Louis-Ferdinand Celine – Gecenin Sonuna Yolculuk

1940’lardan sonra bir daha hiç izine rastlanmayan Gecenin Sonuna Yolculuk’un ilk elyazması, 2001 yılı baharında bir satış kataloğunda yeniden ortaya çıkıverdi. Zamanımızın güncel olaylarının çapı göz önüne alındığında kuşkusuz küçük bir haberdi bu. Yine de, satış gerçekleşene dek, genelde kitaplarla ilgili konuların pek üzerinde durmayan televizyon da dahil, medyanın her alanında aylarca haber ve yorum konusu oldu. Aynı döneme ait olup da sırf elyazmasının bulunuşuyla böylesi büyük bir ilgi uyandırabilecek bir başka roman yoktur kuşkusuz. Medyadaki yankılar bu romanın ve yazarının Fransız kamuoyundaki çok özel konumunun gözle görülür bir yansımasıydı. Bundan kısa bir süre önce, bir üniversite öğrencisi Céline’i yıl sonunda ödev konusu olarak seçip seçemeyeceğini sormuştu hocasına. Öğrenci daha önce edebiyata karşı pek ilgili görünmediğinden hoca şaşırmıştı biraz, “Evet ama, dedi öğrenci, Gecenin Sonuna Yolculuk’u okudum ve bir tokat yemiş gibi oldum.” Bu romanı okumak onu ilgisizliğinden sıyırmış, onda bir sarsıntı yaratmıştı. Okumayı bitirdiğinde, kitaba başlamadan önceki o çocuk değildi artık. Çok değil, yine kısa bir süre önce, Côte d’Ivoire’lı bir romancı, Fransa’daki edebiyat ödüllerinden birinin sahibi Ahmadou Kourouma bir röportajında, ne zaman yeni bir romana başlayacak olsa Gecenin Sonuna Yolculuk’tan birkaç sayfayı tekrar tekrar okuduğunu söylemişti. Bu birkaç olay, Fransa’da yetmiş yıl önce yayımlanan bu kitabın çelişkili bir güncelliği korumaya devam ettiğini doğruluyor. Hatta eşsiz bir konuma sahip, çünkü bugün, 1930’lu yılların bir klasiğine dönüşmüş olmakla kalmıyor, sarsıcı gücü yeni okurları üzerinde de olanca etkisini gösteriyor. Öyle kitaplar vardır ki, örneğin Andre Malraux’nun 1933’te yayımlanan İnsanlık Durumu adlı romanı, Sartre’ın 1938 tarihli Bulantı’sı ya da 1942’de çıkan Camus’nün Yabancı’sı gibi, anlık bir başarının da ötesinde, bir döneme damgasını vuran eserler olarak çabucak benimsenirler. Genelde bu konum, yapıtın belli ölçüde kurumsallaşmasını da beraberinde getirir. Abideleştirilmek, yapıtla yeni kuşak okurları arasına sanki bir resmiyet perdesi çeker.


Klasik kabul edilen bir yapıtı keşfetmekse, çoğu zaman, böylesi kabul görmüş olmasını sağlayan nedenleri keşfedip bunları benimsemekten ibarettir. Öte yandan, Gecenin Sonuna Yolculuk için bu abideleştirilmenin göstergeleri gitgide artmaktadır: Saygın Pléiade dizisinde yayımlanmış olması, akademik incelemelere konu olması, ders kitaplarında yer alması vb. Sonuncusu da kuşkusuz elyazmasının Fransa Milli Kütüphanesi tarafından satın alınması. Ne var ki, böylesi bir konum edinmiş olmakla birlikte roman hâlâ, başta gençler olmak üzere yeni okurlarının çoğu tarafından, başkalarının beğenisinden bağımsız olarak okunma ayrıcalığını koruyabiliyor. Gecenin Sonuna Yolculuk’u eline alan okur, bunun daha önceki kuşaklarda da hayranlık uyandırmış bir kitap olduğunu biliyor olabilir, ancak bu durum romanın onun içinde özel bir yankı uyandırmasını engellemeyecektir. Çünkü Céline’in açıklamak istediği gerçekler, ki bunları duyurabilmek için yepyeni bir dil geliştirmiştir, başka romancıların ya dile getirmedikleri –bunları fazlasıyla aleni ya da fazlasıyla mahrem bulduklarından olsa gerek– ya da okuru artık etkileyemeyecek derecede geleneksel bir dille açıkladıkları gerçeklerdendir. Dünya tarihinde ayrıcalıklılarla geri kalanları ayırıp karşı karşıya getiren o ayrım çizgisini taşımayan bir toplum olmuş mudur hiç –bir gün olacak mıdır? Bu iki kesimi belirten adlar dilden dile, hatta aynı dilde dönemden döneme değişebilir; en iyi durumda, tarafların aynı toplumdaki oranı, ayrıcalıklıların sayısında ufak bir artışla değişikliğe uğrayabilir, yine de temel ayrım asla ortadan kalkmayacaktır. Bir taraf, tam da ötekiler öyle olmadığı için ayrıcalıklı kalacaktır hep ve bir önceki ayrıcalıklar seyrelmeye yüz tuttuğunda da, yenileri ortaya çıkmaya hazır olacaktır. Bu olgu hem bir deneyim hem de tarihsel bir bilgi nesnesidir bizim için, öyle ki, bunu, yazına yeterince yeni bir malzeme sunamayacak kadar sıradan bir konu olarak görmeye yatkınızdır. Bilinçli ya da bilinçsiz, bu ayrımın anlamını içten içe biliriz hep: Céline bizi ilk başta buradan vurur. 1929’a doğru, otuz beş yaşındayken Gecenin Sonuna Yolculuk’u yazmaya koyulmasına neden olan ve o günden beri okuru daha ilk sayfalarda içine alıp sürüklemeye devam eden heyecanın kaynağında da bu vardır. Söz konusu olan, bu ayrımın üç kıtada, Avrupa, Afrika ve Amerika’da, 1910-1930 yıllarında edinebileceği çeşitli biçimleri gözden geçirmekti, ister olağanüstü ister gündelik, egzotik ya da alışılageldik. Başta savaş geliyorsa eğer, bu ayrımı tepe noktasına ulaştırdığı içindir, çünkü bu koşullarda bir avuç insan, diğerlerini ölüme yollama yetkisine sahiptir. Ancak romanın kahramanı Bardamu, yaralandığı için savaştan paçayı sıyırıp cephe gerisine yollanır yollanmaz aynı ayrımı farklı biçimlerde yine karşısında bulur. Bu biçimlerin bir kısmı birbirini andırırken, diğerleri pek o kadar göze batmaz, ama onun açısından sonuç hep aynıdır: o daima ayrım çizgisinin yanlış tarafında durmaktadır.

Karşısındakiler şimdi de sivillerdir, ama onlar da ayrıcalıklılardan. Mevkileri, ilişkileri ya da ekonomik durumları sayesinde, cephe hizmetinden muaf olmayı becermişlerdir. Paris’te yaşamın tadını çıkarmayı –hatta yaşamın tadını çok daha fazla çıkarmayı– sürdürmektedirler. Çünkü ayrıcalığın eylem aracı ne olursa olsun, para, toplumsal güç ya da yasal yetki, sonuç hep aynıdır: Rahat bir yaşam ve her türlü zevkten yararlanma yetkisi. Öteki tarafta payınıza düşen de daima aynı perişanlıktır, ister basit bir asker ya da sömürge vatandaşı bir Afrikalı olun, ister ABD’ye göçmen adayı, Ford’da işçi ya da Detroit’teki bürolarda gece temizlikçisi olun, isterse de Fransa’da, Paris banliyösünde yaşayan, çirkinlikte, konforsuzlukta ve mahremiyetten yoksunlukta birbirleriyle yarışan şu apartmanlardan birinde her an kapıya konmayı bekleyen bir kiracı olun. Gecenin Sonuna Yolculuk’un yeniliği, Céline’in bu ayrımdan söz etmek için toplumun alt tabakalarının bakış açısını benimsemesi ve hatta onların dilini, tümüyle değilse bile, en azından ayrıcalıklıların diliyle karşıtlığını daha ilk anda ve sürekli olarak vurgulayacak ölçüde kullanmış olmasıdır. Bu bakış açısının beraberinde getirdiği anlatım haliyle protestolarla, teşhir etmelerle biçimlenir ve doğal olarak Gecenin Sonuna Yolculuk’un başat niteliğini oluşturur. 1932 yılında, kimilerinin göklere çıkardığı kimilerininse elinin tersiyle ittiği bu kitap, büyük bir çığlık, bir intikam çığlığı, bir isyan çığlığı olarak karşılanmıştı. Ama her şey bu kadar basit değil. Romanın ilk sahnesinde, saf ve konformist bir adamı karşısına alan Bardamu, ilk repliklerinden itibaren kurulu düzenin düşmanı olarak çıkar karşımıza, daha doğrusu, kendisinin de ilan ettiği gibi, bir anarşisttir o. Ama bu sahne henüz sona ermeden, muhatabında büyük bir şaşkınlık uyandırarak olası en ilkel ya da en yabancılaşmış tepkiyle hareket eden de odur. Albayının arkasında ilerleyen bir süvari alayının geçit törenini görüp müziğini duyması bile bu coşkuya kapılıp onların peşine takılması, bir başka deyişle orduya katılması için yeterli olacaktır. Romanda, uzun süre, çoğu zaman anarşist bir söylem tutturmakla birlikte, sesinde ara ara saflığın ve saygıyla boyun eğmenin vurguları duyulan bir kişi olarak yer alacaktır. Örneğin, New York serüveninde, bir bankta otururken karşıdan geçenlerin kaldırıma tükürdüğünü görünce içten içe: “Bu ne cüret!” diye haykırır. Bardamu’nün sesinin, roman yayımlandığından beri süren yankısı, olasılıkla şu ikiliğe bir şeyler borçludur: İsyan çığlığında alttan alta saflığın, utangaçlığın ve saygının ezgisi de duyulmaktadır.

İsyan tek başına kalsaydı eğer, şaşırtıcı ve sarsıcı etkisi yavaş yavaş dağılabilirdi. İlk sarsıntı geçince, uzun vadede tekdüze bir ses olup çıkabilirdi. Ama yeraltından gelen o bambaşka vurgu, zaman geçtikçe isyanı yeniden silahlandırmak üzere hazır bekler. Alttan alta duyulan ezgi, Bardamu’nün sesine, o sesi bugün hâlâ canlı kılan titreşimi verir. Bu ikilik bir noktaya kadar yaratım sürecine bağlanabilir. Geçen yıl bulunan elyazması, ilk değişkede öyküyü anlatan kişinin anarşist Bardamu değil, onun kurulu düzene saygılı muhatabı olduğunu göstermiştir. Céline ancak metnin devamında birinci tekil anlatımı Bardamu’ye devretmiştir. Daha sonra, giriş bölümünü de ona göre düzeltmiştir, ancak kısmen. İşte böylece, ilk sahnede Bardamu hep bir isyankârın sözleriyle konuşurken, sonunda gidip askere yazılan yine kendisidir. Romanın ilk yarısında anarşizm ve konformizmin vurguları onun sesinde hep birbirine karışacaktır. Birinci tekil anlatımının, ikinci bir aşamada, bir roman kişisinden bir başkasına aktarımı bir buluştu elbette, ama rastlantısal bir yanı da yoktu. Céline’i bambaşka noktalara uzanan bir açımlamaya götüren bir billurlaşma görülebilir burada. Bardamu, Céline’in yapıtında sesi birbirinden farklı, hatta uyumsuz vurgular içeren tek kişi olarak kalmayacaktır. Bu iki zamanlı yaratım, temel bir dilsel sezgiyi doğrulamak için bir fırsat olmuştur: Her birey, söyleminde toplumsal kökeninin, kendi hikâyesinin, deneyimlerinin, girip çıktığı ortamların izlerini taşır. Her insan sesi çoğuldur, Gecenin Sonuna Yolculuk’u izleyecek olan romanlarda Céline, biçemini oluşturmak için bu çoğulluğun etkilerini artan bir ustalıkla kullanmayı sürdürecektir.

1932 yılında, Céline yalnızca standart bir Fransızcayı okumaya alışmış okurları sokak diliyle ya da açık saçık bir Fransızcayla karşı karşıya getirerek zorluyordu. O zamandan beri, Céline’in kendisinin de büyük katkıda bulunduğu bir evrim sürecinin sonunda, bu kopukluğun yarattığı etki kaçınılmaz bir biçimde zayıfladı. Romanlarda konuşma diliyle, sokak dili ya da kaba bir Fransızcayla karşılaşmak olağanlaştı. Ama bu ayrım ortadan kalkmış değil. Bu öteki Fransızcayla yazmak daima, okulda öğretilen yazılı Fransızcayı kullanmayı sürdüren toplumun geri kalanı karşısında belli bir tavır alışın göstergesidir. İki dilin aynı anda varoluşu, başka yerlerde değişik biçimlerde süregelen bir farklılaşmanın Fransızcada aldığı biçimdir. Céline, keskin bir dil sezgisiyle, her dilin, başlangıçta sunduğu birlik görünüşü ne olursa olsun, gerçekte temel bir ayrışıklığa bağlı olduğu ve zaten, bundan zarar görmek bir yana, yaşadığına kesin bir biçimde işaret eden titreşimleri de buna borçlu olduğu gerçeğinin ayrıcalıklı tanığıdır. Çelişkili yanlarıyla ifade edilen ezilenlerin bu bakış açısı, bir de onlarla aynı sesi veren bir dille aktarıldığında, kimi okurlara itici gelme riski taşır elbette –zaten bu amaçla seçilmiştir– ama tersi de geçerlidir, yani geri kalan herkesin de hoşuna gidecek niteliktedir. Her toplumun eleştirilecek yönleri olduğunu gayet iyi bildiğimiz için, onların kusurlarını gözler önüne seren her kitap içimizde ille de bir yankı uyandırmaz. Ama Céline bu toplumsal düzlemle yetinmez. Metafizik düzlemde yer alan ve kendimizden doğal olarak saklamaya çalıştığımız birkaç gerçek daha vardır duyuracağı. Bu gerçeklerle, okurunu bir yandan suç ortağına dönüştürürken, onu bir yandan da savunma durumuna geçirir, hatta zaman zaman karşısına alır. Savaş, toplum yaşamındaki kötülüklerin en büyüğü olarak çıkar karşımıza. Onun neden olduğu ve Gecenin Sonuna Yolculuk’un başında sergilenen birbirinden korkunç ve dayanılmaz ölümler, savaşın mahkûm edilmesinin en emin yoludur. Romanın geri kalanında ortaya çıkan aynı kötülüğün daha ufak çaplı örneklerinin değerlendirilmesinin temelini de sırasıyla bu görüntüler oluşturacaktır.

Ama bu aşırıya kaçmış dehşetin dışında ele alındığında bile, ölüm her ne olursa olsun hepimizin yazgısıdır. Bu düşünceyi hep aklımızdan çıkarmaya ya da en azından olası en büyük soyutlama içinde hapsetmeye çalışırız. Oysa hep bu düşünceyle yatıp kalkan Céline, onu inadına en somut gerçekliği içinde bize anımsatmayı üstlenir. Gecenin Sonuna Yolculuk’ta, ilk bölümlerden sonra bile can çekişme sahneleri hiç eksik olmaz. Ölümü imgeleme alışkanlığına sahip olmayan okurlar bile, onu ister istemez kafalarında canlandırmak zorunda kalırlar. Ölüm söz konusu olmadığı zamanlarda bu kez de farklı anıştırmalar sergilenir, özellikle de bedenle ilgili olanları, hem de hastalanma ya da yaşlanma süreçleri gibi, bir başka deyişle yaşamın fizyolojik ve biyolojik zorunluluklarına boyun eğişi içeren, aklımıza getirmeye pek yanaşmadığımız işlevleriyle. Céline’in işin içine kattığı gülünç öğelere karşın, okurun bir başka yönden hissetmiş olabileceği yakınlığı yok edebilecek bir özelliktir bu. Bırakınız sonraki romanlarını, Gecenin Sonuna Yolculuk’ta bile, Céline’i okumak rahat bir iş değildir. Çelişkili heyecanlarla örülmüştür bu okuma süreci ve gerçekten bu duyguları zaman zaman suratımıza atılmış birer tokat ya da bize yapılmış birer saldırı olarak algıladığımız da olur, öte yandan, bu okumayı birçoklarından daha canlı kılan özellik de budur işte. İnsanı, unutmaya çabaladığı bir durumun yarattığı duyguya yöneltmek için işi böylesi bir hoyratlığa vardırmak şart değil. Ancak Céline’in ait olduğu kuşak için, Birinci Dünya Savaşı kendi dehşetiyle sınırlı kalmamış, bir çağın bitiminin doğrulanışı olarak ortaya çıkmıştır. Savaşla birlikte, dört yüzyıl boyunca Batı’nın felsefi iyimserliğinin temelini oluşturan bütün o fikirler, dünyanın ussal düzeni, insanın ussal doğası, ilerleme vb. kesin bir biçimde yok olup gitmiştir. Céline’den sonra başkaları da her türlü dayanak noktasından yoksun kalmış insandaki bu duyguya, olumsallık (Sartre) gibi, saçma (Camus) gibi felsefi adlar vereceklerdir. Ama belki bu adlar hâlâ, işaret ettikleri duygunun yaşanmış gerçekliğini uzakta tutmanın bir biçimidir.

Bu duyguyu daha da derinden hissetmeye başladığı bir anda Céline’in Bardamu’sü şunu söyler yalnızca: “Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için hiçbir nedenim olmamasından.” Böylelikle o, herkesin kullandığı bir dili benimseyerek, bilinçsiz bile olsa herkesin paylaştığı bir deneyime daha yakın durmayı başarıp bunu okurda canlandırma konusunda daha elverişli bir konuma ulaşır. Céline’in başlangıçta toplumsal nedenlerle benimsediği bu dil, felsefi dile yakınlığı olmayan bireylerin bile kendilerine en az ötekiler kadar yönelttikleri soruları özgün bir biçimde dile getirebilecek bir dildir. Diller arası farklılıkların ve Céline’in seçiminden doğan gücün en belirgin olduğu yerler, kötülüğün sorgulandığı yerlerdir. XVIII. ve XIX. yüzyıllar Batı’da, insan doğasının iyi ya da en azından iyiye dönüştürülebilir olduğu inancıyla belirlenmiştir; eğitim ve toplumsal sömürüye karşı mücadelenin, kötülük eğilimi olarak görülen ve Hıristiyanlığın ilk günah diye adlandırdığı şeyi yok edebileceği düşünülüyordu. Céline’in kuşağı için savaş, bu iyimserliği de diğerleriyle birlikte gömmüştü. Buna Céline kadar ikna olmuş biri yoktur herhalde, ama yalnızca belli bir felsefi ya da tanrıbilimsel kültür düzeyine ait olan kötülük sözcüğü, Bardamu’nün kalemine asla yansımaz. Bardamu onun yerine, yalnızca “hırtlık” adını ya da “hırt” sıfatını kullanır, bu sözcükler de tümüyle sokak diline aittir ve görünüşte zararsızdır. Ama Céline’de bağlam bunlara birçok kez, filozofların ya da tanrıbilimcilerin teşhir ettikleri şu “kötülük (ya da Kötü’ye yatkınlık) içgüdüsü” kadar değer yükler. “Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir”; “[İnsanlar] size kötülük etmenin en kolay yolunu bulmaya çalıştıkları sürece, biraz nefes almak mümkündür […] Sonrasında, aynı hinlik yeniden başlar.” Burada söz konusu olan ucuz kötü kalpli davranışlar değil, benzerine acı çektirmekten zevk almaktır. Yaşamları boyunca insanların birbirlerine yaptıkları ufak tefek “hırtlıklar”, belki de gerçek boyutunu ancak savaşların, siyasal çatışma görünümü altında açığa çıkardıkları daha temel bir hırtlığın, indirgenmiş, yasalarla iyi kötü sınırlandırılmış şekilde ortaya çıkışıdır. Ama burada olduğu gibi en yüklü anlamıyla kullanıldığında, şu “hırtlık” sözcüğünün Céline tarafından yeğlenmesinin nedeni, en gündelik, hatta söylemek gerekirse, en somut olana işaret ediyor olmasıdır.

Ona kıyasla, standart söz dağarcığında eşanlamlısı olabilecek “kötü kalplilik” gibi bir sözcük bile soyut kaçmaktadır. Tersine, Ahmadou Kourouma’nın sözleri, Céline’in terimlerinin gücünü daha iyi görmemizi sağlıyor: yeni bir romana başlamadan önce Gecenin Sonuna Yolculuk’u bir kez daha okurken benim keşfetmek istediğim şey, diyor Kourouma, tam da işte şu “evrensel hırtlığın” anlamıdır. Bu romanla ilgili haberler sık sık gündeme getiriliyorsa, bunun nedeni edebiyat tarihinde bir işaret noktasına dönüşmekle birlikte, onu keşfeden okurların doğrudan doğruya algılayabilecekleri bir yeniliği hâlâ koruyor olmasıdır. En kalıcı devrimler belki de dilde gerçekleştirilenlerdir. Céline, bir biçem oluşturmak üzere sokaktaki adamın dilini seçmek suretiyle, Fransız dilinin tarihinde bir dönüm noktasına imza atmakla kalmamıştır. Resmi dilin terimleriyle dile getirildiklerinde artık hiçbir heyecan uyandırmayan, ama dün olduğu gibi bugün de deneyimlerimizin merkezinde yer alan konulara, sorgulayıcı ve kışkırtıcı yeteneklerini yeniden kazandırmıştır. Henri Godard Fransızcadan çeviren: Esra Özdoğan Önsöz Öyle kitaplar vardır ki, elinize alıp daha ilk sayfasını bitirmeden ürperirsiniz. Olağanüstü hiçbir şey yoktur, ama duyduğunuz yepyeni bir sestir. Kendi kendinize, bu sesin, bu ürpertinin, kitabın sonuna değin sürüp sürmeyeceğini sorarsınız. Gecenin Sonuna Yolculuk’un yarattığı ürperti, okuru, o güne değin, bilmediği, tanımadığı bambaşka bir dünyaya, bambaşka bir iklime çağırmasından kaynaklanmaz. Okur, kendini sokakta sanır. Çünkü okuduğu sözcükler, cümleler sokağın sözcükleri, sokaktaki adamın cümleleridir. İlk sayfalarda, ne mene bir yazarla karşı karşıya olduğunu çıkaramaz ve nasıl bir yolculuğa çıktığını da ayrımsayamaz. Tıpkı 20. yüzyılın tüm büyük romanlarında, Kayıp Zamanın İzinde, Dava, Şato, Ulysses ya da Niteliksiz Adam’da olduğu gibi.

Gecenin Sonuna Yolculuk da bu romanlardandır. Ama hemen söyleyeyim ki, bu romanlarla uzaktan yakından hiçbir göbek bağı yoktur onun. Bellekten, bilgelikten, düş gücünden, zihinden, felsefeden değil, yaşamın içinden doğan bir romandır o. 1932 yılında, o güne değin adı duyulmamış bir yazarın adıyla yayımlandığında, edebiyat dünyasını altüst eden özellikle romanın dili olmuştu. Bu, Fransız yazınında üç yüz yıldır unutulmuş, sokağın diliydi. Bu yeni, genç yazar, bu dilden bir üslup, hatta, onu da aşan yepyeni bir roman dünyası yaratmıştı. Bu sesi daha önce duymuştum, dedirten bir dil, bir üsluptur söz konusu olan. Sıradan insanların, işçilerin, işsizlerin, esnafın, yosmaların, kanun kaçaklarının konuştuğu bir dil. Yazar, onların sözcükleri, deyişleri, argosuyla yazmış, bu dile uygun bir de sentaks yaratmıştır. Bitmeyen üç noktalar, hemen her sözcükten sonra yer alan ünlemler… Yazar Céline, sokağın bu diline öykünmez; o hammaddeden yeni bir dil yaratır. Çünkü konuşma dili, yazı diline dönüştüğünde, tüm renklerini, şiirini, canlılığını yitirir, solar, ölü bir dile dönüşür. Bunun bilincindeki yazar, o hammaddeyi işlerken, bir roman diline dönüştürürken, o dili yeniden yaratır. Artık o, sokağın değil, romanın dilidir. Yetmiş yıl sonra, bugünün okuruna (özellikle bu romanı Türkçe çevirisinden okuyanlara), bu düşünceler abartılmış gibi gelebilir. Haklıdır da.

Çünkü aradan geçen süre içinde, Céline’in bu romanla açtığı ve ölene dek sekiz romanında sürdürdüğü bu dil, bu üslup, yalnız Fransa’da değil, yeryüzünün birçok ülkesinde, birçok yazara yol gösterici olmuş, yeni roman, anlatı anlayışlarına kaynak oluşturmuştur. Özellikle de, Amerikan edebiyatında Henry Miller ve ondan sonra gelen hemen tüm beat generation yazarlarında bu etkinin derinliğini görürüz.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir