Peyami Safa – Attila

Attilâ Romanını İzah Eden Başlangıç «Attilâ» kimdir? Bunu kimse iyi bilmiyor. Bizzat kendi bile kendisini meçhuller içinde hissetmiştir. Kimdir Attilâ? Buna, beşinci asır halkının muhayyelesine tercüman olarak şöyle cevap verelim: O, sessiz yollariyle, gölge vermeyen şeffaf dallariyle, alçak çalılariyle, tavuklarla serçelerden başka bir kuş sesi duyulmayan nihayetsiz bir çölde, çalılarla şeytanlardan doğmuştur.

Bizans imparatoru İkinci Teodos’un elçi hey’etiyle Tuna’ya gelerek Hun’ların arasına karışan Prisküs, Attilâ’yı görmüş ve tanımış, meclislerinde ve ziyafetlerinde bulunmuştur. Bu müverrih Hun’lara dair birçok şey söylüyor, gözlerinin gördüğü ve beyninin topladığı her şeyi anlatıyor; onun tasvirlerinde Hun’lar ve Attilâ bir fotoğrafta görülebilecek şekiller kadar vazıhtır. Ve Tuna boyundaki cihangir kavim, bir tarihte okunabileceğinden fazla canlıdır; fakat neye yarar?

O da «Attilâ kimdir?» sualine tam bir cevap verebilmiş değildir, hattâ, halefi olan bütün müverrihler gibi manasızlığı, basit umumiyetinde mündemiç bir hüküm vermiştir: «Attilâ bir barbardır!» diyor. Diğer müverrihler: Prospe, Dakilen Vedidas, Jurnades de aynı şeyleri kekeliyorlar. Sonra şark masalları, Töton ve Lâtin efsaneleri de başka başka şeyler söylüyorlar.

Lâtin efsanelerine göre «Attilâ» kaza ve kaderin yarattığı bir ebedî azap ve harabe Mesîhidir. İnsanlığı kahretmek ve bu aralık bütün günahkâr Romalıların fenalıklarını cezalandırmak için yeryüzüne gelmiştir. Bu efsanelerden çıkardığımız hükme göre «Attilâ», bir insan değil, bir timsal, esâtirî bir remz ve insanlara, bilhassa Romalı’lara Allah’ın belasıdır.

Bir kısım Cermen şarkı ve masallarının gözlerimiz önüne serdiği levhada gördüğümüz manzara büsbütün başkadır. Bu levhanın «Attilâ»sı, öteki masalların ona giydirdikleri canavar postundan soyulmuş, hiç dehşet vermeyen, hattâ sulhperver, tatlı, misafirperver bir hâkandır, şenliklerde ve ziyafetlerde neş’eli bir arkadaş.

Macar an’anelerine gelince, burada «Attilâ» Hun’ların ruhu olarak îzah edilmiştir. Fakat Hun’ların «Payen – Putperest» oldukları bir devirde onlara Hıristiyanlığın mübeşşirliğini yaptığı iddia ediliyor. Asırlar arasında, onu tahayyül eden kavimlere göre türlü türlü «Attilâ» vardır. Sanki o, her insan gözü tarafından başka biçimlerde görülen namütenahi kafalı bir devdir.

«Attilâ» bir devdir. Şüphesiz «Attilâ» bir devdir. Fakat muhtelif kavimlerin en kızgın ve en taşkın hayallerinde, kelimeler arasında bile tarihî hakikati yakalamak ve «Attilâ»yı, cihangir ve cihanşümul «Attilâ»yı en insanî ve en kardeş sîmasiyle tanımak imkânsız değildir. Öyle ise «Attilâ» kimdir? Buna kendisinin verdiği cevabı öğreteceğim. «Attilâ»: — Ben Allah’ın kamçısıyım! diyor.

Oh, ne muazzam bir iştiyakın ifadesi! Vaktiyle İsrail oğullarını «Arzı mev’ud’a kavuşturan ilâhî kudreti beşinci asırda Cermenlerin elinden alarak şerre, fesada, musibete, binbir seyyieye düşmüş insanları kırbaçlamak, onu daha zinde, daha yüksek, fazîletkâr ve hayırhah bir medeniyete hazırlamak!»

İşte Attilâ’nın îzahı! İşte birkaç barakanın ortasında yükselen garip ve ahşap sarayındaki tahtının üstünde kapkara bir vahşî et kümesi gibi oturan, fakat Yunanlılara, Romalılara, Cermenlere ayakları ucunda diz çöktürerek hepsine îka ettiği büyük hâşiyetle kiminin seyyielerini cezalandıran, kiminin şer ve fesadına mâni olan büyük Türk başbuğu! «Attilâ» Allah’ın kamçısıdır.

Şüphesiz «Attilâ» Allah’ın kamçısıdır. Zira onun esmer yağız kafası Tuna boyundaki burc-ı bârûler üstünde parlamasaydı, birbiri ardısıra çöken, inkırazlara mahkûm devletlerin çürük yapraklı bir albümü olan beşinci asır Avrupası kendine gelmeyecekti.

Lâğar bir atın uyuşuk adalelerine inen kamçı darbeleri niçin ve nasıl bir zulüm olmuyorsa ve yaşamak kudreti verdiği için meşru telâkki ediliyorsa, «Attilâ»nın da yangınlar, zelzeleler ve taunlar salarak beşeri sarsması meşru ve ulvîdir.

Bu mânâda bir barbarlığın ona izafe edilmesinden ne çıkar? «Attilâ» yaratıcı tahripkârdır. «Attilâ» vahşî değildi, zira kalbi vardı. «Attilâ» kalbsiz değildi; zira muazzam bir aşkı vardı. «Attilâ» sevdi, çok sevdi; «Attilâ» pembe-beyaz tenli, nâzik elli ve incebelli bir medenîden çok daha fazla kadınları sevmesini ve anlamasını bilirdi. Attilâ romanında, maceradan maceraya atılan bu kahramanın aşkları da okunacaktır. «Gereka», «İldiko» ve «Onorya»!

İşte «Attilâ»nın kalbinde en büyük emellerin ve kudretlerin hem halikı, hem de mahlûku olan üç kadın. «Attilâ» bir medenîden fazla kadınları sevmesini ve anlamasını bilirdi. Harblerin dâima ön safında giden ve yüz bin ok arasında ölmeyen, ölmek bilmeyen, ölemeyen lâyemut «Attilâ» bir kadının batırdığı zehirli dikiş iğnesiyle öldü.

«Attilâ» bir kadın tarafından öldürülmüştü. Hayır, «Attilâ» bir kadın tarafından öldürülmeğe râzı olmuştur, çünkü «Attilâ» bir medenîden fazla kadmları sevmesini ve anlamasını bilirdi. Attilâ romanı, Attilâ’ya âit her şeyi ihtiva eder; efsâne ve târih, aşk ve ölüm.

İnsanlığın ezelî hikâyesi de zâten bunlardan başka neyi ihtiva eder? P. S. BİRİNCİ KISIM GÜNDÜZLERİ, sularına meşe ve gürgen ağaçlarının gölgeleri düşen ve ince hâreleriyle güneşin renklerini emen Tuna nehri bâzı geceler korkunçtur. Yıldırımlarla parlar, kendisine bakan insan gözlerini delerek nüfuz ettiği dimağlara kalın bir fosfordan çizgi çeker, sonra ovaların karanlık boşluklarına sarılarak gözden kaybolur. O gece de yıldırımlar nehrin sularını yırtıyorlar ve sahildeki ağaçları paralıyorlardı.

Şimşek çakar çakmaz, ovalara sığmayan muazzam ve dehşetli bir ses, Tuna’nın sol sahilinde simsiyah boşlukları döverek gümbürdüyordu. Nihayetsiz ve bomboş ovada bir tek çadır ve içinde birkaç insan vardı. Fırtına, bacakları arasına diktikleri meş’aleyi söndürerek hepsini karanlıkta bırakmıştı. Bunlar, Kostantiniyye’de (İstanbul) bulunan imparator İkinci Teodos’un Hun hâkanı Attilâ’ya gönderdiği elçi hey’etiydi. Attilâ’nın karargâhına gitmek için İstanbul’dan yola çıkmışlardı.

Başelçi Maksimyen dirayetli ve namuslu bir adamdı; hey’et âzasından Prisküs meşhur bir yunanlı müverrihti; fakat hey’etin içinde bulunan Vijilas’ın ahlâkından şüphe edelim. O, meş’um bir maksatla Hunların yanına gidiyordu. Attilâ’yı öldürmeğe memurdu. Attilâ’yı öldürmek! Bu suikast Kostantiniyye’de, imparator İkinci Teodos ve başvekili hadım Krizafyos tarafından tertip edilmişti.

Evvelâ Attilâ’nın Kostantiniyye’de bulunan bir memuru Odekon, kendisine altınlar ve saraylar va’dedilerek kandırıldı, bu suikaste önayak olmaya memur edildi… Romalı Vijilas ile beraber Hunların hâkanını öldüreceklerdi. İmparator İkinci Teodos, bu suikastı sezdirmemek için meş’um niyetlerle Hunların arasına gönderilen elçi heyetinin başına Maksimyen isminde namus ve faziletiyle meşhur bir başelçi tayin etti.

Maksimyen, reisi bulunduğu heyetin Attilâ’yı öldüreceğini bilmiyordu. Hey’et, Kostantiniyye’den kalkarak Hunların Tuna boyundaki arazisine girdiği vakit, geceyarısı, bu yıldırımlı ve kasırgalı havaya tutulmuştu. Çadır altında birbirlerine sokuldular ve insan seslerinden cesaret almak için konuşmağa başladılar. Bir tanesi, ıslak bezlere sarılmış gibi tutuk bir sesle mırıldandı: – Korkunç gece! Ötekilerden biri sordu: – Korkuyor musun, Vijilas? – Buna «evet» demek için Romalı olmamak lâzım.

Fakat ben «korkmuyorum» diyemem. – Bu havadan, bir Hun da bir Romalı kadar korkar. Yunanlı müverrih başını salladı. – Şüphesiz, dedi, hiç bir kahraman, kılıcının ucuna bir yıldırım sararak Tuna’ya atamaz. Hepimiz korkumuzu itiraf edelim… – Perisküs dâima güzel söylemeğe mahkûmdur. İmparatorun… Bu söz bitmemişti.

Hepsinin gözlerinin içinde gayet keskin bir şimşek ziyası parladı. Gözbebekleri yanar gibi olmuştu. Sonra vücutlarını sarsan bir gümbürtü: Vijilas bağırdı: – Yüzükoyun yere yatınız! Kör olacağız! Hep birden yere yattılar. Toprak hâlâ sarsılıyordu. Çadır bezleri başka bir sert cisme çarpıyorlarmış gibi keskin bir ses çıkarıyorlardı. Çadırın bir ayağında yatan üç kişi, kafa kafaya ötekilerine duyurmadan şöyle konuştular: – Allah Attilâ’ya yardım ediyor.

Hava bizi fena karşıladı. İçime korku düşüyor Vijilas! – Kafamıza bir yıldırım düşürmedikçe hava bizim kararımızı bozamaz. Harbe giden Roma kayserleri gibi yıldırım ve kasırga bizim de cesaretimizi artırmalıdır. Bu kötü havaları Hunlar kendileri için uğursuz sayarlar. Allah Attilâ’ya değil, bize yardım ediyor. – Cesaretini bir Romalıya yakıştırmamak kaabil değil.

Fakat düşün ki, altı saattir bu noktaya saplandık kaldık, eğer kütüklerine atlarımızı bağladığımız ağaçlar parçalandılarsa Hunların karargâhlarına yayan gideceğiz; yollarda açlıktan ve yorgunluktan çatlamazsak. – Korkma! Yarım saat ötede Hunların meskenleri başlar. Onlara derdimizi anlatabiliriz. – Dâima en iyi şeyleri ümid edersin, Vijilas. Hâlbuki Hunlar bize ehemmiyet vermeyebilirler. Çünkü onların nazarında Hun’dan başka adam yoktur. –

Aramızda Attilâ’nın adamı Odekon var. Bizim rehberimiz olur. Neden korkacağız? Değil mi Odekon? Odekon, gökgürültüsü akislerinin bitmesini bekledikten sonra cevap verdi: – Tabiî… Benim yanımda iken sizi bütün Hunlar, birer Hun imişsiniz gibi karşılayacaklar. – Koca Odekon! Sensiz biz, gözsüz, elsiz, ayaksız birer Romalıyız. Bunu söyleyen adam, dudaklarını Odekon’un kulakları içine sokarak sordu: – Bu işi tehlikesiz yapacağız değil mi? Odekon silkinerek cevap verdi:

– Tabiî. – Fakat Kostantiniyye’de yaptığımız plânı değiştirelim. Orada Krizafyos işe karıştı. Hadımların zekâsına emniyet etmeyelim. Başvekil ukalâdır, biz yeniden düşünelim. – Düşünecek bir şey yok. Attilâ elçi hey’etlerine sarayının içinde oturacak ve yatacak yer verir. Geceleyin bütün oda kapıları açıktır. Kendisinin nöbetçisi falan da yoktur. Ben hangi saatte yatağa girdiğini, hattâ hangi saatte gözlerini kapadığını ve kaç dakika sonra uyuduğunu da bilirim.

Yarım saat sonra odasına gireriz. – Odekon! Bıçağı sen saplayacaksın değil mi? – İmparatorla öyle konuştuk, va’dettim. – Hiç korkun yok mu? – Hayır. – Ya uyanırsa? – Bıçağın ucu etine değdikten sonra uyanmasının ehemmiyeti yoktur, çünkü bir saat sonra daha büyük bir uykuya dalacaktır, ondan evvel de uyanmaz, çünkü yatağı tam kapının yanındadır ve odaya girmemle Attilâ’yı öldürmem… – Ve Roma’yı kurtarman bir olacaktır!

Sözünün böyle tamamlanması Odekon’un hoşuna gitmedi. Çünkü o, her şeyden evvel bir Hun idi ve Romalıların düşmanıydı. Gerçi Kostantiniyye: Mavi ipek dalgalı Marmarası ile, ona va’dedilen altın saraylar, işvebaz ve sehhar kadınları ile, nâzik, diplomat, zeki erkekleriyle onu kandırmış, sâdık bir adamı olduğu Attilâ’ya karşı suikast hazırlatmıştı.

Fakat Hâkanın ölümüyle bütün Hunların mahvolacağını ve Romalıların Tuna boyunda saltanat süreceklerini düşünmeğe razı olamıyor, Hun damarı tutuyor, Kostantiniyye sokaklarında rastladığı Bizans kadınlarının davetkâr gözlerini çıkarmak isteyecek kadar millî bir kin duyuyordu. Müverrih Prisküs, Vijilas’ın kolunu dürttü: – Dikkat et! dedi, bir Hun hâkaanını öldürmekle bütün Hunlara bıçak saplamak arasında fark vardır. Odekon, Hunların değil Attilâ’nın düşmanıdır. Nitekim bizzat Attilâ, tahta çıkmak için kardeşi Bleda’yı öldürmüştü.

Bu teselli Odekon’u avuttu. Bir şimşek çaksaydı tebessümü görülebilirdi. Fakat yıldırımlar bitmişti. Yerine müthiş bir kasırga geldi. Ve çadır direğini öyle bir sarstı ki, adamlar hepsi birden ona yapıştılar, yoksa direk topraktan sökülerek uçacaktı. Prisküs mırıldandı: – Korkunç gece! Büyükelçi Maksimyen de yaklaşarak direğe yapıştı: – Çadır uçacak.

Biz Kostantiniyye’de böyle havalara alışmadık. Fakat havaya gelen muvakkat sükûn hepsini aldattı, direği bıraktılar ve oturdular. Ancak beş dakika kadar konuşabilmişlerdi; fırtına birdenbire öyle bir şiddetle esti ki, direği yerinden söktü ve çadır küçücük bir ipekli kadın mendili gibi havalandı. Hep birbirinin üstüne yıkılmışlardı.

Civarda yıkılan ağaçların çatırdılarını duydular. Başlarını yerden bir müddet kaldırmadılar. Üstlerine taş, kütük, direk yağmasından korkuyorlardı. Kalkmaya ilk cesaret eden Odekon: – Hunlar geliyor! diye bağırdı. Hepsi doğruldular. Filhakika ufkun tahmin ettikleri ve asla göremedikleri karanlık çizgisi üstünde kıvranan, sallanan, yürüyen alevler görüyorlardı.

Odekon, hey’etin merakını hissederek: – Hunlar geceleri meş’alelerle yürürler! dedi. Alevler yaklaşıyordu. Biraz sonra gecenin simsiyah boşluğu içinde atlılar farkedildi, dörtnala geliyorlardı. Odekon, mırıldandı: – Hunların gözü keskindir. Yirmi dakikalık yoldan bizi görmüşler, imdadımıza geliyorlar. Meş’aleli atlılar yüz adım yaklaştılar.

Rüzgâr fasıla verdiği vakit atnalları bir fişek sesiyle ovayı çınlatıyordu. Atlılar, beş on adım ötede durdular. Eğiliyor ve meşalelerini uzatıyorlardı. – Kimsiniz? diye sordular. Odekon, en öndeki atlıya ilerleyerek: – Ben Attilâ’nın müşavirlerinden Odekon’um. Yanımdakiler Kostantiniyye’den geliyorlar. Roma imparatoru İkinci Teodos’un elçileridirler.

Kasırgaya tutulduk. Çadırımız uçtu. Bir ağaca bağladığımız atlarımızın ne olduklarını da bilmiyoruz. Hunların yardımına muhtacız. Öndeki atlının meş’alesi Odekon’un yüzüne iyice yaklaşarak uzandı. Kırpışan ziya, Odekon’un tüysüz, esmer, elmacık kemikleri fırlamış, çukur yanaklı, yassı burunlu ve yuvarlak çeneli yüzünde sarı bir badana ile dolaşmıştı.

Atlı Hun: – Ha… Sen misin? Şimdi tanıdım… Pekâlâ… dedi. Odekon bağırdı: – İn aşağı! Ben senin hayvanına bineyim de atlarımızı arayayım… Hun, attan indi ve Odekon, onun yerine geçerek hayvanla bir saniyede uzaklaştı ve birkaç dakika sonra dönerek arkadaşlarına seslendi: – Atlarımız yok. Ağaç devrilmiş. Vakit geçirmeyelim. Buradaki hayvanlara ikişer ikişer binerek gidelim.

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
İsim yazmadığınız yorumlar "Anonim" kullanıcı adıyla yayınlanır.
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments