John Steinbeck – Fareler ve İnsanlar

Soledad’ın birkaç mil güneyinde Salinas deresi, tepenin yamacını yalayarak yemyeşil ve derin akar. Suyu ılıktır da, çünkü bu dar yatakta durgunlaşmadan önce, sarı kumlar üzerinde güneşten parıldayarak inmiştir. Çayın bir yanında, tepenin yaldızlı sırtları ta Galiban dağlarının kayalık yığınına kadar, kıvrıla büküle çıkar ama, vadi yönünde dere kıyısı ağaçlıktır.

Baharla filizi bir renk alan ve alt yapraklarının ortasında, kışın kabaran suların bıraktığı toz toprağın izleri görülen söğütlerle alacalı yaprakları ve dalları uzayarak durgun suyun üstünde bir kubbe kurar frenk çınarları. Kumsal kıyıda, ağaçların altına yapraklar kalın bir halı serer, bu halı öylesine kurudur ki, bir kertenkelenin kaçışı orada, uzun bir çıtırtı yaratır.

Akşamları tavşanlar, fundalıklardan çıkarak gelip kumların üstünde otururlar, nemli yerlerde de geceleyin dolaşmış racoonların, [1] kocaman ayaklı çiftlik köpeklerinin ve karanlıkta su içmeye gelen geyiklerin çatal tırnaklarının izleri görülür. Söğütlerle frenk çınarlarının arasından bir patika geçer, derin sularda yıkanmak için civar çiftliklerden inen çocukların, akşamları yorgun düşerek şoseden ayrılıp dere kenarında konaklamaya gelen serserilerin taban teptikleri bir patika.

Dev boylu bir frenk çınarının alçak ve yatay dalının önündeki bir kül yığını açıkta birçok ateşler yakılmış olduğuna delildir; dal da üzerine oturulmaktan yıpranmış ve adeta cilalanmıştır. Çok sıcak bir günün akşamı… Yapraklarda hafif bir meltemin ürperişleri başlamıştır. Karanlık, tepelerin yukarılarına doğru yükseliyor. Kumluk kıyılarda, tavşanlar yontulmuş taştan kurşuni heykelcikler gibi kımıldamadan oturuyorlar.

Birden şose tarafından, frcnk çınarlarının kara yapraklarının arasından bir ayak sesi geldi. Tavşanlar inlerine doğru hemen sıvıştılar. Uzun bacaklı bir balıkçıl kuşu, tembel tembel doğruldu ve ağır uçuşuyla derenin üstünden geçti. Bir an için bütün hayat izleri silindi, sonra patikanın ucundan iki adam göründü. Yeşil suyun kenarındaki düzlüğe doğru ilerlediler.

Patikada birbirinin ardısıra yürümüşlerdi, açıklığa çıktıkları zaman bile bu durumlarını bozmadılar. İkisi de mavi bezden bakır düğmeli ceket ve pantolonlar giymişlerdi. İkisinin de başlarında kalıbı bozulmuş siyah şapkalar ve omuzlarında dürülmüş battaniyeler vardı. Önde yürüyen adam, kısa boylu ve canlı, esmer yüzlü, ürkek ve keskin bakışlı idi, belirli çizgileri, küçük ve güçlü elleri, zayıf kolları, ince ve kemikli bir burnu vardı.

Ardından gelen onun tam tersiydi, şekilsiz bir yüzü, soluk iri gözleri, düşük geniş omuzları olan kocaman bir adamdı bu. Bir ayı gibi ayaklarını sürüyen, hantal bir yürüyüşü vardı. Kolları, hiç kımıldamadan iki yanından aşağı sarkıyordu. Düzlüğe geldikleri zaman, öndeki adam ansızın durdu. Arkadaşı az kalsın onun üstüne yıkılıyordu.

Şapkasını çıkardı, şehadet parmağıyla meşinini sıyırdı ve ter damlalarını silmek için parmağını şaklattı. Arkadaşı yükünü yere attı, yüzükoyun kapanarak, suyun yeşil yüzünden içmeye koyuldu. Bir beygir gibi ağzını şapırdatarak hızlı hızlı içiyordu. Kısa boylusu sinirli bir tavırla yanına yaklaştı: “Lennie” dedi. “Lennie, içme o kadar be!”

Lennie, durgun suyu şapırdatmaya devam ediyordu. Kısa boylusu eğildi, onu omuzundan tutup sarstı: “Lennie, geçen akşamki gibi hasta olacaksın yine.” Lennie kafasını şapkasıyla birlikte suya daldırdı, sonra kıyıda oturdu, şapkasından sızan sular mavi ceketine ve ensesinden içeri aktı. “Oh, hayat be,” dedi. “İç biraz, George, iç doyasıya.” Memnun bir tavırla gülümsüyordu. George sırtından dengini indirip usulca yere koydu.

“Pek temize benzemiyor bu su,” dedi. “Köpükleri var baksana.” Lennie iri elini suya daldırdı, parmaklarını oynatarak hafifçe karıştırdı. Suyun yüzünde halkalar peyda olarak ta karşı kıyıya kadar uzandı, sonra tekrar geri döndüler. Lennie bunlara dikkatle bakıyordu. “Bak, George, bak ne yaptım.” George, su kenarına oturdu, avucundan çabuk çabuk içti. “Tadı fena değil,” dedi. “Ama hiç de akarsu hali yok bunda. Sen sen ol, durgun su içme, Lennie. Ama susayınca karşına lağım çıksa, gene içersin.” Yüzüne su çarptı, eliyle çenesinin altını ve ensesini yıkadı.

Sonra şapkasını başına geçirdi, su kenarından biraz uzaklaştı, dizlerini kaldırarak kollarını dizleri üstünde kavuşturdu. Yaptığına dikkat eden Lennie, tıpkı tıpkısına onu taklit etti. Geri çekildi, oturup dizlerini kaldırdı, elleriyle dizlerini tutarak, acaba tam usulünce becerdim mi gibilerden baktı. Tıpkı George’un şapkasına benzesin diye de şapkasını biraz daha kaşları üstüne yıktı. George, mahzun bir tavırla suyu seyrediyordu. Güneşten gözlerinin kenarları kızarmıştı.

Öfkeli öfkeli söylendi: “O hergele şoför işkembeden atmasaydı, çiftliğe kadar otobüsle gidecektik. İki adımlık yerdir, demişti, iki adımlık yer! Halbuki dört mile yakın uzakta bırakmış, teres. Çiftlik kapısında durmak istemiyordu da ondan… Yutturdu herif bize, Soledad’da durmayı galiba şanına yediremedi köpoğlu. Bizi attı dışarı, ne: İki adımlık yermiş! Dört milden fazla vardı sağlam. Hava da amma sıcak be.” Lennie, ürkek ürkek ona baktı. “Ne var, ulan?” “Nereye gidiyoruz, George?”

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
İsim yazmadığınız yorumlar "Anonim" kullanıcı adıyla yayınlanır.
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
3 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Anonim
Anonim
14 gün önce

bu tamamı değil mi

stella
stella
2 ay önce

güzel bir kitap mı acaba okumak için çok sabırsızlanıyorum

HİRANUR
HİRANUR
Reply to  stella
10 gün önce

BENDE