Tinaz Titiz – Evet Hayir Demokrasisi

Yalnızca çam kozalaklarıyla beslenen ve de kozalakların döküldüğü dönemlerde ortaya çıkan tırtıl’ları bilirsiniz. Bu yaratıklar, birinin ağzı diğerinin kuyruğundan tutar biçimde, bazen uzunluğu metrelerce zincirler oluştururlar ve öyle hareket ederler. Zaman zaman da, -herhalde zincirin en başındaki tırtıldan koku vs yoluyla aldıkları bir emirlekozalakların kabukları üzerindeki maddeleri yiyerek beslenirler. Ömürleri birkaç haftadan daha uzun olmayan tırtılların davranışlarını inceleyen bir biyolog şöyle bir deney planlar: Beslenme emri, zincirin en başındaki tırtıldan geldiğine göre, acaba “baş tırtıl” olmazsa ne olur? Zincirin başındaki tırtılın ağzı, en sondakinin kuyruğu ile birleştirilir ve bir çember oluşturulursa “baş tırtıl” kalmayacak ve emri kimin vereceği belirsizleşeceği için açlığın güdülediği tırtılların bireysel davranışları gözlemek mümkün olabilecektir. Bunu anlamak için bir yere kozalaklar yığılır ve uygun uzunluktaki bir tırtıl zincirinin bu yığının çevresinde bir çember oluşturması sağlanır. Biyologun tahmini, çember haline gelmiş tırtılların, “bir baş tırtıl’dan emir geleceği inancıyla” düşünmeden dönmeye devam edeceği, ama açlık güdüsüyle bir süre sonra zincirin parçalanacağıdır. Bundan emindir, ama merak ettiği, zincirin nasıl kopacağıdır. Deney birkaç gün sürer ve tırtıllar kozalak yığınının çevresinde sürekli döner dururlar. Sonuçta, beklenen emir gelmez ve tırtıllar, bir “baş tırtıl”dan gelecek emri bekleye bekleye ölürler. Belirli bir tarikatın üyelerinin inançlarına göre, ayaklarının çevresine çizilen bir çember, daha yaşlı birisince kırılmaksızın o çemberden dışarı çıkılamaz. Asılı Cezaevi ………………………………………….


216 Yoksa Biz de Süper Güç mü Oluyoruz? …………. 218 Hesap Bilmemek Nasıl Anlaşılır? …………………. 220 “Çalışmalarımız Sürmektedir” Ne Demektir? …… 222 Topuk Sesleri ve Laçkalık …………………………. 224 ÇEŞİTLEME Turgut Özal …………………………………………. 227 Gençler, Değişim ve Clinton ………………………. 229 Bir Başka Tür Rüşvet: Ad Verme ………………… 233 Gösterişten Şikayetçi misiniz? ……………………. 235 “Mazlum Rolü” Pirim Yapmıyor ……………………. 237 “Tam Teşekküllü Hastane” Raporu ………………. 239 Yolsuzluk Faturalarını Kim Öder? …………………. 241 Son Söz Yerine: Sert Söz, Az Sopa ………………. 244 -iv- -v- Örneğin, demokratik sistem içindeki yaşamında sık sık “doğru” olmayan düşüncelere de “tahammül” etmesi istenmekte ama bunun, o güne kadar kendisine öğretilenlerle nasıl bağdaştırılacağı söylenmemektedir. Önüne konulan iki düşünceden yalnız birisine inanacak, iki partiden yalnız birisini ve iki adaydan ancak ve yalnız birisini seçebilecektir. Bu mantık ve öğretme’ye dayalı sistem sürekli olarak çatışma üretmekte, ama bir yandan da çatışmanın yanlışlığı, barışın erdemi savunulmaktadır. Bu çelişki ancak ikili standartlar yoluyla çözümlenebilmekte ve kafası iyice karışmış insanlara her durum için ayrı “doğrular”ın varlığı telkin edilmektedir. Bu, günümüz insanının büyük trajedisidir. Birilerinin, biryerlerden birşeyler beklemeyi bırakarak bu zinciri koparması gerekiyor. Çocuklarımız yalnızca anne ya da yalnızca babalarını sevmek zorunda olmayıp ikisini birden sevebileceklerini; solcular üretmeyi sağcılar ise paylaşmayı reddetmek zorunda olmayıp, üretirken paylaşabileceklerini; Türkler ve Kürtler Türkürt olduklarını; laikler ve inançlılar, hem laik hem inançlı olunabileceğini anlamalı, ya biri ya diğeri çemberinden kendilerini kurtarmalıdırlar. Böyle bir Dünya şüphesiz ki daha az sorunlu olacaktır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu ise eğitim anlayışımızın üzerine oturduğu ö ğ r e t m e k ‘ten, yeni mantık sisteminin temeli olan ö ğ r e n m e ‘ye geçmekle olabilecektir.

Kutuplaştırıcı mantık sisteminin eleştirisi, günümüzde kimi toplumlarda yapılmaktadır. Ama bu eleştiriler henüz, politik alana yansımamıştır. Yansımayışının nedeni çağdaş demokrasilerin zaten bu kutuplaşmadan arınmış olmasıdır. Toplumumuzda benimsediğimiz demokrasi anlayışı ise bu ‘arınmışlık’ noktasından çok uzakta, bir çeşit askeri sertlikle demokrasi uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu tür demokraside griler bulunmayıp tüm renkler siyah ve beyazdan ibarettir. Her iki olayda da ortak olan nokta, tırtıllar ve tarikat üyelerinin, biryerlerden geleceğine emin oldukları birşeyleri beklemeleridir. Kaç tırtıl zinciri ve kaç tarikat üyesi bu birşeyleri beklerken ölmüştür bilinmez ama bilinen odur ki günlük yaşam içinde hepimiz biryerlerden birşeyler gelip sorunumuzun çözüleceğini bekleriz. Bizleri (ve tırtılları) böylesine koşullanmış yapan acaba nedir? Tırtılları bilmem ama insanları koşullandıran, anne kucağında başlayıp, okulda ve sonra da toplum içinde devam eden, “ö ğ r e t m e” denilen süreç ve o sürece damgasını vuran “e v e t – h a y ı r” mantığıdır. “Anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun?” sorusuyla ilk karşılaşan çocuklara bilmem hiç dikkat ettiniz mi? O ana kadar annesiyle babası arasında herhangi bir ayrım gözetmek gereği duymamış olan ve henüz ikili mantığın tuzağına düşmemiş olan çocuk ilk defa anne ve babanın birlikte sevilemeyeceği düşüncesiyle koşullandırılmakta, ondan sonra her geçen dakika içinde ikili mantık sisteminin ürünleriyle karşılaşmakta ve giderek o mantık sistemini doğru, ona uymayanları da saçma olarak değerlemeye başlamaktadır. Kendi deneylerini yaparak öğrenme demek olan oyun’u pek hoş karşılamayan, onun yerine mümkün olduğunca erken yaşlarda çocuğu öğretme makinesi içine sokmaya çalışan toplum, oyunu dahi kurallandırmış, ders programları içinde oyun oynanacak saatleri, oyun çeşitlerini belirlemiştir. Aslında kolayca görülebileceği gibi bu tür “oyun”ların, gerçek oyun ile pek ilgisi yoktur. Ya birşeyin ya da diğerinin doğru olabileceğine, iki şeyin aynı anda olamayacağına şiddetle koşullandırılan çocuk için esas felaket, ondan uzlaşma beklendiği zaman başlamaktadır. -vi- -vii- “Her bilinen, o alandaki başarıya bir öçüde engeldir.” Bu oluşumun olası bir nedeni, demokrasi sürecimizin kısa sayılabilecek süresi içinde azımsanamayacak bir sürenin askeri yönetimler altında geçmiş olmasıdır. Geliniz bu çatışma üretici, kutuplaştırıcı İkili Mantık Sistemi yerine, bütün doğal sistemlerin temeli olan Sürekli Mantık Sistemi’ni benimseyelim.

Bunu hayata geçirmenin bir yolu, merkezi yönetimin çeşitli yetkilerini yerel yönetimlere devretmektir. Böylece ülke çapında “tek doğrular” yerine, “birden fazla doğru’lar” hayata geçmiş olacaktır. Ama bu tek başına yeterli değildir. Bir yandan da, “öğretme” yerine “öğrenme”yi koydukça öğreniciler, çeşitli konulardaki “doğru”ların siyah veya beyazlardan ibaret olmadğını, yaşamın ‘gri’lerden oluştuğunu kolayca keşfedeceklerdir. Tınaz Titiz Aralık-1993, Ankara -viii -ix- YENİ POLİTİKA. sahip olmakla mümkün olabileceğini, devletin ancak ortam yaratıcı, engel kaldırıcı rolünün olabileceğini, bunun dışındaki yolların “çıkmaz” olduğunu söyleyebilen politikacılara bunun için ihtiyaç duyulacaktır. Hergün halkın kafasına “az kitap, gazete okuyorsunuz” diye kakan; ama bir yandan da sorunlarını “bilgi” ile değil “yardım, yardakçılık, rüşvet, aracılık” gibi yollarla çözen insanlara çanak tutan, onlara hak veren politikacı tipi yerine, o yolları kapayan tiplere bunun için ihtiyaç vardır. Yeni gelir yolları, tasarruf yolları yaratmak yerine onları kumarla zengin olmaya ikna etmeye uğraşan politikacı tipini artık halk istememektedir. Mevcut politik platform üstüne kurulu siyası partilerin sayısı hergün artmaktadır. Bu artış bir hastalığın belirtisidir. Hergün bir yenisi kurulan siyasi partiler kendilerinden beklenen işlevleri yerine getiremediği için çoğalmaktadır. İhtiyaç olan yeni partiler değildir. İhtiyaç bir yeni Siyasal Platform’dur. Burada “Siyasal Platform” deyimiyle anlatılmak istenilen kavramı tanımlayabilmek için o platformun hangi ayaklar üzerine oturduğunu belirtmek gerekir. Mevcut da yeni platform da ancak ayaklarının nitelikleri tariflenerek anlaşılır hale getirilebilir.

Mevcut siyasal platformun -ki bütün partiler onun üzerine oturmak zorundadır ve oturmuşlardır- sosyal, kültürel, ekonomik ve ahlaki çok sayıda ayağı vardır. Ama bunlardan birkaç tanesi, geri kalanların hepsinden daha belirgindir. Mevcut Siyasi Platformun birinci ayağı: “Ben, siyasetten ne kazanırım?” anlayışı… Türk siyasetinin belki de en belirgin özelliği bu anlayıştır. Müteahhitinin ihale alabilmek, bürokratının yükselebilmek, işsizinin iş bulabilmek için politikaya girmiş olması, yıllar boyunca yürüyüp bugün gelinen “siyaset tıkandı” noktasının bir sebebidir. YENİ BİR POLİTİK PLATFORM İHTİYACI Toplumumuz hemen her kesimi ile mevcut kurumlarının değişmesini istiyor. Bunda da doğrudur, haklıdır. Dünkü alışkanlıklarımız, yasalarımız, kurumlarımız artık bugünün gereksinimlerine cevap veremiyor. Akşamdan akşama, yalnızca yurtta olup biteni “radyo ajansı”ndan dinlemekle yetinebilen dünün toplumu, bugün artık Dünya’da neler olduğunu, anında ve görüntüsüyle bilmek arzusundadır. Özel radyo ve TV’lerin bu denli tutulmalarının nedeni budur. Köy meydanına toplanan insanlara palavra atan, onlara gerçekleri değil beklentilerini söyleyen, kızdığı adamlara çamur atıp küfreden politikacı tipi yerine, bir daha seçilmemek pahasına doğruları söyleyen, çözüm üreten politikacı tipi bu nedenle ön plana çıkmaktadır. Yeni işlerin yaratılmasını yeni yatırımlara bağlayıp, onu da devletin yapacağını ama devletin de kaynaklarının ancak bu kadarına yettiğini söyleyip insanları çözümsüzlüğe mahkum eden politikalar (!) yerine, işlerin ancak insanların bizzat kendilerince yaratılabileceğini, bunun ise yeni ve aranan becerilere 1 2 toplumumuzun derindeki hastalığı, net düşünen, aradıklarını nerede bulabileceğini öğrenmiş insanlar yerine, üç-beş kişinin kısır ideolojisine göre (her dönemde değişir) çorba haline gelmiş bir müfredatı zorla bellemeye çalışan (eğitim adı veriliyor) insanlar yetiştirilmesidir. Bu dört ayak üzerine oturmuş mevcut siyasal platformu mutlaka değiştirmek zorundayız. Bu zor olabilir, uzun sürebilir, çok tepkiyle karşılaşılabilir vs… Bunların hepsi doğrudur. Ama toplum olarak da birey olarak da varlığımızı böyle sürdürebilmemiz imkansızdır. 21 Nisan 1993 Siyaset, yapacak bir başka işi olmayanların, ya da siyaseti işini kolaylaştırmak için yapanların dışına taşınmak zorundadır.

Kanunla, darbelerle değil ama toplum bilinciyle bu tür insanlar siyasete sokulmamalı, uzak tutulmalıdır. İkinci ayak:: “Siyaset çirkindir, ona bulaşılmamalıdır” anlayışına dayalı Siyasi Partiler yasası !. “Siyasetin çirkin olduğu” anlayışı muhtemelen onu gerçekten çirkin yapanların başkalarını uzak tutmak için icat ettikleri kurnazca bir metottur. Siyasi Partiler Yasası da bu anlayışa göre oluşmuş, yüksek nitelikli insanları siyasetten menetmiştir. Üçüncü ayak: İştah kabartan irilikte bir Kamu Pastası. Sosyalist ekonomilerde dahi rastlanmayan irilikte bir kamu kesimi büyüklüğü “siyaset bana ne verebilir?” diye düşünenlerin iştahını kabartmaktadır. Kamu bankaları bulunmasa, haksız kredi taleplerine aracılık edecek politikacıya ihtiyaç olur mu? KİT’ ler bulunmasa hangi politikacı bir özel sektör şirketine işe yaramaz bir adamı sokabilir? Kamu kadroları bu kadar şişik olmasa, hangi memur yükselmek için politikacı torpiline ihtiyaç duyar? Dördüncü ayak: Akılcılıktan uzak bir düşünme stili … Üniversiteleri de dahil tüm kurumlarının bilimden (akılcılıktan) uzak bir yaşam sürdüğü ender ülkelerden birisi Türkiye’dir. Bunun nedeni de “Ağızdan dolma bir takım bilgileri belletme süreci”ne eğitim adı verilmesidir. Mucidinin yargılandığı (II Hezarfen Olayı); bilimin anlaşılmaz söz söylemek olarak algılandığı; en önemli görev sahiplerinin doğru soru sormayı bilmediği 3 4 EVET-HAYIR DEMOKRASİSİ ARTIK YETMİYOR Düşünce tarihimizin bütünü, evet-hayır mantığı’ na (binary logic) dayalı olarak gelişti. Teknolojide alınan yola bakıldığında, o gelişmenin bütünüyle evet-hayır mantığının ürünleri olduğu görülecektir. Özellikle de son 25 yılın bilgisayar alanına getirdiği gelişmeler tamamen bu mantık sisteminin muhteşem eserleridir. Bu yüzden de hemen her değeri, her sistemi sorgulayan insanlar, bu mantık sistemini sorgulamadı. Ama acaba aynı şey, insan davranışları ve toplum yaşamı için de söylenebilir mi? İnsanlığın bugün karşıkarşıya bulunduğu ‘kaos’un oluşumunda acaba bu kutuplaştırıcı mantık sisteminin rolü ne olmuştur? 1980 öncesinde ülkemiz insanlarının sağcı ve solcu olarak iki-ye ayrılma “zorunluğu”, Cumhuriyet mi yoksa Tercüman mı okuduğu, bıyıklarının pos mu, pala mı olduğu hep bu ikili mantık sisteminin ürünleri değil miydi? Bir insanın, bir kısım değerleri sağ (denilen) ve bir kısmını da sol (denilen) Dünya görüşünden alması, iki gazeteyi de okuması ve mesela bıyıksız olması acaba mümkün değil midir? Bugün bunları geride bıraktık. Ama ikili mantık sistemi aynı gücüyle yerinde oturup düşüncelere yön veriyor. Artık kimse kimseye sağcı mı solcu mu olduğunu sormuyor ama bu defa da Türk mü Kürt mü olduğunu merak ediyor.

Ve kimse de hem Türk hem de Kürt olabilmenin mümkün olup olmadığını tartışmıyor. Teknolojide çok kullanışlı olan, hatta toplum yaşamı pek karmaşık değilken o alanda da pekala geçerli olan evet-hayır mantığı artık toplum yaşamında yetmemektedir. Hatta artık teknolojide ve özellikle de evet-hayır mantığının en çok kullanıldığı bilgisayar alanında da ALTERNATİF SİYASET ANLAYIŞI “Ne olduğu” değil “niçin olduğu”, daima farklı bakış açıları üretir.Ülkemizde siyasi partilerin sayısının birdenbire artmaya başlaması, “ne olduğu” ile ilgilidir. Ama bu, bu olgunun “niçin”ini açıklayamamaktadır. Soruya basit cevaplar bulunabilir: “Kapatılmış siyasi partilerin açılması serbest bırakıldı da sayıları onun için arttı” yaklaşımı pek doğru değildir. Dernek kurmakla siyasi parti kurmak arasında pek fark olmadığı için, siyasi parti kurmak isteyenleri caydıran bir olgu söz konusu olamaz. Kurmak isteyenler varsa zaten eskiden de kurabilirlerdi. Peki bu olağanüstü sayı artışının sebebi nedir? Nasıl ki vücutta işlevini yapamayan bir organ ancak irileşerek buna karşı koyabiliyorsa -ve yine de başaramıyorsa-, siyasette de bu işlev yapamama, “irileşme”ye yol açmaktadır. Parlamentonun, milletvekillerinin işlevlerini yapamadığı, politikacının (hepsinin) şamar oğlanına dönüştüğü günümüzde hastalığa bu gözlükle bakılmalıdır. Bu işlevsizlik, daha çok sayıda siyasi parti kurarak giderilemez. Hatta o takdirde sorun daha da karmaşık hale gelebilir. İhtiyaç olan, yeni siyasi partiler değil, yeni bir “Siyaset Anlayışı” dır. Bu anlayış, ne Atatürk’ün aşağılanması, ne üniter yapının değiştirilmesi ve ne de şeriata dayalı devlet modelinin benimsenmesi değildir. Bu anlayış, siyasetin çıkar için yapılmadığı, siyasete girmeyi düşünenlerin (ve içindekilerin) “siyaset bana ne verebilir?” diye düşünmediği aksine, “ben siyasete ne katabilirim?” dediği bir anlayıştır.

8 Ekim 1993 5 6 parti programı olabilir- biraraya gelmeye mecbur kalan insanlar, birbirine zıt görüntüler verseler dahi artık aynı anda birden fazla sayıda kümenin üyesi olabileceklerdir. Bu eğilimin doğal bir sonucu “çok az sayıda kişiden oluşan kümeler” dir. Bunlar birer “uyum ve güven grubu” olacaklar, birbirleriyle birçok konuda -herhangi zorlayıcı bir senet olmadan- anlaştıkları için, kurumlardaki geleneksel zorlayıcı ve yapay (ve de işlemeyen) denetim, yetki devri (delegasyon) ögeleri ortadan kalkacaktır. Bugünkü siyasi sistemimizi ve özellikle de siyasi partilerimizi bu anlayışla yeniden yapılandırmaya mecburuz. Bu, belirli özellikler çevresinde uyum ve güven oluşturmuş, küçük ve çok sayıda siyasi partinin parlamentoyu oluşturması, bunların da aralarında uzlaşacakları konular yönünde icraat yapacak hükümetleri görevlendirmesi demektir.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir