döndüğünde, bu kez yer yer, kötü bir işçilikle tuğla ve betondan taze inşa edilmiş küçük kazamatlara ve kıyı boyunca, bir taşkın sırasında çürümüş sebze artıklarının asılı kaldığı dikenli tel ağına takılıyordu: daha savaşın ilk topu bile atılmamıştı ama, paslarıma, savaşın ürettiği çalılar, içinden fışkıran derisi yüzülmüş toprak kokusu, içinde bırakıldığı mezbelelik durumu, ‘gür saçlı Galya’nın henüz el değmemiş bu yöresinin onurunu çiğnemeye başlamışlardı bile. Asteğmen, Moriarme İstasyonunda indiği zaman, ulu yarın gölgesi küçük kasabayı söndürmeye başlamıştı bile; hava birdenbire soğumuştu. Bir canavar düdüğü kulağının dibinde o korkunç fil çığlığını salıverdi ve Grange hır an için omuzlarının arasına ıslak bir paçavra yemiş gibi oldu; ama bu yalnızca bir fabrika sireniydi; kasabanın meydancığına iç karartıcı bir Kuzey Afrikalı sürüsü salıverdi, o kadar. Tatil geceleri bazen belediye itfaiyesinin sirenine kulak verdiğini anımsadı asteğmen: bir kez çalarsa baca tutuşması demekti; iki kez, köyde yangm, üç kez ise uzak bir çiftlikte yangın anlamına gelirdi. Üçüncü çalışın ardından, sokak boyunca kaygılı pencere kanallarının arkasında rahatlama solukları, iç geçirişler işitilirdi.


“Burada tam tersi olacak herhalde,” diye düşündü; “bir vuruş barış için, üç vuruşsa bombalar için: farkı fark.etmek gerek.” Bu savaşta her şey biıbiriyle oldukça tuhat biçimde uzlaşıyordu. İstasyonda görevli subaydan alay karargâhının yerini öğrendi. Meuse’e doğru inen yoksul ve kirli-boz bir sokaktaydı şimdi; çabucak bastıran ekim alacakaranlığı sokağın sivil halkım birden boşaltıverdi; fakat her yerden, evlerin sarı cephelerinden, asker gürültüleri sızıyordu: miğfer ve matara tangırtıları, kabaralı postal tabanlarının yer karolarına vuruşu. Birkaç saniye gözler kapanırsa -diye düşündü Grange- yalnız işitme duyusuna dayanarak, çağdaş orduların da Yüz Yıl Savaşlarındaki orduların tüm zırhlarına taş çıkartacak kadar tangırdadıkları söylenebilirdi. Alay karargâhı Meuse’ün kıyısında, rıhtımdan bir demir parmaklık ve cılız bir çiçek tarhıyla ayrtlmış, banliyö işi iç karama bir değirmenci yapısıydı; tarh askerlerin gidiş-gelışlerıylc şimdiden çiğnenmişti; leylak ağaçlarının çıplak gövdelerine motosikletler dayalıydı. İki aylık garnizon yaşamı binanın tabanını, süpürgeliklerini ve -bir adam boyu yüksekliğe kadar- koridorların duvarlarını, bir kovanın arılara dar gelen giriş deliği gibi, sıirtüne sürtüne iyice aşındırmış, sanki iskeletini çıkarmıştı. Grange, yarı inik pancurların loşluğunda bir yazı makinesinin tıkırdadığı tozlu bir odada bir hayli bekledi; levazım çavuşu arasıra başını kaldırmadan izmaritini çalıştığı çizim masasının köşesinde eziyordu; binada daha önce, dökümhanelerde çalışan bir mühendis oturmuş olmalıydı. Pancurların aralıklarından, .cüruf kaplı kıyıları boyunca artık iyice kararmış olan Meuse’ün üstünde, ağaçlardan oluşan duvar tavana dek pencerelere yapışmış gibi görünüyordu. Zaman zaman sokaktan, savaşın ağır havasının hafiflettiği, tavşan çığlıktan gibi anlamsız çocuk bağırışları yükseliyordu. Albayın hâlâ oldukça aydınlık olan bürosuna girip topuk vurduğunda, deniz grisi gözlerden fışkıran bakışlar ve sert fırça bıyıkların altındaki dudaksız ağız, Grange’ın dikkatini çekti: albay, Moltke’ye benziyordu. Aniden parlayan delici bir ışık, bir canlılık atılımı vardı bu bakışlarda; ama sonra gene birdenbire gözler sanki perdeleniyor, ağır gözkapaklannın altına çekiliyor ve yüzün ifadesi yorgunluğa dönüşüyordu; fakat aslında yalnızca tutumluluktan ibaret kurnaz bir yorgunluktu bu: Bu başına külahı geçirilmiş şahin durgunluğunun altında pençenin hazır olduğu hissediliyordu. Grange kendisini sevk eden şubeden aldığı görev emrini verdi; albay yolculuğun süresine, çıkış ve varış saatlerine baktı.

Önünde, parmağıyla dalgın dalgın karıştırdığı birkaç yaprak kâğıt vardı. Grange bu kâğıtların kendisiyle ilgili olduklarını sezdi: askerî güvenlikte bir dosyası olmalıydı. S Albay birkaç dakika oyalandıktan sonra, hizmete özgü düz ve renksiz tonla: – Sizi Yukarı Falizes’dekı berkitilmiş eve veriyorum, dedi. Fakat bu cümle aynı zamanda gizli bir niyet dc taşıyor olmalıydı, çünkü gözler bir an içiıı sertçe bir ifadeyle kısıldı. — Yarın sabah yüzbaşı Vignaud’yla birlikte çıkarsınız. Bugünlük iaşe ve ibadeniz ordonat bölüğüne ait olacak. Ordonat bölüğünde akşam yemeği Grange’a hiç çekici gelmiyordu; fazla patırtı etmeden, sanki ölü noktada yürüyen bu savaşa ister istemez itilmişti bir kere, bu yüzden verilebilecek görevler konusunda mızmızlanmayı düşünmüyordu. Ama içinden katılamıyordu işte! İçgüdüsel olarak elinden geldikçe kendi görüşünü saklı tutuyor, araya mesafe koymaya çalışıyordu. Bavulunu, kendisini Falizes’e çıkaracak olan kamyonete koyduktan sonra, artık pancurlarını kapamaya başlamış olan Aşağı Sokakta yoksul bir işçi kahvesinde jambonlu yumurta yedi, sonra, devriyelerin ayak seslerinin çınladığı erkenden boşalmış sokaklardan geçerek odasına çıktı. Odası, pencereleri Meuse’e bakan oldukça dar bir tavan arasıydı; demir karyolanın karşısındaki köşede, topal bir komodinin üzerine yayılmış eski gazetelerin üstüne kurutulmak üzere meyveler serilmişti: mayhoş elmaların başa vuran tatlımsı kokusu o denli keskindi kı Grange’ı hıçkırık tuttu. Pencereleri ardına kadar açtı ve bir sandığın üzerine oturdu: iyice ayılmıştı. Çarşaflar ve battaniyeler eski bir meyve presi gibi çürük elma kokuyordu. Karyolayı açık pencerenin ta dibine çekti. Mumun alevi nehirden gelen hafif hava akjmıyla sendeledi; merteklerin arasından, çatıyı örten, Meuse şistinden kesilmiş, tuhaf bir şarap tortusu renginde ağır plakalar gö-rülüvordu. Soyundu; içi sıkılıyordu: bu küçük dökümhane kasabası, bu taşkömürü renkli sokaklar, albay, elmalar, kısacası her şey, garnizon yaşamıyla bu temasa geliş, hiç mi hiç hoşuna gitmiyordu, “Berkitilmiş ev,” diyordu kendi kendine, “bu da ııe ola ki?” Kırsal alan istihkâmlarının kullanımı hakkında yönetmelikten belleğinde kalan, artık iyice uzaklaşmış anıların! karıştırdı: hayır, hiçbir şey yoktu orada da.

Bu daha ziyade askerî ceza yasasına ilişkin bir şey olmalıydı: bu sözcükte pek güven vermeyen, cezaevini ya da -gene bir tür cezaevi olan- tımarhaneyi akla getiren birşeyler buluyordu. Mumu üflediği zaman her şey değişti. Bir yanma yatmış durumdayken bakışları yukardan Meuse’e dalıyordu; yarm üstünde ay doğmuştu; yalnızca, dolmuş bir barajın üstünden taşıp akan suyun sakin şırıltısıyla, hemen yakında, karşı kıyıdaki ağaçlara tünemiş gecekuşlarınm çığlıkları duyuluyordu. Kasaba, dumanlarıyla birlikte erimişti sanki: ulu ormanların kokusu nemli sisle birlikte iniyor, kasabayı fabrika aralarındaki dar sokaklarına varıncaya dek sarıp boğuyordu; artık yalnızca yıldızlı geceyle, dört yana doğru fersah fersah uzanan geniş ormanlar vardı. Öğle sonrasının büyülenmişliği geri geliyordu. Grange, yaşamının yarısının kendisine geri verileceğini düşündü: Savaşta gecenin içinde de insanlar yaşar, “yıldızların altında…”, diye düşündü; aklından, bel-li-belırsiz, ayışığı altında tostoparlak elma ağaçlarının oluşturduğu kara gölgelerin arasından süzülen dar beyaz yollar, hayvanlar ve sürprizlerle dolu ormanlarda kurulan kamplar geçiyordu. Eli bir kayığın kenarından suya sarkar gibi karyolasından Meuse’iin üstüne sarkmış durumda uykuya daldı: yarın, çok uzaklara çekilmişti bile. Moriarme’nin son evleri geçilir geçilmez asfalt bitiyor, aynı zamanda dağın yamacına ulaşan yolun ilk kıvrımları başlıyordu. Yolun taşlık yüzeyi sanki boylu boyunca sabanla sürülmüştü: Sahra’dakilere benzer bir tür erg, iki onııan duvarı arasından kıyışız lıendeksiz akan bir uf ırmağıydı sanki. Grange arabanın sarsıntıları arasında haritasına baktı: bir ormancı yoluna giriyorlardı. Saç rokası gibi keskin her dönemecin ardından yol biraz yükseldikçe vadi daha derinleşiyor; dibindeki nehir boyunca kalın bir sis ırmağı da, boşalan bir banyo küvetinin suyu gibi, çalkantılar içinde gittikçe hızlanarak aşağı doğru kayıyor, yavaş yavaş kuruyordu. Kuşluk vakti şen, duru ve taze bir güneşle pınl pırıldı; ama bu kuşsuz ormanlarda hüküm süren sessizlik Grange’a çarpıcı geliyordu. Kamyonetin brandasına asılıp yüzbaşıya yarım sırtını dönüyor ve arasıra dönemeçlerde yerinden kalkıp bakışlarını vadinin derinliklerine daldırıyordu: nerede olursa olsun, arabaların kapılarına asılan çocuklar gibi, bulunduğu her bakış noktası onu nezaket kurallarını unutturacak kadar etkiliyor, büyülüyordu. Kamyonetin dibinde iki çuval peksimet, jütten bir çuval bezine sarılmış çeyrek gövde et, bir mitralyöz sehpası ve birkaç makara dikenli tel vardı. — Bu sizin ilk çıkışınız olduğuna göre, Eclaterie’de biraz duralım, dedi yüzbaşı Vignaud gülümseyerek.

Manzara görülmeye değer. Yamacın hemen hemen üst başında, yolun kenarında, yokuşu düzleyip küçük bir alan haline getirmişler, iki de sıra koymuşlardı. Oradan, bakışlar biraz daha alçak olan karşı yamacın üstünü yalayarak ötelere uzanıyordu; kurt postu gibi sert vc tarazlı, fırtınalı gök kadar uçsuz-bucaksız ormanların ufka dek yayıldığı görülüyordu. Ayaklarının dibinde dar ve gevşek akışh Meuse uzaklık nedeniyle dibine yapışmış gibi; Moriarme de, ormandan oluşan dev kabuğunun dibine sinmiş, yuvasının dibinde avım bekleyen bir ‘karınca aslanı’ gibi görünüyordu. Kasaba, Meuse’e yukardan bakan, yükselti eğrileri gibi üç kat halinde nehrin kıvrımına paralel uzanan üç dışbükey sokaktan oluşuyordu; en aşağıdaki soU kakla nehir arasında bir küme ev dört köşe boş bir alan bırakarak yok olmuştu; buraya, eğimli geleıı güneşin altında, bir güneş saatinin sivri çubuğunun ince gölgesi vuruyordu: Kilise alanıydı burası. Manzara, geniş koyu kütleleri ve aralara yayılmış çıplak çayırlık alanlarıyla, bir harita gibi okunabilen sert ve askerî bir açık seçikli-ğe, hemen hemeıı jeodezik bir güzelliğe sahipti. Bu doğu bölgeleri savaş için yaratılmış, diye düşündü Grange. O yalnızca batıda, ağaçların bile ne büsbütün topağaç ne de büsbütün sivriağaç olduğu o karışık ve bulanık yörelerde manevra yapmıştı şimdiye dek. – Siper olarak hiç fena değil buralar, dedi kibarlık olsun <jiye: yüzbaşının kurmaylık belgesi vardı. Yüzbaşı bıkkın bir tavırla piposunu silkti: — Otuz kilometre cephe, ama altmış kilometre nehir, dedi ani bir terslikle; savurgan bir savunma hattı derim ben buna. Grange kendini baltayı taşa vurmuş hissetti: kurmay karavanalarında geçerli olan bir tabuya çatmıştı herhalde. Sessizce kalkıp kamyonete bindiler. Kamyonet delik deşik patikada gayet yavaş ve tangır tungur gidiyordu. Kıvrımlar bitip de araç tepenin üstündeki düzlüğe çıkar çıkmaz, yol sık ağaçlıklar arasında göz alabildiğine uzanan bir doğru çizgiyi izlemeye başladı. Orman oldukça alçaktı: daha çok huş, bodur k.

ıyın, dişbudak ve özellikle armut ağaçları gibi eciş bücüş ve sık dallı bodur meşelerden oluşuyordu; ama olağanüstü diri, gür ve köklü görünüyordu; ne bir seyrelme ne de açık yer vardı. Meuse’ün kasığının her iki yakasında da bu toprağın oldun) olası böyle sık ve gür saçlı olduğu, her kesilişte daha aç olarak yeniden fışkıran ağaç örtüsüyle çok oduncu baltasını, çok açmacı satırını yorup bezdirdiği hissediliyordu. Zaman zaman ağaçların arasından daracık bir patikanın bir yaban hayvanının geçiş yolu gibi süzüldüğü görülüyordu. Sessizlik unıdı, ama gene de bilileriyle, bir şeyle karşılaşmanın mümkün olduğu diiüüııcesi insanın içinden tamamen çıkmıyordu. Bazen uzaktan, yolun kenarında uzun pelerinine bürünmüş bir adamın ayakta durduğu sanılıyordu; ama yakına gelince bunun, açık renkli yapraklanıl önünde netlikle beliren, kopkoyu ve dört köşe omuzlu küçük bir karaçam olduğu görülüyordu. Ormancı yolu aşağı yukarı yüksek düzlüğün sırt çizgisini izliyor olmalıydı, çünkü hiçbir yerden akarsu şırıltısı gelmiyordu; fakat Grange üç-dört kez yolun kenarında, ağaçların bıraktığı küçük bir açıklığa yerleştirilmiş, içinden incecik bir arı su akışının damladığı taştan bir yalak gördü: bu sızıntı, bu peri masalı ormanının sessizliğini daha da yeğinleştiriyordu. Beni nereye götürüyor bunlar?. diye düşündü Grange. Meuse’den beri rahat rahat 011 iki kilometre yapmış olduklarını hesapladı. Buna göre Belçika pek uzakta olmamalıydı. Fakat zihni hoş bir boşluk, bir bulanıklık içinde yüzüyordu: bu dingin sabahın içinde, yabaııdomuzu ini ve taze mantar kokan bu ıslak sık ağaçların arasında durmadan böyle gitmekten başka bir şey istemiyordu. Bir dönemece girmek üzereyken kamyonet yavaşladı, sonra cüm yaylarını gacırdatarak sola, dalların altındaki otlu bir açıklığa doğru kırdı. Grange ağaçların arasında bir yapı olduğunu görmekten çok tahmin etti; silueti biraz tuhaftı: bir göktaşı gibi bu ıssız ağaçlıkların ortasına düşmüş ve dala yaprağa karışmış bir tür Savoie dağ evine benziyordu. — işte evinize geldiniz, dedi vüzbaşı Vignaud. Yukarı Falizes’deki ‘berkitilmiş ev’, Belçika Arden-lerinden Meuse hattına doğru inen geçiş yollarını zırhlı birliklere kapatmak üzere orman içinde inşa edilmiş ko-ruganlardan biriydi Alçakça bir beton yapıydı; bir lahana tarlası gibi ta dibine kadar gelen dikenli tel kaplı kiiçük bir alandan geçen zikzaklı bir patika ve arka taraftaki bir zırhlj kapı ile içine ulaşılıyordu.

Küf kokan soluk zeytin yeşili bir boyayla üstünkörü badana edilmişti: ağaç altlarının nemli ortamının eseri, derinin kabuk bağlamasına benzer mantar oluşumları duvarlarda, sanki oraya her gün ıslak çarşaflar seriliyormuş gibi, işleyen yaraların salgılarını andıran nemli lekeler bırakmıştı. Korugamn ön tarafı iki dar pencere ile delinmişti; küçüğü makineli tüfek içindi; daha genişçe olan öteki ise bir tanksavar topu için. Kaide görevi yapan bu bodur blokun üstüne, daha geniş ve kenarlardan taşan tek katlı bir küçük ev oturtulmuştu; buraya yandan, Amerikan evlerinin yangın merdivenlerini andıran delikli demirden bir merdivenle ulaşılıyordu. Minik garnizonun lojmanıydı burası. Çirkinliği işçi veya hat bekçisi kulübelerininkine denkti; nemli kışlar zaten üstünkörü yapılan tüm donanımı kemirmiş, badanayı plakalar halinde soyup dökmüş, pencerelerin ve merdiven basamaklarının altında gözyaşı akıntıları gibi betona kadar inen uzun pas sızıntıları meydana getirmişti. Çatının saçaklarının altına ve pencerelerle en yakın dallar arasına gerilmiş iplere kurutulmak üzere çamaşırlar ve branda bezleri asılmıştı. Korugamn bir duvarına galvanizli te! kafesten yepyeni bir kümesle tahtadan yapılmış uydurma bir tavşan kafesi dayanmıştı. Pencerelerden atılmış konserve kutularıyla küflü yarım tayınlar dikenli tel tarlasına saçılmıştı. Tarihöncesinden kalma bu mastaba ile en berbat ve yıpranmış banliyö meyhanesinin, ormanın ortasında çingene takım taklavatı arasındaki bu evliliğinde kesinlikle akla gelmez bir yan vardı. Açık pencerelerden, demirden bir ciğer ormanı, bir ucuz meyhane müziğiyle gümbür gümbür öttürüyordu; kamyonetin gürültüsü bunu bıçak gibi kesti. Dans edelim küfelerde barlarda Ayağımız sağlam yere basınca… Yoo, hayır, -diye düşündü Grange-bu savaş hiç de sanıldığı gibi başlamıyordu. Sürprizler vardı. Adamlar palaskalarını bağlayarak, postallarının demir gürültüsü içinde, başlarına gönderilen asteğmene çadırlarının eşiğine çıkmış bir Berber aşireti gibi kuşkulu ve temkinli bakışlar fırlatarak, birer birer merdivenden iniyorlardı.

.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir