John Steinbeck – İnci (Tomris Uyar Çevirisi)

Amerika’da 1930-1940 yıllarında yaşanan Büyük Bunalım döneminin en sevilen yazarı, hiç kuşkusuz John Steinbeck’tir. Steinbeck, 1902’de Salinas, Kaliforniya’da doğdu; toprakları bereketli, gelgelelim geçim koşulları açısından akıl almaz güçlüklerle dolu bir yörede. Daha ilk gençlik yıllarından başlayarak tarım ve sanayi işçilerinin yaşama biçimini, göğüsledikleri güçlükleri yakından gözlemledi. 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nden 1925’te ayrıldı. Zaten amacı, resmi bir öğrenim görmekten çok, sevdiği derslere girmek, ilgi duyduğu konularda bilgilerini arttırmaktı. Ara sıra, dersleri boşlayıp farklı yerlerde işçi olarak çalıştı. Yazar olmayı daha o günlerde aklına koymuştu. Üniversite dergisinde çeşitli yazıları yayımlandı bu yıllar süresince. Kısa bir süre New York City’de gazetecilik yaptıktan sonra yakalandığı hastalık onu anayurdu Kaliforniya’ya dönmek zorunda bıraktı. Bu dönemde ilk yayımlanan kitabı Altın Kupa’nın (Cup of Gold) aslında dördüncü yapıtı olduğu söylenir. Bu kitapta yazar, sonraları kendine özgü kılıp geliştireceği simgesel anlatımın, şiirsel roman dilinin ilk belirtilerini vermiştir. Steinbeck, Yukarı Mahalle (Tortilla Fiat) adlı öyküler derlemesiyle ününü pekiştirdi: Monterey dolaylarında yaşayan köylülerin acılarını, sevinçlerini dile getiren bir dizi öyküyle. Bugün bile Steinbeck hayranlarının başuçlarından ayırmadıkları bir kitaptır Yukarı Mahalle. 1937 Şubatında yazarın Fareler ve İnsanlar (Of Mice and Men) adlı uzun öyküsünün ayın kitabı seçildiğini ve çok-satarlar listesine girdiğini görüyoruz. Sonraları bu öykü oyunlaştırıldı, dünyanın belli başlı kentlerinde başarıyla sahnelendi, ünlü oyuncularca sinemada da başarıyla canlandırıldı.


Steinbeck’in başyapıtıysa Gazap Üzümleri (The Grapes of Wraht) adlı destan romandır. Bu romanda Oklahoma’dan Kaliforniya’ya göçe zorlanan tarım işçilerinin çektiği yoksunluklar, yokluklar ve gösterdikleri yiğitçe direniş anlatılır. Yine aynı şiirsel ve sıcak dille. Roman, o dönemin Oklahomalı zenginler sınıfını çok kızdırmıştır ama ülkenin aydınlarının ilgisini topraklarından edilen çiftçilerin sorunlarına çekmeyi başarmıştır (1940 Pulitzer Ödülü). Steinbeck, 1942’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı, 1968’de de öldü. Onun dünyası korkunç denebilecek kertede kayıtsız bir dünyadır. Doğa koşulları acımasızdır. O yüzden insanlar da katıdır, aralarındaki ilişkilerde sonsuz bir gönül kısırlığı göze çarpar. Ama Steinbeck, bu acımasız dünyayı anlatırken umudu elden bırakmaz, özellikle insanoğlunun zalim çevresine uyum sağlamada gösterdiği büyük uyuma övgüler düzer. Al Midilli (The Red Pony), Cennetin Doğusu (East of Eden, ki yine başarılı bir Hollywood yapımıdır) gibi yapıtlarında da İnci’deki (The Pearl) ana izleği bulabiliriz. Yani yaşam süreklidir. Gerçi yaşamın kalıpları değişebilir, bireyler uğradıkları yıkımlar ya da doğa güçlerinin baskısı yüzünden ezilip güçlükler yaşayabilirler ama yaşam temelde asla yok edilemez. Sulara gömülen dev inciyle yenilenir yalnızca. Steinbeck, yurdumuz okurlarının ve yazarlarının çok etkisinde kaldıkları bir yazar. Yapıtlarının hemen tümü dilimize kazandırılmış.

Yıllar sonra elinize aldığınızda da ilk okunuşunda bıraktığı zengin iç etkileri bulabiliyorsunuz bu yapıtlarda. Çünkü Steinbeck, iflasların birbirini izlediği, işsizliğin, parasızlığın, açlığın kol gezdiği, insanoğlunun umudunun, var olma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir. Tozpembe olmayan gerçekçi umudun. Onun güncelliğini yitirmemesinin bir açıklaması da bu olabilir. Kino, alaşafakta uyandı. Yıldızlar parlıyordu daha, tan, doğuya düşen gök parçasının alt kısımlarına soluk bir ışık çekmişti. Horozlar, bir süredir ötüyorlardı, erkenci domuzlarsa dalları, tahta parçalarını durmaksızın didikleyip gözden kaçmış yemleri bulma telaşındaydılar. Orkinos ağlarının ötesindeki saz kulübenin dışında bir kuş sürüsü cik cik ediyor, kanat çırpıyordu. Kino’nun gözleri aralandı, önce, gittikçe aydınlanan kapıya baktı, sonra da Coyotito’nun uyuduğu tavana asılı beşiğe. Neden sonra da yanı başında, hasırın üstünde uyuyan karısı Juana’ya baktı; mavi yeldirmesi burnunu, göğüslerini, sırtını örtmüştü. Juana da gözlerini açtı. Kino ne zaman gözlerini açsa, onu uyanmış bulurdu, şimdiye kadar hep böyle olmuştu. Juana’nın gözlerinde küçük yıldızlar yanıp yanıp sönüyordu. Kocasına her sabah nasıl bakıyorsa, bu sabah da öyle bakıyordu. Kino, kumsala vuran sabah dalgalarının şıpırtısını duydu.

Ne güzel — gözlerini yumdu, bu ezgiye kulak verdi. Bunu yapan belki yalnızca kendisiydi belki de tüm halkı. Kino’nın halkı bir zamanlar türküler bestelemek konusunda harikaydı; öyle ki her gördüklerini, her düşündüklerini, her yaptıklarını, her duyduklarını türkülere dökmüşlerdi. Ama bu gelenek eskimişti, gerçi türküler bugün de yaşıyordu, Kino onları ezbere biliyordu ama yenileri eklenmemişti. Bu, kişisel türkülere yer olmadığı anlamına gelmiyordu. Şu anda Kino’nun içinde duru ve yumuşak bir türkü yükseliyordu, kelimelere dökebilse Ailenin Türküsü derdi ona. Nemli havadan korunmak için battaniyesini burnuna kadar çekmişti. Yanı başındaki kıpırtıyla o yana döndü. Juana nerdeyse çıt bile çıkarmadan kalkıyordu. Sert, çıplak ayaklarıyla Coyotito’nun uyuduğu beşiğe yürüdü sonra, eğildi, tatlı bir şeyler söyledi. Coyotito bir an ona baktı, sonra gözlerini yumdu, yine uykuya daldı. Juana, sönmüş ateşe gitti, tutuşmamış bir kömür buldu, onu yelpazeledi, üstüne çalıçırpı döktü. Kino da kalkmıştı şimdi, battaniyesine başını, burnunu, omuzlarını örtecek şekilde sarındı. Sandaletlerini giyip dışarı, tanyerini gözlemeye çıktı. Kapının önüne çömeldi, battaniyenin uçlarını dizlerinin çevresinde topladı.

Körfez bulutlarının parıltılı beneklerinin göğe doğru alev alev yükselişini izledi. Bir keçi yanaştı, kokladı onu, soğuk sarı gözlerini yüzüne dikti. Kino’nun arkasında, Juana’nın yaktığı ateş harlamış, kulübenin çatlaklarından ışık oklarıyla geçerek kapının dışına oynak bir ışık dörtgeni uzatmıştı. Gecikmiş bir güve, büyük bir şamatayla içeri, ateşi bulmaya daldı. Ailenin Türküsü, şimdi Kino’nun arkasından yükseliyordu. Türkünün temposunu belirleyen, Juana’nın sabah kahvaltısı için mısır dövdüğü dibeğin sesiydi. Tan, hızla ağarıyordu artık, şöyle bir serpinti, bir ışıltı, bir ışık, derken güneşin Körfez’den yükselişiyle birlikte bir ateş patlaması. Kino, gözlerini güneşten korumak istedi, yere baktı. Çöreklerin tek tek hazırlanışını duydu, tavada kızarırken çıkardıkları mis gibi kokuyu. Karıncalar toprakta hani harıl çalışıyorlardı, kara, parlak gövdeleriyle iri karıncalar, sonra küçümen boz, tez ayaklı karıncalar. Kino, dev bir karıncanın kurduğu toz tuzağından deliler gibi kaçmaya çalışan küçük karıncayı bir Tanrı gibi kayıtsızca izledi. Cılız, utangaç bir köpek yanaştı yanına, Kino’dan tatlı bir söz duyunca da hemen oraya kıvrıldı, kuyruğunu özenle ayaklarının üstüne yaydı, çenesini de bu tüy yumağının üstüne zarifçe yasladı. Kara bir köpekti, kaşlarının olması gereken yerde sarı altınsı benekler vardı, öteki sabahlar gibi bir sabahtı ama yine de hepsinden güzelmiş gibi geldi Kino’ya. Kino kolanların gıcırtısını duydu, Juana, Coyotito’yu sallanan beşiğinden indirmiş, altını temizlemiş, beline düğümlediği şalına sararak göğsüne yakın bir yere bağlamıştı. Kino bütün olanları bakmadan da görebiliyordu neredeyse.

Juana, alçak sesle eski bir türkü söylüyordu, üç notadan oluşan ama sessizliklerden yana zengin bir türkü. Bu türkü de aile türküsünün bir parçasıydı. Hepsi bir parçaydı. Ara sıra boğaza tıkanan acılı bir müzik dizesiyle yükseliyor, işte güven budur, diyordu, sıcaklık budur. Bütünlük budur. Çitin karşı kıyısında başka saz kulübeler de vardı, onlardan da duman yükseliyordu, kahvaltı sesleri duyuluyordu, ama bunlar başka türkülerdi, onların domuzları başkaydı ve karıları Juana değildi. Kino, gençti, güçlüydü, siyah saçları esmer alnına dökülmüştü. Gözleri sıcak, yabanıl, parlaktı, bıyığı ince, sert telliydi. Battaniyesini burnundan çekti, karanlık, zehirli hava dağılmıştı, eve sapsarı güneş ışığı vuruyordu. Çitin yanındaki iki horoz eğildiler, kanatlarını dikleştirip enselerindeki tüyleri kabartarak birbirlerine meydan okudular. Acemi bir dövüş olacaktı besbelli. Av hayvanları değildiler. Kino bir an gözledi onları, sonra gözü ta uzaklardaki tepelere doğru hızla kanat çırpan yaban güvercinlerine takıldı. Dünya uyanmıştı artık, Kino da kalktı, saz kulübesine girdi.

.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

3 Yorum

Yorum Ekle
  1. İğrenç ben bunun kitabını alıp okuyayım ğdaha iyi!
    Allah belanı versin haaaaa!

  2. Təşəkkürlər

  3. Acayip kötü bir site