Milan Kundera – Gülünesi Aşklar

Milan Kundera, bütün yapıtları arasında en çok Gülünesi Aşklar’ı büyük keyifle, zevkle yazmış olduğunu söyler. Yedi öyküden oluşan bu kitapta, yazarın daha sonraki romanlarında geliştireceği aşk, yalan, yanılsama gibi temaların özünü, özgün ve yenilikçi anlatım tekniklerini bulmak mümkün. Hayatı, yanılsamalar üzerine kurulu bir parodi olarak sunduğu Gülünesi Aşklar’daki öyküler, 1958 ile 1968 arasında yazılmış. Milan Kundera, o eşsiz kara mizahı ve ironisiyle kahramanlarının kimlik sorunlarını, oyun gibi başlayan cinsel yanılsamalarını, trajik bir tutsaklıktan başka bir şey olmayan erotik güç tutkularını işliyor, cinsellik ve erotizmi benzersiz gözlem gücü ve duyarlılığıyla, kusursuz bir estetik düzeye oturtarak işliyor. Bu öykülerin her birinde ‘gülünesi aşklar’ yer alıyor, ya da gerçek aşk oyunları. Yirminci yüzyıl edebiyatına damgasını vuranlardan olan Çek yazar Milan Kundera’nın Gülünesi Aşklar’ı, zamana karşı durabilen bir başyapıt. “Bir bardak slivovis daha koy bana,” dedi Klara, ben de karşı çıkmadım. Şişeyi açmak için de hiçbir olağanüstü yanı olmayan, ama işe yarayan bir bahane bulmuştuk: O gün bir sanat tarihi dergisinde yayınlanmış olan uzun bir inceleme için oldukça yüklü bir para almıştım. İncelemem sonunda yayınlanmışsa da ilk başta birtakım güçlüklerle karşılaşmıştım. Yazdığım şey bir polemik yazısıydı ve iğnelemelerle doluydu. Bu nedenle, yazı kurulu yaşlı ve temkinli kişilerden oluşan Plastik Düşünce dergisi bu metni reddetmiş, ben de incelememi sonunda onun kadar önemli olmayan, ama daha genç ve atak editörleri olan rakip bir dergiye vermiştim. Postacı havale kâğıdını bir mektupla birlikte fakülteye getirmişti. Sabahleyin, bu önemsiz mektubu, zaferimin ilk sarhoşluğu içinde, doğru dürüst okumamıştım bile. Ama eve dönünce, vakit gece yansına yaklaşmış ve şişedeki şarap da hemen hemen tükenmişken, biraz eğlenmek için yazı masamın üstünde duran mektubu alıp Klara’ya okudum: ‘Aziz dostum ve -bu sözcüğü kullanmama izin verirseniz- aziz meslektaşım; hayatınızda hiç tanışmamış olduğunuz beni, size yazma teklifsizliğinde bulunduğum için lütfen bağışlayınız. Size, havaleye iliştirilmiş olan makaleyi okumanızı rica etmek için yazmaktayım.


Sizi şahsen tanımıyorum, ama size saygı duyuyorum, çünkü benim gözümde kendi araştırmalarımın sonuçlarıyla şaşırtıcı biçimde uyuşan hükümlere, düşüncelere ve yargılara sahip birisiniz.’ Mektup böylece yeteneklerimin alabildiğine övülmesiyle sürüyor ve içinde benden bir ricada bulunuluyordu. Adam benden yazdığı makaleyi altı aydan beri reddeden ve değersiz gören Plastik Düşünce dergisine gönderilmek üzere bir tanıtma yazısı kaleme alma inceliğini göstermemi istiyordu. Ona benim görüşümün düğümü çözeceği söylenmişti, bunun için şimdi ben onun tek umudu, zifiri karanlıklar içindeki tek umut ışığıydım. Klara ile ben, tumturaklı adı bizi kendisine çeken, Zaturecky adındaki bu adama ilişkin binbir türlü şaka yapıyorduk; elbette, tümüyle zararsız şakalardı bunlar, çünkü beni övmesi, elimin altında mükemmel bir slivovis şarabı da varken beni yumuşatıp cömert kılıyordu. Öylesine cömerttim ki, o unutulmaz anlarda tüm dünyaya karşı sevgiyle dolup taşıyordu yüreğim. Bütün dünyaya veremesem de en azından Klara’ya hediyeler veriyordum. Hediye olmasa bile, en azından vaatte bulunuyordum. Yirmi yaşlarında olan Klara, iyi aileden gelen genç bir kızdı. İyi bir aileden diyorum, hay Allah! Mükemmel bir aileden demem gerekirdi! Eski bir banka müdürü ve dolayısıyla da büyük buıjuvazinin bir temsilcisi olan babası, 1950’ye doğru Prag’dan sı-nırdışı edilmiş ve başkentten bir hayli uzakta olan Celakovice Köyü’ne gidip yerleşmişti. Hükümetin iyi gözle görmediği kızı, Prag’ın konfeksiyon fabrikalarından birinin büyük atölyesinde, bir dikiş makinesinde terzilik yapıyordu. O akşam karşısında oturmuş, dostlarımın yardımıyla ona sağlamaya söz verdiğim işin avantajlarını gelişigüzel överken, bana olan düşkünlüğünü artırmaya çabalıyordum. Böylesine hoş bir kızın, güzelliğini bir dikiş makinesinin önünde soldurmasının kabul edilemez bir şey olduğunu savundum ve Klara’nın manken olması gerektiğine karar verdim. Klara karşı çıkmadı bana ve geceyi çok güzel bir uyum içinde geçirdik. Şimdiki zamanı kat ederken gözlerimiz bağlıdır.

Çok çok yaşamakta olduğumuz şeyleri sezebilir ve tahmin edebiliriz. Ancak daha sonraları, gözlerimizin bağı çözüldüğünde ve geçmişi incelediğimizde ne yaşamış olduğumuzu fark eder, yaşadıklarımızın anlamına varırız. Ben de o akşam, aklımdan başarıma içtiğimi geçiriyor, bunun kendi sonumun görkemli bir kutlanışı olduğundansa hiç mi hiç kuşkulanmıyordum. Ve hiçbir şeyden kuşkulanmadığım için de ertesi sabah keyifle uyandım. Klara yanımda hâlâ mışıl mışıl uyurken, “Bay Zaturecky’nin mektubuna iliştirilmiş olan makaleyi aldım, eğlenceli bir kayıtsızlıkla ayakta okumaya koyuldum. Çek Resim Sanatının Bir Ustası, Mikolas Ales başlıklı makale, üstün-körü de olsa yarım saatimi ona vermeme değmezdi. Mantıksal gelişim gözetilmeden, hiçbir özgün düşünce amacı güdülmeden bir araya getirilmiş beylik sözler yığınıydı bu.” Hiç kuşku yok ki bir zırvaydı. Plastik Düşünce dergisinin başyazarı olan Dr. Kalousek de (Kalousek’in son derece antipatik biri olduğunu belirteyim bu arada) aynı gün bana telefon ederek görüşümü doğruladı. Fakülteyi arayıp bana şöyle dedi: “Bay Zaturecky’nin inceleme yazısını aldın mı? Aldıysan, bir zahmet şöyle bir şeyler yazıver, bu alanın uzmanı beş yazar makalesinin beş paralık değeri olmadığını söylediler, ama adam hâlâ başımızın etini yiyor, senin tek ve biricik otorite olduğunu söyleyip duruyor. Birkaç satırla makalesinin dişe dokunur hiçbir yanı olmadığını yazıver, bu işlerden iyi anlarsın sen, sivri dilli olmayı bilirsin, yaz da adam yakamızı bıraksın.” Ama içimdeki bir şey buna karşı çıktı: Bay Zaturecky’nin celladı niye ben, özellikle ben olacaktım ki? Bunun için başyazar maaşı alan kişi ben miydim? Öte yandan, Plastik Düşünce dergisinin incelememi ihtiyattan ötürü reddettiğini çok iyi anımsıyordum; üstelik Bay Zaturecky adı benim için Klara’nın anısıyla, slivovis şişesiyle ve güzel bir akşamla sıkı sıkıya bağlantılıydı. Ve son olarak da bunu yadsımayacağım, çünkü insani bir şey, beni ‘biricik gerçek otorite’ sayan insanların sayısı iki elin, hatta tek bir elin parmaklarının sayısını geçmezdi. Bu biricik hayranımı kendime ne diye düşman edecektim ki? Kalousek’le yaptığım görüşmeyi birkaç esprili ve belirsiz sözle sona erdirdim; her birimizin kendince, onun vaat, benimse kaçamak bir yanıt olarak aldığımız sözlerdi bunlar.

Bay Zaturecky hakkında hiçbir zaman tanıtma yazısı yazmamaya kesinkes karar vermiş olarak telefonu kapadım. Derken, çekmecemden yazı kâğıdı aldım ve Bay Zaturecky’ye bir mektup yazdım; bu mektubumda Zaturecky’nin incelemesinin değeri üzerine bir yargıda bulunmaktan özenle kaçınıyor, ona XIX. yüzyılın resim sanatı üzerinde fikirlerimin genelde yanlış sayıldığını, özellikle de Plastik Düşünce dergisinin yazı kurulunca böyle görüldüğünü açıklıyordum, öyle ki araya girmem yarardan çok zararlı olma tehlikesini taşıyordu. Bundan başka mektubumda Bay Zaturecky’ye dostça sözler yağdırmıştım; o bu belagatte kendi adına bir sempati belirtisini görmemezlik edemezdi. Mektubu posta kutusuna atar atmaz, Bay Zaturecky’yi unuttum. Ama Bay Zaturecky beni unutmadı. Bir gün dersimi bitirmek üzereyken -resim tarihi dersleri veriyordum- kapı çalındı, gelen, bana ara sıra kahve hazırlayan ve telefonda konuşmayı arzu etmediğim kadın sesleri duyulduğunda dışarıda olduğumu söyleyen, yaşı geçkince ve kibar bir hanımefendi olan sekreterim Marie idi. Kafasını kapı aralığından uzatıp beni bir beyefendinin beklediğini söyledi. Beyefendilerden korkmam. Bunun için öğrencilerimden izin alıp gönül rahatlığıyla koridora çıktım. Koridorda yıpranmış siyah bir takım elbise ve beyaz bir gömlek giymiş, kısa boylu bir adam bana başıyla selam verdi. Sonra son derece saygılı bir tavırla adının Zaturecky olduğunu söyledi. Ziyaretçimi boş bir odaya aldım, oturması için bir koltuk gösterdim ve neşeli bir ses tonuyla sohbete başlayarak havadan sudan, sözgelimi ne kadar kötü bir yaz geçirmekte olduğumuzdan, Prag’daki resim sergilerinden söz ettim: Bay Zaturecky, bütün bu gevezeliklerime nazikçe katlandı, ama kısa bir zaman sonra her ‘sözümü, aramızda karşı konulmaz bir mıknatıs gibi görülmez biçimde duran makalesine bağlamak için çabalamaya başladı. “Çalışmanız üzerine seve seve bir tanıtma yazısı yazardım,” dedim sonunda, “ama size mektubumda da açıkladığım gibi hiç kimse beni XIX. yüzyıl Çek resim sanatının bir uzmanı olarak görmüyor ve bundan başka beni kaşarlanmış bir yenilikçi sayan Plastik Düşünce dergisinin yazı kuruluyla da aram iyi değil, öyle ki lehinize bir değerlendirmede bulunmam bile size olsa olsa zarar verebilir.

” “Aa! Çok alçakgönüllüsünüz,” diye karşılık verdi Bay Zaturecky. “Nasıl olur da sizin gibi bir uzman, bulunduğu konumda bu denli karamsar olabilir? Bana yazı kurulunda bundan böyle her şeyin görüşünüze bağlı olduğu söylendi. Makalemi desteklerseniz yayınlanacak. Benim tek şansımsınız siz. Bu çalışma üç yıllık incelemenin, üç yıllık araştırmanın ürünü. Şimdi her şey sizin elinizde.” Kaçamaklarımızı ne kadar tasasızca ve ne kadar sudan şeylerle uyduruyoruz! Bay Zaturecky’ye ne yanıt vereceğimi bilemiyordum. Yüzüne bakmak için iradem dışında gözlerimi kaldırınca, modası geçmiş, küçük, saflık dolu gözlüğü, ama aynı zamanda da alnını diklemesine yaran, güçlü ve derin kırışığı gördüm. Bir an zihnim aydınlanınca, omurga kemiğimden bir ürperti geçti. Bu güçlü ve inatçı kırışık, Mikolas Ales’in resimleri üzerine eğilmiş olan sahibinin yalnızca entelektüel sıkıntılarını değil, aynı zamanda az rastlanılan türden irade gücünü de yansıtıyordu. Tüm zihinsel yeteneğimi yitirdiğimden, gerektiği kadar ustaca mazeretler bulamıyordum artık. Bu tanıtma yazısını yazmayacağımı biliyordum, ama aynı zamanda da bunu, karşımdaki yalvaran küçük adamın yüzüne söyleme gücüne sahip olmadığımı biliyordum. Gülümsemeye ve belli belirsiz bir şeyler vaat etmeye koyuldum. Bay Zaturecky kısa bir süre sonra haberleri almak üzere geleceğini söyleyerek bana teşekkür etti; ağız dolusu gülümseyerek ordan ayrıldım.

.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir