Mihail Bulgakov – Beyaz Muhafız

1918, devrimden sonraki ikinci yıl, hem harika, hem de korkunç bir yıldı. Yazı bol güneşli ve sıcak, kışı karlı mı karlıydı. Gökyüzünün en tepesinde iki yıldız dururdu: Çobanyıldızı, diğer adıyla akşam yıldızı Venüs ve titrek kırmızı Mars. Fakat kanlı günlerde olduğu gibi barış günlerinde de yıllar adeta bir ok misali uçup gidince yılbaşı ağaçlarının, Noel Baba’nın, ışıltılı ve neşeli karın mevsimi olan buza kesmiş ak sakallı Aralık ayı, genç Turbinleri hazırlıksız yakaladı.

Çünkü ailenin direği, çok sevdikleri anneleri, artık onlarla değildi. Evin tek kızı Elena Turbin, Yüzbaşı Sergey Talberg ile evlendikten bir yıl sonra ve evin en büyük oğlu Aleksey Turbin’in yıllar süren amansız ve korkunç sefer görevinden Ukrayna’ya, Kiev şehrindeki aile ocağına döndüğü hafta, annelerinin cenazesini taşıyan beyaz tabut, Aziz Aleksey Tepesi’nden aşağı toprak sete, oradan da küçük Aziz Nikolas Kilisesi’ne doğru taşınmıştı.

Annelerinin cenaze töreni Mayıs ayında olmuştu. Kiraz ve akasya ağaçlarının çiçekleri, kilisenin sivri kavisli dar pencerelerini yalıyordu. Altın renkli güneş ışığında parıldayan cübbesiyle bölge papazı Peder Aleksander acı ve şaşkınlık içinde kekelerken, altın işlemeli giysisi, gıcırdayan botlarının uç kısımlarına kadar uzanan, yüzünün ve boynunun rengi mora çalan yardımcısı, çocuklarından ayrılan bu annenin cenaze töreni için dile getirilecek sözcükleri kederle söylemişti.

Aleksey, Elena, Talberg, Turbinlerin evinde büyümüş olan hizmetçi Anyuta ve kıvırcık saçının buklesi sağ kaşının üstüne dökülmüş ve ölümün karşısında sersemlemiş genç Nikolka, kahverengi eski bir Aziz Nikolas ikonasının ayaklarının dibinde duruyorlardı. Nikolka’nın kuşa benzeyen uzun burnunun iki yanındaki derine gömülü mavi gözlerinde yenik ve yaralı bir ifade vardı.

Arada bir o mavi gözlerini kaldırıp ikonaların bulunduğu panoya, üzerlerinde asık suratlı ve gizemli bir yaşlı adamın, Tanrı’nın, yükselip parıldadığı kemerli yarım kubbeye doğru bakıyordu. Onlara neden böyle bir kötülük yapmıştı? Bu haksızlık değil miydi? Tam da hepsi yeniden bir araya gelmişken, tam da hayat daha katlanılır olmuşken, anneleri neden onlardan alınmıştı?

Bir cevap lütfetmeyen Tanrı, Nikolka’yı yaşamında olan şeylerin gerekli ve hayırlı olup olmadığı konusunda şüphe içinde bırakarak gökyüzünde açılan yarıktan uçup gitmişti. Tören sona erdiğinde, verandanın çınlayan taşlarında yürüyerek koca şehri boydan boya geçip, babalarının uzun zamandır siyah bir mermer haçın altında yattığı mezarlığa kadar annelerine eşlik ettiler.

Ve orada annelerini toprağa verdiler… Annelerinin ölümünden önceki uzun yıllar boyunca Elena, evin en büyük çocuğu Aleksey ve bebek Nikolka, Aziz Aleksey Tepesi’ndeki 13 numaralı evin yemek odasında yanan çinili sobanın sıcağında büyümüşlerdi. Hollanda işi sıcak çinilerin üzerine nakşedilmiş, Büyük Pedro’nun Hollanda’daki zamanlarını anlatan “Zaandam’ın Gemi Ustası” hikâyesini az mı dinlemişlerdi? Saat kaç kere gavot melodisiyle ötmüştü.

Aralık sonuna doğru ise çam ağacının hiçbir zaman solmayan dallarında yanan çam iğnelerinin ve çam mumunun kokusu etrafa yayılırdı. Şimdi Elena’nın kaldığı, eskiden annelerinin olan odada, bronz saatin gavot melodisine cevaben duvardaki siyah saat de çanlarını vururdu.

Saatlerin ikisini de, kadınların komik görünümlü koyun budu kollu giysiler giydikleri eski günlerde babaları satın almıştı. O kolların modası geçmiş, zaman su gibi akıp gitmiş, profesör babaları ölmüş ve hepsi büyümüşlerdi; fakat saat olduğu gibi kalarak çalmaya devam ediyordu. Bütün çocuklar, saat duvardan düşerse bunun sevilen bir sesin ölmesi anlamına geleceğini ve onun yerine hiçbir şeyin asılmayacağını bilerek büyüdüler.

Neyse ki saatler neredeyse Zaandam’ın Gemi Ustası kadar ölümsüzlerdi ve ne kadar kötü günler yaşanırsa yaşansın, o çinili Hollanda sobası, bir bilgelik kayası gibi hayat ve sıcaklık yaymak için oradaydı. Soba, kırmızı kadife kaplı eski mobilyalar, parlak pirinç topuzlu karyolalar, eskimiş kilimler ve bazıları kan kırmızısı, bazıları desenli, bir tanesi Çar Aleksey Mihayloviç’i, bir diğeri cennette ipeksi bir göl kenarında uzanmış XIV. Luis’i gösteren goblenler,

Nikolka küçükken kızıl hummaya yakalandığında sayıklarken, gözlerinin önünde dans eden muhteşem oryantal süslü kıvrımlarıyla Türk kilimleri, bronz lamba ve siperliği, altın yaldızlı kadehler, Natasha Rostova’lar ve Yüzbaşının Kızları’nın da içinde olduğu gizemli biçimde bayat çikolata kokan kitaplarla dolu dünyanın en güzel kitap rafları, gümüşler, portreler, perdeler:

İşte Turbinlerin büyüdükleri bu tıkış tıkış dolu, tozlu yedi oda, bütün bu eşyalarla birlikte büyük yokluk zamanında annelerinden çocuklarına miras kalmıştı. Tükenmiş nefesiyle yatarken, gücü giderek azalan anneleri, gözü yaşlı Elena’nın elini kavrayıp şöyle demişti:

“Yaşamaya devam edin… ve birbirinize karşı nazik olun…” Fakat nasıl? Hayatlarına nasıl devam edebilirlerdi? Kardeşlerin en büyüğü ve bir doktor olan Aleksey Turbin, yirmi sekiz, Elena, yirmi dört yaşındaydı. Elena’nın kocası Yüzbaşı Talberg, otuz bir, Nikolka da on yedi buçuk yaşındaydı. Hayatları daha baharında kararmıştı. Kuzeyden durmaksızın soğuk rüzgarlar esiyor ve gittikçe daha da kötüleşiyordu.

Turbinlerin yaşça en büyüğü, ilk büyük patlamanın Dinyeper nehrinin ardındaki tepeleri sarsmasından sonra memleketine dönmüştü. Artık bu kötü şeyler bitecek ve biz o çikolata kokan kitaplardaki gibi yaşamaya başlayabileceğiz, diye düşünüyorlardı. Fakat olaylar düşündüklerinin tam aksi yönde gelişti. Hayat gün geçtikçe daha da korkunç bir hal aldı.

Kuzeyden esen kar fırtınası gürledikçe gürlüyor, yer altından gelen donuk gümbürdeme onlar için bile hissedilir oluyordu. Bu kederli bir toprağın doğum sancısından başka bir şey değildi. 1918 yılı sona ererken tehlike tehdidi hızla yaklaşıyordu.

Duvarların yıkılacağı, dehşete düşmüş şahinin Çar’ın kolundan havalanacağı, bronz lambadaki ışığın söneceği ve Yüzbaşının Kızı’nın sobada yanacağı günler geliyordu. Her ne kadar anneleri çocuklarına “Yaşamaya devam edin” demiş de olsa, onların kaderinde acı ve ölüm vardı.

Annelerinin ölümünün üzerinden çok geçmeden, Aleksey Turbin bir gün alacakaranlıkta Peder Aleksander’a gidip şöyle dedi:

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
İsim yazmadığınız yorumlar "Anonim" kullanıcı adıyla yayınlanır.
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments