Reşat Nuri Güntekin – Akşam Güneşi

“Romanımın hakikî kahramanı olan sevgili zevcem Hâdiye’ye
8 Teşrinievvel 1927 Reşat Nuri”

Onu ilk defa bir haziran günü Sazlı Pınar yolunda gördüm. Viran bir köprünün başında köylülerle konu-uyordu. Yakası kapalı boz ceketi, tozlu dolakları, iri dolgun ücuduyla bana evvelâ bir çiftlik kâhyası gibi göründü, füzünün yarıdan ziyadesini kapıyan beyaz güneşliği alanda yalnız çenesiyle dudakları görünüyordu. Yanında dizgini boynuna bırakılmış bir kula at vardı.

Efendisi konuşurken at, köprünün ayakları arasında suyun içinden bitmiş gibi görünen ve kenardaki çürük tahta parmaklığı baştan başa kaplayan bir sarmaşığın yapraklarını yiyordu. Yanından geçerken selâm verdik. Jandarma arkada-,-ım. — Keyifler iyidir inşallah Bey, dedi.

Bir an, başını kaldırmıştı. Bu kılıkta bir adamdan umulmayacak kadar güzel, zeki bir çehre gördüm. — Çok şükür çavuş… Sen de iyisin ya? ¦ Biraz önümden giden ihtiyar jandarma, köprünün öte başında atını durdurdu, beni bekledi. Eski bir çizme gibi ¦iert ve kırışıklarla dolu yüzünde memnun bir gülümseme vardı: —

Şu adamı gördün mü Doktor Bey, dedi, Hani Cenabı Hak, Kitabında Hazret-i Peygamberin son peygamber olduğunu yazmasaydı ben, bu adama peygamber derdim. — îyi bir adam öyle mi? — İyi de söz mü Bey?… Cenab-ı Hak, meleklerin* böyle yaratmıştır. (M…) adasında onun gibi beş kişj daha olsaydı işler başka türlü yürürdü…

Dünya, böj’l^ adamların yüzü suyu hürmetine durur… Zatıâliniz Nazmijj Beyin adını hiç işitmedin mi? —¦ Hayır. — Yeni geldin de ondan olacak… Bu adamı Adad tanıyıp sevmeyen yoktur. Deminden geçtiğimiz Gâvc Köyünde bir balıkçı karısı onun resmini Hıristosun yanın asmış… Gözümle gördüm… Yakında zatıâliniz de öğren* çeksin ya…

Başka türlü bir adam, Doktor Bey… Çavuş, pek fakir olan lügat dağarcığında onu anlat cak kelime bulamıyor, sıkıntısından yerlere tükürüyordı. I On beş gün evvel hükümet doktoru olarak (M…) e gelmiştim. İlk defa devre çıkıyordum. Mutasarrıftan köyleri iyi bilen bir arkadaş istediğim zaman bu ihtiyar jandarma çavuşunu vermiş, «Hacı İsmail’den iyisini bulamazsınız.

Adayı karış karış bilir. İnsanlarını teker teker tanır.» demişti. AKŞAM GÜNEŞÎ mu«emadi bahar ılık sakız kokuları içinde uyuşmuş gibi görünen bu sakin adası, Sarayın bir menfası hükmündeydi. Gözden düşen, fikirlerinden korkulan mabeyin adamlarını buraya mutasarrıf gönderirlerdi.

İsmail Çavuş, kırk seneden ziyad’e bir zaman bunlara hizmet etmiş, her birinin meyil ve meşrebine göre hocalar, dervişler, hâkimler, münşiler, şairler ve musikişinaslardan mürekkep meclislerinde, içki âlemlerinde neler öğrenmemişti. Bu okuyup yazmayan kaba saba adam, bazen Saray tarihinin hususiyetlerinden bahseder, Nabi’den, Nedim’den beyitler okurdu.

Çavuş, pek az kimseyi beğenir, idare işlerini mütemadiyen tenkit ederdi. Zalim bir görüşü, zehir gibi bir dili vardı. Düşündüğünü mutlaka söylemek ihtiyacmdaydı. ¦ Fakat Saray adamlarından öğrendiği şekil nezaketi saye- -sinde fikirlerini çok kere dolambaçlı bir lisanla söyler, ba- ¦ şını derde sokmaktan kurtulurdu. O sabah, kasabadan ayrıldıktan sonra mutasarrıfın *r hakkını teslim etmiştim.

İsmail Çavuş, böyle teftiş seya- r’ hatleri için bulunmaz bir arkada^ “”” * ” her şe” -~’ i. İÜ adam, galiba ^tti. ma-i£j- terle carı, ullaÇavuş? 8 AKŞAM GÜNEŞİ AKŞAM GÜNEŞİ İhtiyar jandarma, kalın kaşlarını kaldırıp yüzüme baktı, belli belirsiz bir istihfaf ile gülümsedi: : — Dininden sana, bana ne ki Doktor Bey… O, Allah ile kendi arasında bir iş…

Benim atı da dereye sokup ab-dest aldırayım, beline köteği vurup secdeye yatırayım, yemini, suyunu kesip mükemmel oruç tutturayım… însan olmadıktan sonra ibadet etmiş neye yarar ki?… Beş altı yıl evvel burada İlyas Efendi diye bir doktor vardı…

Toprağı bol olsun, gâvur muydu, çıfıt mıydı ben de bilemem amma, nice Müslümanlardan iyi idi. Başı darda kalana medet ederdi… Hâşâ sümme hâşâ, ben Cenab-ı Hakkın yerinde olsam bu İlyas Efendinin kabrine her gece nur indirirdim. Gülerek : ¦— Tövbe de Hacı Çavuş dedim, günaha giriyorsun. İhtiyar jandarma, şaka ettiğimi anlamıştı.

Fakat ciddiyetini hiç bozmadan garip bir günah nazariyesi atmaya başladı: t—< Günah, aklının ermediği işe girişmek, ibadullahı zarara sokmaktır bey… Sen, işini bilmeden doktorluk edersen günah olur… Ahmed’in, Mehmed’in, Yorgi’nin, Mişon’un koyununu, kuzusunu çalarken, ben, jandarma İsmail, yerimde rahat oturursam günah olur…

Koyun çobanlığı etmesini bilmeyen adam mutasarrıflık, kadılık etmeğe kalkarsa günah olur. Taşın kime ait olduğunu anlamış, gayri ihtiyari gü-lümsemiştim. O da boyalı pos bıyıklarının içinde gizlenmiş sinsi bir gülümseme ile devam etti: —

Günah, dilden çıkmaz Doktor Bey… Günah, elden çıkar… On dakikadan beri etrafımızı saran, ağır kokularıyle başıma hafif bir afyon sersemliği veren ağaçlar, yolun bir dönemecinde birdenbire açılıyor, karşıda yüksek bir sırt görünüyordu. İhtiyar jandarma, yine hayvanını durdurdu : — Parmağımın doğrusuna bak Doktor Bey… Şu tepenin tâ ucunda, uzun uzun ağaçlar var…

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
İsim yazmadığınız yorumlar "Anonim" kullanıcı adıyla yayınlanır.
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments