Julian Barnes – Bir Son Duygusu

Özel bir sırası olmaksızın, şunları anımsıyorum: -Parlak bir bilek içi, -Gülerek, içine sıcak bir tava atılırken ıslak bir lavabodan yükselen buhar, -Yüksek bir evin su borusundan aşağı dosdoğru akıtılmadan önce, lavabo deliği çevresinde dönen sperm damlaları, -Dalgası ve çağıltısı takip halindeki yarım düzine el feneri tarafından aydınlatılan ve saçma bir şekilde, hızlı hızlı, doğal akışının ters doğrultusunda akan bir ırmak, -Akış doğrultusu, yüzeyi harekete geçiren sert bir rüzgârca gizlenmiş, geniş ve gri, bir başka ırmak, -Kilitli bir kapının ardında, uzun zaman önce soğumuş banyo suyu. Bu sonuncusu, gerçekte görmüş olduğum bir şey değil,- ancak sonunda anımsadığınız şeyler tanık olduklarınızla her zaman aynı olmuyor. Zaman içinde yaşıyoruz -zaman bizi tutuyor ve kalıba döküyor— ama ben bunu çok iyi anladığımı asla hissedememişimdir. Zamanın nasıl bükülüp karşıt doğrultuda aktığı ya da bir başka yerde paralel versiyonlar halinde var olabildiğine ilişkin şu kuramlardan söz ediyor da değilim. Hayır, ben olağan, gündelik zamandan, duvar ve kol saatlerinin: tik-tak, tık-tık diye, bize düzenli olarak geçmekte olduğu duygusunu verdiği şeyden bahsediyorum. Bir yelkovandan gerçeğe daha yakın bir başka şey var mıdır? Ne var ki bize zamanın eğilip bükülebilirliğini öğretmek, sadece en küçük hazzı ya da acıyı gerektirir. Bazı duygular bunu hızlandırır, bazılarıysa yavaşlatır; ara sıra da kaybolmuş gibi gözükür zaman, ta ki bir daha asla dönmemek üzere gerçekten de kaybolduğu son noktaya dek. Öğrencilik günlerimle çok ilgilenmiyorum, onlara herhangi bir nostalji de duymuyorum. Ancak okul her şeyin başladığı yer, bu yüzden anekdot haline gelmiş birkaç küçük olaya, zamanın deforme edip kesinliğe dönüştürdüğü bazı şöyle böyle anılara kısaca dönmem gerekiyor. Gerçek olaylardan artık emin olamıyorsam da en azından, bu olguların bıraktığı izlenimlere sadık kalabilirim. Elimden gelen en iyi şey bu. Biz üç kişiydik ve şimdi o dördüncüyü oluşturuyordu. Son derece sınırlı sayımıza bir eklemede bulunmayı beklemiyorduk: klikler ve çiftler uzun zaman önce oluşmuştu ve daha şimdiden okuldan hayata kaçışımızı hayal etmeye başlamıştık. Adı Adrian Finn’di, başlangıçta gözlerini aşağıda tutup aklındakileri kendine saklayan, uzun boylu, çekingen bir oğlandı. İlk bir iki gün, ona pek dikkat etmedik; okulumuzda, tam karşı kutbu olan cezalandırma tanışması şöyle dursun bir hoş geldin seremonisi de yoktu.


Sadece, varlığını zihnimize yazdık ve bekledik. Hocalar onunla bizden daha fazla ilgiliydi. Zekâsını ve disiplin duygusunu ortaya çıkarmaları, daha önce ne kadar iyi bir öğrenim gördüğünü ve bir “burs materyali” olup olamayacağını hesap etmeleri gerekti. O güz yarıyılının üçüncü günü, İhtiyar Joe Hunt’la tarih dersimiz vardı; üç parçalı takım elbisesinin içinde, iğneleyici, alaycılık bir tatlıdillilik sergileyen tarih öğretmenimizin, yeterli ama çok da aşırı olmayan, can sıkıntısını sürdürmeye dayanan bir denetim sistemi vardı. “Hatırlayacaksınız ki sizden VIII. Henry’nin hükümdarlığı hakkında bazı hazırlık okumaları yapmanızı istemiştim.” Colin, Alex ve ben, sorunun tıpkı olta atan birinin kullandığı yem gibi birimizin başına takılmayacağını umarak, kaçamak gözlerle birbirimize baktık. “Çağın karakteristik bir tablosunu kim ortaya koymayı isterdi?” Yana çevrilmiş gözlerimizden kendi sonuçlarını çıkardı. “Şey, belki de, Marshall. VIII. Henry’nin hükümdarlığını nasıl tanımlardın, Marshall?” İçimizin rahatlaması merakımıza ağır bastı çünkü Marshall, gerçek cahilliğin yaratıcılığından nasibini almamış, ihtiyatlı, kara cahilin tekiydi. Sonunda bir yanıt vermeden önce soruda gizlenmiş olası kılçıklar arandı durdu. “Kargaşa vardı, hocam.” Sınıfı güçlükle kontrol edilebilir bir kıs-kıs gülme dalgası sardı, Hunt’ın kendisi de neredeyse gülümsüyordu. “Belki bunu daha ayrıntılı anlatmak isterdin, öyle değil mi?” Marshall başıyla yavaşça bir onaylama hareketi yaptı, biraz daha uzun düşündü ve ihtiyatlı davranmak için zaman olmadığı hükmüne vardı.

“Şey, büyük kargaşa vardı, hocam.” “O zaman, Finn’e soralım. Bu dönemi iyi biliyor musun sen?” Yeni oğlan, bir sıra ileride ve benim solumda oturuyordu. Marshall’ın budalalıklarına belirgin bir tepki göstermemişti. “Maalesef, pek bilmiyorum, hocam. Ama her türlü tarihsel olay üzerine -hatta Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine- bütün söylenebilecek olanı doğru bir şekilde dile getiren bir düşünce var; bu da ‘bir şeylerin olduğu’.” “Gerçekten oldu mu? Şey, beni işsiz bırakırdı bu, öyle değil mi?” Dalkavukça bir kahkahadan sonra, İhtiyar Joe Hunt tatil aylaklığımızı bağışladı ve bizleri çok eşli kraliyet kasabı konusunda bilgilendirdi. Bir sonraki teneffüste, gidip etrafta Finn’i aradım. “Ben Tony Webster.” Bana sakıngan bir edayla baktı. “Hunt’a iyi oturttun.” Neden söz ettiğimi bilmiyormuş gibi görünüyordu. “Bir şeylerin olduğu hakkında.” “Aa. Evet.

Anlamamış olması bayağı hayal kırıklığına uğrattı beni.” Söylemesi gereken şey bu değildi. Anımsadığım bir başka ayrıntı: üçümüz, kurduğumuz bağın bir simgesi olarak, kol saatlerimizi yüzü bileğimizin içine dönük gelecek şekilde takardık. Elbette, bir özentiydi bu ama belki de daha fazla bir şeydi. Zamanı kişisel, hatta gizli bir şey gibi duyumsamamızı sağlıyordu. Adrian’ın bu jeste dikkat etmesini ve bizim gibi yapmasını bekliyorduk,- ama yapmadı. O gün daha sonra -ya da belki de bir başka gün -Cambridge’den yeni gelmiş genç bir hoca olan Phil Dixon’la iki saatlik bir İngilizce dersimiz vardı. Hocamız çağdaş metinleri kullanmaktan hoşlanıyor ve zaman zaman şöylesi ani çıkışlar yapıyordu: ” Doğum, Çiftleşme ve Ölüm’- T.S. Eliot olan biten her şeyin bunlarla ilgili olduğunu söylüyor. Yorum yapmak isteyen var mı?” Bir keresinde bir Shakespeare kahramanıyla Spartaküs’teki Kirk Douglas arasında benzerlikler buldu. Ted Hughes’un şiir sanatını tartışırken, başını proflara özgü bir edayla eğip, “Elbette, hepimiz, Hughes hayvanları tükettiğinde neler olup biteceğini merak ediyoruz” deyişini de anımsıyorum. Kimi zamanlar bizlere, “Beyefendiler” diye hitap ederdi. Doğal olarak, ona tapıyorduk. O öğle sonrası, üzerinde başlığı, tarihi ve yazarının adı olmayan bir şiir dağıttı, incelememiz için bize on dakika verdi, sonra da yanıtlarımızı istedi.

“Senden başlayalım mı, Finn? Basitçe ifade etmen gerekirse, bu şiirin neye dair olduğunu söylerdin?” Adrian başını sırasından kaldırdı. “Eros ve Thanatos, hocam.” “Hmmm. Başka.”

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir