Tami Hoag – Ölümden Daha Derin

Kahramanım Benim kahramanım babam. O harika biri. Çok çalışır, herkese iyi davranır ve insanlara yardım etmek için elinden geleni yapar. Kurban olarak seçtiği kadın, fırsat bulsa çığlık atardı. Bunun olmayacağını biliyordu. Kadının, ağzını açabilmesine artık imkan yoktu. Gözlerinde de müthiş bir korku vardı. Ama onları da bir daha açması mümkün değildi. Onu kör ve dilsiz yaparak arzu ettiği mükemmel kadın haline getirmişti. Çok güzel. Kötülüğü gözün görmesin. Ağzın söylemesin. Kulakların duymasın, itaatkar ol. Kıpırdayamayacak hale geldiği için kadın ona karşı koyamıyordu. Bazen bana ev ödevlerimde yardım eder.


Çünkü babam fen ve matematikte çok başarılıdır. Bazen arka bahçede oynarız. O zaman çok eğlenirim. Ama babam çok meşgul bir insan. Çok çalışır. Kadın kontrol edilemez biçimde titrerken kapıldığı paniğin etkisiyle yanaklarından terler süzülüyordu. Adam onu kendi bedeniyle zihninin içine hapsetmişti. Ve buradan kaçış da yoktu. Kadın kendini karanlığa doğru her atmak isteyişinde boynundaki ipler daha bir geriliyor, ter ve kanın oluşturduğu derecikler küçük, yuvarlak göğüslerine doğru akıyordu. Babam ne olursa olsun insanlara hep kibar davranmam gerektiğini söyler, insanlara onların bana nasıl davranmalarını istiyorsam öyle davranmalıyım. Kadın artık ona saygı duymak zorundaydı. Başka seçeneği yoktu. Tüm güç artık adamdaydı. Bu oyunda hep o kazanırdı. Kadının sahtekarlık dolu sözcükleriyle güzellik maskesini, saf gerçeği gün yüzüne çıkarmak için ortadan kaldırmıştı.

Şimdi karşısında duran kadın koca bir sıfırdı. Ve o da Tanrı’ydı. Öldürmeden önce kadının bunu anlaması çok önemliydi. Babam toplum için çok önemli bir adam Önemli olan kadının bu gerçeği yansıtacak zamanı bulabilmesiydi. İşte bu yüzden onu henüz öldürmemişti. Zaten buna da zamanı yoktu. Babam bir kahraman Saat neredeyse üç olmuştu. Gidip çocuğunu okuldan alması gerekiyordu. 2 Beş Gün Sonra 8 Ekim Salı, 1985 “Salağın tekisin sen, Crane.” Tommy Crane istifini bozmadan, iç çekti. Tommy’nin tam karşısındaki sırada oturan Dennis Farman tombul yüzünü büyük bir ihtimalle tam bir külhanbeyi gibi gözükmesine neden olduğunu düşünerek buruşturuyordu. Tommy kendini bunun yalnızca aptalca bir bakış olduğuna ikna etmeye çabaladı. Dingil. Bu haftanın yeni kelimesi buydu. Dingil: Argo.

Zeki davranışlar sergilemede başarısız olan kişi. Yani kısaca ahmak da denebilirdi tabii. Ve bu da Dennis’e cuk oturan bir tanımdı. Dennis Farman’m kendisinden büyük olduğunu düşünmemeye çalıştı. Dennis ondan tam bir yaş büyüktü ama bu aslında önemsiz bir ayrıntıydı. “Sen eşeklerin aletlerini emiyorsun,” dedi Farman söylediği şeyin zekice olduğunu düşünüp, gülerek. Tommy yeniden iç çekip, kapının üzerindeki saate baktı. İki dakika daha. Wendy Morgan dönüp, asabi bir ifadeyle söylendi. “Bir şey söylesene, Tommy. Ona öküzün tekisin filan desene.” “Bir şey söylesene, Tommy,” diye dalga geçti Farman, kızın sesini taklit ederek. “Ya da izin ver kız arkadaşın senin yerine konuşsun.” “Onun kız arkadaşı yok,” diye söze kanştı Farman’ın sıska yalakası. “O bir gay.

Yanındaki de lezbiyen zaten.” Wendy gözlerini devirerek, “Kapa çeneni, Hamamböceği,” dedi. “Sen daha söylediğinin ne anlama geldiğini bile bilmiyorsun.” “Evet, biliyorum.” “Çünkü sen öylesin.” Tommy saate baktı, özgürlüğe bir dakika daha yaklaşmıştı. Bayan Navarre elinde sarı bir defterle masasına yöneldi. Biri ona işkence yapsa, ayaklarını ateşe tutup, parmaklarını bambu dallarıyla ezse, ancak o zaman Bayan Navarre’ye aşık olduğunu itiraf ederdi. Bayan Navarre akıllı ve kibar olduğu kadar büyük kahverengi gözleri ve kulaklarının arkasında topuz yaptığı saçlarıyla oldukça da güzel bir kadındı. “Amcık,” dedi Hamamböceği, küfrün Bayan Navarre’nin kulağına zehirli bir ok gibi saplanmasını sağlayacak derecede yüksek sesle. Kadın da hemen o yöne döndü. “Bay Roache,” dedi kadın, bir bıçak kadar keskin ses tonuyla. “Tahtaya gelip, arkadaşlarına yarın arada ve yemek saatinde neden sınıfta beklemek zorunda olduğunu açıklamak ister misin?” Roache aşırı büyük gözlüklerinin arkasından en aptal bakışlarıyla, “Şey, hayır,” diyebildi. Bayan Navarre bir kaşını kaldırdı. Zaten bu kaşıyla çok şey söyleyebilirdi.

Tatlı, nazik biriydi kabul ama kolay kolay kafaya alınabilen tiplerden de olmadığı açıktı. Cody Roache zorlukla yutkunup, bir kez daha denedi. “Şey… Hayır, efendim.” Zil çalınca herkes ayağa fırladı. Ama Bayan Navarre’nin bir parmak hareketiyle hepsi sanki bir filmin içindeki animasyon karaktermiş de biri stop düğmesine basmış gibi olduğu yerde kalakaldı. “Bay Roache,” dedi. Birine Bay ya da Bayan diye seslenmesi hiç de hayra alamet değildi. “Yarın masamda ilk senin ödevini görmek istiyorum.” “Peki, efendim.” Sonra elini indirmeden yavaşça Dennis Farman’a doğru döndü. “Dennis baban arayıp, bugün seni almaya gelemeyeceğini, eve yürümen gerektiğini söyledi.” Bayan Navarre’nin elini indirdiği saniyede, öğrenciler serbest kalmış vahşi atlar gibi sınıftan hızla çıktılar. “Neden ona karşılık vermiyorsun, Tommy?” diye sordu Wendy, Oak Knoll İlkokulu’ndan çıkıp, parka yöneldikleri sırada. Tommy sırt çantasını omzuna atıp, “Çünkü beni bir anda kırık bir kemik yığını haline getirebilir.” “Sadece konuşuyor o.

” “Senin için söylemesi kolay. Geçenlerde yakan top oynarken bana sertçe vurdu. Tam bir hafta boyunca doğru dürüst nefes alamadım.” “Kendini savunmalısın,” diye ısrar etti Wendy, mavi gözlerini kırpıştırarak. Kız her zaman Tommy’nin adlarını bile duymadığı rock yıldızlarına benzettiği uzun sarı saçlarıyla tam bir denizkızına benziyordu. “Aksi takdirde tam bir adam olamazsın ki.” “Ben adam değilim zaten. Çocuğum. Ve bir süre daha böyle kalmaya niyetliyim.” “Peki ya bana bulaşırsa?” diye sordu. “Bana vurmaya ya da beni kaçırmaya filan kalkarsa?” Tommy kaşlarını çattı. “O zaman başka. Sen olunca işler değişir. Elbette seni korumaya çalışırım. Bir erkeğin yapması gerektiği gibi.

Buna şövalyelik denir. Tıpkı Yuvarlak Masa Şövalyeleri ya da Yıldız Savaşları’ndaki gibi.” Wendy gülümseyip, kulağının üzerinde tarçınlı bir rulo tatlısı duruyormuş hissi veren saçını arkaya attı. “Yani bu senin Prenses Leia’n olduğum anlamına mı geliyor?” diye sordu gözlerini kırpıştırarak. Tommy gözlerini kaçırdı. Dönüp, Oakwoods Parkı’nm içinden geçen küçük patikaya yöneldiler. Oakwoods bir kısmı çocuk oyun alanı bir kısmı da piknik sahası olarak ayrılmış büyükçe bir parktı. Parkın kullanım alanı dışında kalan bölümleri, içinden geçen patikalarıyla bir ormanı andırıyordu ve oldukça da ıssızdı. Çocukların çoğu ormanın perili olduğuna dair hikayeler dinledikleri ve parkta yaşayan evsizler olduğunu bildikleri için buradan geçmezdi. Hatta bir keresinde içlerinden biri Kocaayağı gördüğünü bile iddia etmişti. Ama en kestirme yol da burasıydı; bu yüzden de Tommy, Wendy’yle birlikte üçüncü sınıftan beri bu yolu kullanırdı. Hiç kötü bir şey de olmamıştı. “Bu seni Luke Skywalker yapar,” dedi Wendy. Tommy, Luke Skywalker olmak istemiyordu. Bütün komiklikleri yapan Han Solo idi.

Evrende Chewbacca’yla gezer, kuralları hiçe sayarak canının istediğini yapardı. Tommy hayatı boyunca bir tek kurala bile karşı gelmemişti. Yaşamı son derece düzenli ve planlıydı. Yedide kalkar, yedi buçukta kahvaltıyı bitirir, sekizde de okulda olurdu. Okuldan 15:10’da çıkardı. 15:45’te de evde olmak zorundaydı. Bazen okuldan eve yürürdü. Bazen de almaya ya onun ya da Wendy’nin anne babası gelirdi. Eve gelince bir şeyler atıştırır, annesine gününü en ince detaylarıyla anlatırdı. 16:00’dan 18:15’e kadar eğer piyano dersi yoksa dışarıda oynayabilirdi. Fakat temizlenip en geç 18:30’da sofrada olmak zorundaydı. Han Solo olmak çok eğlenceli olurdu doğrusu. Wendy başka bir konuya geçmiş, son gözdesi Madonna’dan bahsediyordu. Ama Tommy bu şarkıcının adını bile duymamıştı çünkü annesi ancak devlet radyosunu dinlemesine izin veriyordu. Büyüyünce ya bir konser piyanisti ve/veya beyin cerrahı olmasını istiyordu.

Tommy büyüyünce beysbol oyuncusu olmak arzusundaydı ama annesine söylememişti. Bu babasıyla arasındaydı. Birden tam arkalarından savaş çığlığını andıran bir bağırış işittiler. Sanki vahşi bir hayvan ormandan fırlamış, üzerlerine geliyordu. “BOK YİYİCİLER!!!” “KOŞ!!” diye bağırdı Tommy. Dennis FarmanTa Cody Roache saklandıkları devrilmiş kütüğün arkasından fırlamışlar, avazları çıktığı kadar bağırdıkları için kıpkırmızı kesilmiş suratlarıyla saldırıya geçmişlerdi. Tommy, Wendy’nin bileğine yapışıp, kızı peşi sıra sürükleyerek koşmaya başladı. Dennis’ten daha hızlı koşabilirdi. Onu daha önce defalarca geçmişti. Wendy de bir kıza göre hızlı sayılırdı ama Tommy kadar hızlı değildi. Farman ve Roache gözlerini yuvalarından çıkacak gibi açmış, . ellerini kollarını hilkat garibeleri gibi sallayarak yaklaşıyorlardı. Bağırmaya bir an olsun ara vermemişlerdi ama Tommy o an yalnızca yerinden çıkacakmış gibi atan kendi kalbinin gürültüsünü ve ormanda yankılanan ayak seslerini duyabiliyordu. “Buradan!” diye bağırdı patikadan ayrılırken. Wendy arkasına dönüp, avazı çıktığı kadar bağırdı.

“OSURUKÇUU” “ATLA!!” diye bağırdı Tommy. Tümseğin üzerine çıkıp, kendilerini aşağı bıraktılar. Farman’la Roache de arkalarından atladı. Havaya fırlatılan bir avuç çakıl taşının ayna anda düşüşü gibi yere hızla indiler. Yerde yuvarlanırken ormandaki tüm renkler Tommy’nin göz leri önünden sanki bir çiçek dürbününden bakıyormuşçasına geçmişti. Yuvarlandı, yuvarlandı sonra küçük bir toprak yığınının yanında durdu. Bir an için Dennis Farman’m üzerine atılmasını bekleyerek öylece durdu. Ama birden Dennis’in yakınlarda bir yerde inlediğini işitti. Yavaşça dönüp, ellerinden destek alarak dizleri üzerinde doğruldu. Üzerinde bulunduğu toprak sanki çok kısa bir süre önce altüst edilmiş gibiydi. Etraf toprak ve ıslak yaprak kokusunu andıran ama tam olarak adını koyamadığı biçimde garip kokuyordu. Ellerinin altındaki toprak sanki kısa süre önce kürekle kapatılmış gibi tümsekliydi. Sanki bir şeyler gömülmüştü. Ya da birileri. Başını kaldırdığında kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oldu…ölümle yüz yüzeydi.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir