Krisztián Grecsó – Hoş Geldin

Bu yıl mart ayı acayip yumuşak geçti, Şehir Kütüphanesi’nin hemen karşısındaki rnürverler, Csabagyönye-hatıra tabetasının ardındaki akasya ağacı çiçeklere büründü, sanki Rab değil de insan eli bezemiş bu ağaçları, öylesine süslüler. Bu kadar erken deliren çiçekler mutlaka donacak Vaktinden önce gelen bu harika ilkbahar bu yıl nedense biraz hüzünlü ve dalgın. Her yana, hem tevekkül hem bağışlama duygusu uyandıran, sinsi bir huzur yayılmış. Dargınlıkları unutma, herkesle barışma havası bütün şehri ince bir sis gibi kaplıyor: Pazara çıkan köylülerin lahana turşusu fıçılarından, kilerlerde asılı sucuklardan, yayaların serbestçe gezindiği, arabalara yasaklanmış sokakta lalanga kızartan seyyar satıcıların kulübelerinden, hatta tepsilerdeki peynirli poğaçalardan bile bağışlama kokusu yayılıyor, ne kırmızı soğanın ne kızarmış kıkırdağın ağır kokusu bastırabHiyar bunu. Sabahları yıvışık yosunlarla, su yosunlarıyla dolu Körös nehrinin kenanndan yürüyerek kütüphaneye çalışmaya giderken kendimi yine hayatırndan memnun hissetmemin nedeni belki de bu kokudur. Şehir Kütüphanesi’nde işe başlayalı birkaç gün oluyor, kütüphanecilik dalını bitirrnedirn ama yüksek öğretmen okulu diplamarn var. Şimdi üç aylık bir denerne süresinden geçtikten sonra, eğer benden memnun kalırlarsa, bu belirsizlik hali sona erecek. Bir yerde okurnuşturn, insan güya çalıştığı yerde kök salarrnış. Öğrenirnle geçen yıllar da benim için yorucu, tüketici bir çalışmadan ibaret oldu, ama ben hala kendi seçirnirnle geldiğim bu yerin yabancısıyırn, içimi sürekli bir tedirginlik kemiriyor, 9 buradan gitmek istiyorum; T6tvaros’ta ne kadar yaşarsam yaşayayım hep köksüz kalacağım. Hoş, buraya uyum sağlamak için pek gayret ettiğim de söylenemez hani. Sarasag’da dünyaya gelmişim, bununla gurur duyuyorum, taşrada yaşayanlar bence çoğunlukla delidir ama doğduğum köyü burada da anıyorlar. T6tvaros’a geldim geleli daha bir ölçülü oldum, bu şehir beni etkiledi, burada her şey sessiz ve iddiasız, Öğretmen Okulu bile gösterişsiz, birkaç yıl önce açılmış, bulunduğu bina son zamanlara kadar Komünist Gençlik Örgütü’nün yazlık kamp yeriymiş. Geceleri uyku tutmadığında, yatakta saatlerce sağa sola dönüp durmamak için hep güzel şeyler düşünüyorum. Aşırıya kaçınıyorum, bekliyorum ne alacaksa olsun, nasıl alacaksa öyle olsun, hiçbir şeyi yönlendirmeye kalkışmıyorum. Hani insan dertlerine gömülüp bir ara derin nefes almayı unutsa, ya da kütüphanenin koyu sessizliğinde oturanları yerinden hoplatırcasına içini çekmese, hava o zaman da dolar ya ciğerlerine, işte öyle! Çalışmaya giderken etrafıını dikkatle inceliyorum, yazar J6kai Amca’nın bıyıklı heykelini, lisenin önünde sigara içen tombul kızları, müzenin kalın sütunlarını, Körös kıyısında nefes nefese koşturan altın kol düğmeli beyleri, şimdi serbestlik olunca, serbestin sınırını, “yeter”i bir türlü kestiremeyen beyleri seyred iyorum.


Yakalarında el kadar ulusal kokart, Vilayet Konağı’na doğru gidiyorlar. Arkalarından bakıyorum, enseleri, Rus askerlerini pek de nazik olmayan, katıksız bir sevinçle uğurlay an, “tavarişi konyets” -yoldaşlar, bitti tamam- afişindeki askerin ensesine benziyor. Kütüphaneye vardığımda, sana biri telefon etti, dediler. Meraklandım, kim arayacak beni, şimdiye kadar hiç telefon eden olmadı. Bugün, 1990 yılının 12 Mart’ ı -şanssızlığımdan aynı güne rastlayan- isim ve doğum günüm. İdari işlere bakan Margitka bağırıyor. Gergely, çabuk gelin, epeydir bekliyorlar! Hayatta en çok sevdiklerimle ilişkimi kesmeme, doğduğum köyden ayrılınama neden olan o korkunç, o çılgın kavgaya sonraları büyük kavga adını vermiştim. Bu inatçı, bu zalim öfke yedi yıldır sürüyor, o zamandan beri eski dostlarımla tek söz olsun konuşmadım. Bir zamanki kız kardeşimle de. Şimdi Andras 10 Beregi’nin, yahut Dezsö Metz’in bana telefon edeceklerini, kız kardeşim Eszter Galler’in yirmi üçüncü doğum günümü kutlayacağım aklımdan geçirmeye bile cesaret edemem. Telefonda Dezsö Metz’in sesini duyunca bayılacak gibi oluyorum. Boğazıma bir yumruk oturuyor, ağır bir bavulu yukarı kata taşımışım gibi soluk soluğa nefes alıyorum. Şaşkınlığımı gizlerneye gayret ediyorum, koştum da ondan tıkandım, diyorum, yüzüme de yan gözle hayretle bakan Margitka’yı görüyorum, telefona ne kadar sakin yaklaştığıını görmüştü. Hattın öte ucundakinin adını duyunca kesilmiştİ nefesim. Eski arkadaşıının aradığına bir türlü gönül rahatlığıyla sevinemi yorum, içimi bir kuşku sarıyor, mutlaka kötü bir şey olmuştur, yoksa neden telefon etsin? Benim, diyor Dezsö, iyi oldu geldin telefona, param bitti, daha fazla konuşamayacağım.

İzin al, buraya gel hemen. Derhal ben arıyorum onu, telefon bağlantısını beklerken hayalimde canlanıyor: Şimdi postanededir, camının altında altmışlı yıllardan kalma sararmış kartpostallar, baş sağlığı telgrafları, çiçekli kartlar bulunan küçük masanın yanındaki dar sıraya oturmuş dul Szamfira Hanım’ın camın arkasından “Dezsö’cüm, bir’e, ya da iki’ye” diye seslenerek hattı bağladığı kabine çağırmasını sinirli sinirli bekliyordur. O zaman, hemen telefon kabinine seğirtmek gerekir, aksi halde kızlık adı Ilonka Umbera olan Szamfira Hanım kesiverir bağlantıyı, “Madem önemli değilmiş, o halde ben de diğer bekleyeni bağlanın, iyi günler!” der ve yapar hemen söylediğini. Dezsö’nün eli şimdi mutlaka ahizenin üzerindedir, Ilonka bağlıyorum der demez hemen telefona yapışabiirnek için. N’oldu, kötü bir şey mi var? Yok, kötü bir şey olmadı, d iyor Dezsö, daha doğrusu … Her zamankinden farklı bir şey değil, Tarım Üretim Kooperatifi dağılıyor da onun için telefon ettim, şimdi limitet şirket mi ne olacakmış, bu o kadar önemli değil de, başka acayip şeyler de oluyor, kooperatİf başkanının odasındaki mobilyalar satılığa çıktı, kadife perdeler de satılıyor, çelik kasayı bile satıyorlar, düşünebiliyor musun, artık ne başkanlık ofisi olacak ne muhasebe … ll Lafını kesiyorum, ee peki, ne oldu? Telefon sessiz, sanki hattın öbür ucunda kimse yok, sanki ben ahizeyi kendi başıma kaldırmışım. Bir an için cızırtılar bile kesiliyor. · Birden duyuyorum Dezsö’yü, yüksek değil ama o kadar kararlı bir sesle konuşuyor ki az daha elimden düşecekti telefon. Klein Güneesi’ne ulaşılabiliyor artık, diyor. Kooperatif başkanının ofisinde! Onun için telefon ettim. Hiç mi hiç sevinınİyorum bu habere. Bu kadar uzun süren zorunlu bekleyişten, bilinmeyeni çözebilmek için katlanılan o kadar acılı, haysiyet kırıcı uğraştan, hatta giderek cadı avına dönüşen olaylardan sonra nihayet Klein Güneesi meydana çıkmış! Şu anda hissettiğim, sevinçten çok kıskançlık ve çaresizlik, aramızdaki mesafe birden o kadar büyüyor ki… Bozkır ortasında hayvanların serbest dolaştığı, ama etrafı çitlerle çevrili bir mekandayım sanki, ta köyüme kadar her yeri göre biliyorum, düşünebiliyorum, ama hareketlerim ancak etrafıını saran o kaba tahtadan yapılmış kıymık dolu çitler arasında serbest. Sakinleşıneye çalışıyorum. T6tvaros’ta yaşamaya başladım başlayalı doğduğum köyü hep bütünüyle düşündüm. Anayol’da hışıldayan kavak ağaçları, duvarlara yapışmış sahipsiz gölgeler, Ede Klein Derneği, dinrnek bilmeyen acımasız susama, Pista Avarka Amca’nın çalışkan ruhu, Sarasag’da dertsiz, rahat geçen birkaç yıl, bunların hepsini bir arada, bir bütün olarak anımsadım. Zaman ve mekan tek bir topakta bütünleşmişti ve ben bu topağı yeniden yoğurmak, karman çorman olmuş renkleri, kokuları birbirinden ayırmak istemedim.

Ortak anılan, kucak dolusuymuş, hatta ondan da fazla Rabbin sevgisi misali sonsuzmuş gibi harcadım. Büyük kavga’da aldığım yaraları, tekrar deşilmesin diye, hala kollamak gerekiyormuş gibime geliyordu. Kafamda hiçbir şeyi tek başına canlandırmadım. Lakin bunu hesaba katmamıştım işte. Günün birinde bir şey olacağını seziyor, hatta biraz umut da ediyordum, ya sorunlarımızı çözecek ya da sonsuza kadar mahvedecek bir şey olacağını ve o zaman Sarasag’daki ortak geçmişimizin hisseme düşen ağır yükünü artık taşıyamayacak hale geleceğimi hissediyor12 dum. Ama ülkedeki olayların, dalaylı da olsa hayatımı etkileyeceğini, anılardan korunmak için içimde kurduğum, irademle ve kırgınlıklarımı durmadan hatıriayarak onardığım duvarda, Dezsö’nün tek bir telefonuyla, Klein Güneesi’ne ulaşılabiliyor, -aynen böyle dedi “ulaşılabiliyor”, sanki bir uzmanlık kitabıymış, artık ne ideolojik olarak ne de başka bir açıdan kimseyi ırgalamıyormuş gibi- demesiyle bu kadar kocaman bir yarık açılacağını düşünmemiştim doğrusu. Sosyalizme inme indi ineli, köyün en iyi daktilocusu Panni Teyze’nin bir vakitler neler yumurtladığını, demek Parti artık ipiemiyor bile. Bir keresinde kooperatif başkanının dikte ettiklerini yazacağına başka şeyler yazmış, şimdi kimin umurunda? Oysa o zaman bu yazı üzerine sorgulamasını yapmak için başkentten yoldaşlar gelmişti ve “yüzleştirme” sırasında da İl Meclisi’nden, Kooperatif Başkanı Gabor Töre’nin sorumluluğu hakkında ateş püsküren bir telgraf yollamışlardı. Kooperatif başkanı yoldaş, yıllık çalışma raporunda halkın morali hakkında bilgi verecek yerde bu rezilliği göndermiş, bu yazı “abuk sabukluğu, iğrençliği bir yana, kurulmakta olan komünist düzen için tehlikeliymiş de”. İl Meclisi başkanı – Üçüncü Şube’den yoldaşların Budapeşte’den gelip yerinde tahkikata başlamış olduklarını bilmiyormuş gibi açıklama istemişti o zaman. Bugün geriye doğru baktığımızda bunlara artık gülünç bile diyemiyoruz, o acınası olayın komedi denecek hali bile yok. Halkın morali hakkında bilgi veren bir rapor olarak dikte edilmesine rağmen, Panni Teyze’nin güya bilinçdışı bir halde daktilo ettiği bu metin “diğer komünist çöplerle” birlikte ıskartaya çıkarılıyormuş. Dezsö de şimdi peltek bir sesle, belki de biraz içkiliydi, bunu haber veriyor bana, sanki en önemli şey huymuş gibi. Yeniden konuşmak için bin bir bahane bulunabilirdi! Ama hayır, Klein Gü ncesi! Peki, öyle olsun. Bununla başlasın, alt tarafı hepsi bir, belki de gerçekten başımızdan geçen en ilginç olay buydu, kim bilir! T6tvaros Şehir Kütüphanesi’nin etrafını saran mürverler dalgalanıyor, hava ılık ama rüzgarlı, boyaları dökülmüş banklara öğrenciler oturmuş; dalmış düşünenleri mi ararsın, çığlık çığlığa gülüşenleri mi, elleri gıdıkladıkları kızların memelerine kayan delikanlıları mı? Hem sinirliyim hem tedirgin.

Ya her şeyi d üzeltmek ya da defteri sonsuza dek dürrnek için hemen kalkıp 13 Sarasag’a gitmek istiyorum. Bu dayanılmaz isteğe karşı koyabiisem bile, artık anıların o yapışkan ve acılı sürecine göğüs geremeyeceğimi biliyorum. Her şeyi didik didik didikleyeceğim, kocaman bir bütünü birbiriyle çelişen yığınla parçacık haline getireceğim. Geçmiş, her şeye ka dir olan Ra b bin inayeti ve her zaman zaafa kapılabilen azizlerinin ebedi varlığı yine ortaya çıkacak. Kim bilir daha neler neler? Sarasag’da, Nepomuklu Aziz Janos’un heykelinden yan tarafa doğru bakınca kale duvarının küçük bir kilise harabesini andıran kalıntıları görülür. Yapışkanatların koynunda uyuyan kalınttlardan yayılan mezarlık havası sanki ölüler her yere eziyetsiz ve rahatça gelip gidebilsinler diye evlerin arasından geçerek sonsuza kadar uzanır. Kurca nehrinin dirseğine kurulduğu için Nepomuklu Aziz Janos heykelinin tam karşısına düşen köprüden bakmak hoşuma giderdi; kalenin kalıntılarına uzun uzun bakarak gözlerimi dinlendirirdim. Bir zamanlar kalenin önüne yapılmış koskocaman şatonun ise -yabani otların çokluğundan- sadece kırmızı kiremitli damı görünürdü. Çoğundan geriye sadece izi kalmış, köprüden bakınca (ağızdaki diş kökü gibi) çotuğa benzeyen bu kale duvarlarının önemli rolü varmış. Pista Avarka Amca’nın ruhuna bakılırsa, biz göremezmişiz, ama ünlü eşkıya Sandor R6zsa, tersine nailanmış küheylanıyla buradan atladığı vakit çizdiği incecik yay, bu eski anıtımızın üstünde hala dalgalanır dururmuş.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir