Stephen King – Ejderhanın Gözleri

Öüleden sonra saat üçte, Needle’ın dibindeki Delain sarayında pek garip bir toplantı yer aldı. Toplantı, “Peyna’nın Salonu” diye bilinen büyük salondaydı. Buna toplantı demeyi de içim götürmüyor. Bu kelime, o gün öğleden sonra varılan kararı anlatamayacak kadar hafif ve küçük bir kelime. Ama sorgu veya mahkeme de denilemez, çünkü toplantının yasal bir anlamı da yoktu. Yine de çok önemliydi ama. Az sonra sizin de bana hak vereceğinizden eminim. Salon beş yüz kişiyi alabilecek kadar geniş olmakla birlikte, o gün orada yalnızca yedi kişi vardı. Altı tanesi birbirlerine pek yakın duruyorlar, sanki bu kadar geniş bir salonda bu kadar az kişi olmasından sıkıntı duyuyormuş gibi davranıyorlardı. Kavisli taş duvarlardan birinde kraliyetin arması vardı. Tek boynuzlu bir at, bir ejderhayı mızraklıyor! Peter gözlerinin elinde olmadan sık sık o armaya döndüğünü farkediyordu Peter’den başka, Peyna ve Flagg vardı salonda. Flagg ötekilerden biraz uzağa oturmuştu. Ayrıca krallığın en büyük avukatı da oradaydı. Aslında ülkede on büyük avukat vardı ama öteki altısı o sıra uzak yerlerde çeşitli davalara bakmaktaydılar. Peyna bu konunun onları bekleyemeyeceğine karar vermişti.


Hızlı ve kesin hareket etmesi gerektiğinin farkındaydı. Yoksa krallık öderdi bedelini. Biliyordu ama, kan dökülmesini önlemek için bu soğukkanlı genç katilin yardımına ihtiyaç duymak da sinirine dokunuyordu. Peter’in katil olduğuna Anders Peyna artık yürekten ve kesin biçimde inanmıştı. Onu buna inandıran, oymalı kutu değildi. Yeşil toz da değildi. Yanmış fare bile değildi. Peter’in gözyaşları yüzünden inanmıştı Peyna buna. Gerçi şu anda Peter suçlu da görünmüyor, zayıf da görünmüyordu. Solgun, ama sakindi. Kendini çok iyi toparlamıştı. Peyna hafifçe öksürüp boğazım temizledi. Bu ses taş duvarlı salonda bir tuhaf yankılandı. Elini alnına götürdüğünde, alnında soğuk ter damlalarının varlığını hissetti, buna da pek şaşmadı. Yüzlerce önemli davaya bakmışlığı vardı.

Hatırlamak istemeyeceği kadar çok sayıda insanı cellâtın baltasına yollamıştı. Ama böyle bir “toplantı”ya katıldığını hiç hatırlamıyordu. Bir prensi. Kral olan babasını öldürmek suçuyla yargılamış değildi ömründe… Oysa bugünkü toplantıda olaylar beklediği gibi gelişirse, kuşkusuz sonu o tür bir duruşmaya varacaktı. Terleyişim normal, diye düşündü kendi kendine. Üşüyüşüm de normal. Bir toplantı, o kadar. Yasal bir durum yoktu. Resmi bir durum da yoktu. Ülkeyi ilgilendiren bir olay değildi. Ama böyle olması hiçbirini kandıramıyordu. Ne Peyna’yı, ne Flagg’ı, ne büyük avukatları, ne de Peter’in kendisini. Gerçek bir duruşmaydı bu. Güç ve kuvvet buradaydı. Olayları o yanan fare başlatmıştı.

Akıp giden olaylar zinciri ya bu toplantıda yön değiştirecek, ya da yolunu devam edecek, durdurulmaz hale gelecekti. Yalnızca bir toplantı, diye geçirdi içinden Anders Peyna. Sonra alnındaki soğuk terlen tekrar sildi. 42 Flagg konuşulanları capcanlı gözlerle izliyor, dinliyordu. F^yna gibi, o da biliyordu her şeyin burada kararlaştırılacağını. Kendine de güveniyordu. Peter’in başı dik, bakışları kararlıydı. Gözleri karşısındaki jüri üyelerinin gözlerine birer birer, çekinmeden baktı. Taş duvarlar salondakilerin yedisine de kaş çatıyordu. Dinleyici sıraları boştu ama Peyna oradan hayalet gözlerin kendi üzerine dikildiğini hisseder gibiydi. Bu korkunç olayda adalet istiyordu o hayalet gözler kendisinden. “Efendimiz,” dedi Peyna sonunda. “Güneş sizi üç saat önce Kral yaptı.” Peter, Peyna’ya baktı. Şaşırmıştı ama sesini çıkarmadı.

Peyna sanki o cevap vermiş gibi açıkladı. Büyük avukatlar da başlarını sallıyor, onu onaylıyor, pek ciddi gözüküyorlardı. “Taç giyme töreni yapılmadı ama, o törenin işlevi yalnızca sosyaldir. Gösteriştir, esasla ilgisi yoktur. Kralları Kral yapan tanrıdır, yasadır, bir de güneştir, yoksa taç giyme töreni değildir. Siz şu anda Kralsınız. Yasal olarak bana komut verme yetkiniz var. Hepimize komut verme yetkiniz var. Tüm ülkeye. Bu durum bizi korkunç bir ikilem karşısında bırakıyor. Bu ikilemin ne olduğunu anlıyor musunuz?” “Evet,” dedi Peter kararlı bir sesle. “Kralınızın bir katil olduğunu düşünüyorsunuz.” Peyna bu açık sözlülük karşısında biraz şaşalar gibi oldu. Peter her zaman sözünü esirgemeyen bir çocuk olagelmişti. Bu açık sözlülüğün bu kadar içten pazarlıklı bir kişiliği saklaması çok yazıktı.

Ama önemli olan, belki de bu açık sözlülüğün delikanlıdaki o budalaca atak cesaretten kaynaklanıyor olabileceğiydi. O zaman işler daha da hızlanacak demekti. “Bizim neye inandığımızın önemi yok, efendimiz. Suçu veya suçsuzluğu mahkeme saptayacaktır. Bana böyle öğretildi, böyle olduğuna da yürekten inanıyorum. Bunun yalnızca bir istisnası olabilir. Krallar yasanın üzerindedir. Bunu anlıyor musunuz?” “Evet.” “Ama… “Peyna parmağını havaya kaldırdı. “Ama bu suç siz Kral olmadan önce işlendi. Bildiğim kadarıyla böyle feci bir durum daha önce Delain mahkemelerinden hiçbirinin huzuruna getirilmiş değildir. Sonuçları korkunç olabilir. Anarşi, kaos, iç savaş gibi. Bütün bunlardan kaçınmak için, efendimiz, yardımınıza ihtiyacımız var.” Peter ona ciddi gözlerle baktı.

“Elimden gelirse yardım ederim.” dedi. Peyna içinden, inşallah şimdi önereceğim şeyi kabul edersin, diye geçirdi. Alnında yine soğuk terleri hissediyordu. Bu sefer onları silmedi. Peter çocuktu daha… ama zeki çocuktu. Belki alnım silmesini bir zayıflık belirtisi olarak değerlendirirdi. Belki ülkenin yararı için kabul elliğini söyleyeceksin. Ama kendi öz babasını zehirleyecek sapık cesarete sahip bir çocuk, umarım bu işten yakayı sıyıracağına da inanır. Bu olayı örtbas etmek için sana yardım edeceğimizi sanacaksın. Ama efendimiz, yanılıyor olacaksın. Flagg onun düşüncelerini okuyabiliyordu. Elini ağzına götürüp gülümsemesini saklamaya çalıştı. Peyna nefret ediyordu .kendisinden.

Ama istemeyerek Flagg’ın bir numaralı yardımcısı durumuna gelmişti. “Tacınızı çıkarmanızı istiyorum.” dedi Peyna. Peter ona ciddi bir şaşkınlıkla baktı. “Taçtan feragat etmemi mi?” diye sordu. “Bi… bilemiyorum, Başyargıcım. Evet veya hayır demeden önce düşünmem gerek. Ülkeye yardım edeyim derken zarar vermiş olabilirim… Tıpkı bir doktorun hastasına fazla ilaç vererek öldürmesi gibi.” Flagg’la Peyna aynı anda, çocuk zeki diye düşündüler. “Beni yanlış anladınız. Tahttan temelli feragat etmenizi istiyor değilim. Yalnızca bu konuda bir karara varılıncaya kadar tacınızı bırakmanızı istiyorum. Eğer babanızın öldürülmesi konusunda suçsuz bulunursanız…” “Zaten suçsuz bulunacağım,” dedi Peter. “Babam eğer ben yaşlanıp dişsiz kalana kadar krallık etse, yine mutlu olurdum. Tek istediğim ona hizmet etmek, onu desteklemek ve onu sevmekti.

” “Ama babanız öldü ve siz de o olaydan suçlanıyorsunuz.” Peter başını salladı. “Eğer suçsuz bulunursanız, tacınızı tekrar giyersiniz. Suçlu bulunursanız…” Büyük avukatlar biraz tedirgin görünmeye başlamışlardı ama Peyna sözünü esirgemedi. “Suçlu bulunursanız, Needle’ın tepesine götürülecek, ömür boyu orada kalacaksınız. Kraliyet ailesinden olanlar ölümle cezalandırılamaz. O yasa bin yıllık bir geçmişe sahip.” “Thomas da Kral olur,” dedi Peter düşünceli bir sesle. Flagg hafif gerginleşti. “Evet.” Peter kaşlarını çattı. Derin derin düşünüyordu. Çok yorgun bir hali vardı. Ama kafası karışmış gibi görünmüyordu. Korkuyor gibi de görünmüyordu.

Flagg içinde belli belirsiz bir korkunun kıpırdadığını hissetti. “Ya reddedersem?” “Reddederseniz, hakkınızdaki korkunç suçlamalar cevaplanmadan Kral olursunuz. Halkınızdan bazıları, hatta kanıtlan düşünürsek pek çoğu, sırf tahta çıkmak için babasını öldürmüş birinin kendilerini yönetmekte olduğuna inanırlar. Bence bundan ayaklanmalar ve iç savaşlar doğabilir. Hem de bunlar çok geçmeden başlayabilir. Ben şahsen böyle bir durumda görevimden istifa eder, batıya göçerim. Her şeye yeniden başlamak için çok yaşlıyım gerçi… ama yine de yapmayı denerim. Yasa benim hayatım olmuştur. Böyle bir olayda yasanın önünde diz çökmeyen bir Krala hizmet edemem.” Salon çok sessizdi. Bu sessizlik uzun sürdü. Peter başını eğmiş, oturuyordu, Avuçlarım gözlerine bastırmıştı. Hepsi ona bakıyor, hepsi bekliyorlardı. Flagg’in bile alnında soğuk terler belirmeye başlamıştı. Sonunda Peter başını kaldırdı, ellerini gözlerinden çekti.

“Pekâlâ.” dedi. “Kral olarak size buyruğumu bildiriyorum. Babamın öldürülmesi konusunda temize çıkıncaya kadar tacımı bir kenara bırakacağım. Sen, Peyna, bu dönem içinde, yani ülke Kralsız kaldığı sürece, Şansölye görevini üstleneceksin. Duruşmanın mümkün olduğu kadar çabuk yapılmasını istiyorum. Mümkünse hemen yarın. Mahkemenin kararını kabul edeceğim. Ama beni yargılayan sen olmayacaksın.” Bu söz üzerine hepsi gözlerini kırpıştırıp yerlerinde biraz doğruldular. Delikanlının sesinde kupkuru bir otorite tonu seziliyordu. Baş seyis Yosef duysa, bu ses tonu onu hiç şaşırtmazdı. Daha önce de duymuştu o çünkü. Peter daha ufacık bir çocukken. Peter, “Bu dört hukukçudan biri yargılayacak beni,” diye sürdürdü sözlerini.

“Benim yerime yönetimi üstlenen… görünüşe göre benim bu korkunç suçu gerçekten işlemiş olduğuma inanan biri tarafından yargılanmayı reddediyorum.” Peyna yanaklarının kızardığını hissetti. “Bu dördünden biri,” diye tekrarladı Peter. “Dört taş alıp bir fincana koyun. Üçü siyah, biri beyaz olsun. Beyaz taşı çeken, duruşmama başkanlık etsin. Kabul ediyor musunuz?” “Kabul, efendimiz,” dedi Peyna yavaşça. Yanaklarındaki geçmek bilmeyen kızarıklıktan nefret ediyordu. Flagg yine elini ağzına götürüp gülmesini maskelemek zorunda kaldı. İşte bu da Delain ‘in Kralı olarak verip vereceğiniz tek buyruk, kadersiz efendimiz, diye geçirdi içinden 43 Üçte başlayan toplantı, dördü çeyrek geçe sona erdi. Varsın meclislerle senatolar bir tek küçük ayrıntıyı karara bağlamak için günlerce, haftalarca çene yarıştırsın, sonunda da hiçbir karara varamasın… ama büyük olaylar söz konusu olduğunda, işler genellikle pek hızlı sonuca bağlanır. Üç saat sonra karanlık basarken de, Peter’e duruşmada suçlu bulunacağını anlatan bir olay yer aldı. Dairesine dönerken ona hiç gülümsemeyen, sessiz asiller eşlik etmişti. Peyna ona yemeklerinin dairesine getirileceğini söylemişti. Akşam yemeğini iri yapılı, sakallı bir Hassa askeri getirdi.

Elinde bir tepsi vardı. Tepside t.r bardak sütle dumanı tüten sulu bir et yemeği görünüyordu. Adam yaklaşırken Peter ayağa kalktı, ellerini tepsiye doğru uzattı. “Henüz olmaz, efendimiz,” dedi asker sesinde belirgin bir alay tonuyla. “Biraz lezzet katmaya ihtiyacı var sanırım.” Eğilip et yemeğinin içine tükürdü. Başını kaldırdığında sırıtıyor, bakımsız bir bahçe çiti gibi oyuk dişleri görünüyordu. Tepsiyi uzattı. “Buyrun,” dedi. Peter tepsiyi almak için hiçbir hareket yapmadı. Çok şaşırmıştı. “Bunu neden yaptın? Neden tükürdün yemeğime?” “Babasını öldüren bir çocuk daha iyisini hak eder mi, efendimiz?” “Hayır. Ama söz konusu suçtan henüz yargılanmamış biri, hak eder,” dedi Peter. “Onu götür, bana yeni bir tepsi getir.

On beş dakika içinde getirmiş ol, yoksa bu gece Flagg’in zindanında uyumak zorunda kalırsın.” Askerin tatsız sırıtışı bir an solar gibi oldu, sonra geri döndü. “Hiç sanmıyorum,” dedi, tepsiyi eğdi, sonra daha çok, daha çok eğdi. Bardakla kâse yere düşüp taşlara çarparak kırıldılar. Yemeğin koyu suyu her yana yayıldı. “Yala bunu,” dedi asker. “Madem köpeksin, yala.” , Gitmek üzere döndü. Peter gemleyemediği bir öfkeye kapılmıştı. Fırlayıp adama bir tokat aşketti. Tokadın sesi odada tabanca kurşunu gibi çınladı. Asker bir çığlık atıp belinden kısa kılıcını çekti. Peter, yüzünde neşesiz bir gülümsemeyle çenesini kaldırıp boynunu gösterdi. “Haydi,” dedi. “Başkasının yemeğine tüküren insan, silahsız birinin gırtlağını da kesebilir herhalde.

Başta. Domuzların yaptığı da Tanrı buyruğunu yerine getirmektir. Utancım ve üzüntüm çok derin. Eğer Tanrı yaşamamı istiyorsa, yaşamam gerek demektir. Ama eğer ölmemi istiyorsa ve öldürmeye de senin gibi bir domuzu yollamışsa, yapabileceğim bir şey yok.” Askerin öfkesi bir kararsızlık içinde erimeye başlamıştı. Bir saniye sonra kılıcını kınına soktu. “Kirletmem kılıcımı,” dedi. Sözleri ağzından bir mırıltı gibi çıkmıştı. Peter’in gözüne de bakamıyordu. Peter alçak sesle, “Bana yeni yiyecek ve içecek getir,” dedi. “Kimlerle konuşmuşsun, bilemiyorum, asker. Aldırmıyorum da. Duruşma yapılmadığı halde neden beni babamı öldürmekle suçlu buluyor, bu kadar emin oluyorsun, onu da anlamıyorum, yine de aldırmıyorum. Ama bana yeni yiyecek ve içecek, yanında da bir peçete getireceksin, bu işi saat altı buçuğu vurmadan önce bitirmiş olacaksın, yoksa Peyna’yı çağırtırım, geceyi Flagg’in zindanında geçirirsin.

Suçum kanıtlanmadı. Peyna hâlâ benim emrimde. Bunun doğru olduğuna da yemin edebilirim.” Bu sözleri dinlerken asker giderek sararıp soluyordu, çünkü Peter’in doğruyu söylemekte olduğunu görebiliyordu. Ama solmasının tek nedeni de bu değildi. Arkadaşları ona prensin suçüstü yakalandığını söyledikleri zaman inanmıştı onlara. İnanmak istemişti. Ama şimdi… o kadar da emin değildi. Peter suçlu gibi davranmıyor, suçlu gibi konuşmuyordu. “Başüstüne, efendimiz,” dedi. Sonra odadan çıktı. Birkaç dakika sonra hassa askerlerinin yüzbaşısı kapıyı açıp içeriye baktı. “Bir şeyler duyar gibi oldum,” dedi, gözlen yerdeki kırık bardakla kâsenin parçalan üzerinde dolaştı. “Bir şey mi oldu burada?” “Bir şey yok,” dedi Peter sakin bir sesle. “Tepsiyi elimden düşürdüm.

Nöbetçi bana yeni yemek getirecek.” Yüzbaşı başını salladı, kapıyı kapadı. Peter on dakika boyunca yatağının kenarına oturup derin derin düşündü. Kapı hafifçe vurulduğunda, “Girin,” diye seslendi.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir