Ron Rash – Serena

Pemberton, babasının Boston’daki malikânesine yerleştikten üç ay sonra Kuzey Carolina dağlarına döndüğünde, onu tren garında bekleyenlerin arasında Pemberton’ın çocuğuna hamile genç bir kadın da vardı. Kadının yanında babası duruyordu. Eski püskü redingotunun [a] altında Pemberton’ın kalbinin mümkün olduğunca derinine saplanması için o sabah büyük bir dikkatle bilediği bıçağı bulunuyordu. Tren zangırdayarak durduğunda biletçi, “Waynesville!” diye bağırdı. Pemberton pencereden dışarı baktığında iş ortaklarının peronda durduğunu gördü, ikisi de Pemberton’ın Boston’da geçirdiği zamanın beklenmedik mükâfatı olan iki günlük karısıyla tanışmak için takım elbise giymişti. Her zaman şık olan Buchanan, bıyığına balmumu sürmüş ve saçını yağlamıştı. Cilalanmış potinleri parlıyordu, beyaz keten frak gömleği yeni ütülenmişti. Wilkie her zaman kelbaşını güneşten korumak için yaptığı gibi yine gri fötr bir şapkasını takmıştı. Yaşlıca adamın saat cebinde bir Princeton Phi Beta Kappa anahtarı pırıldıyordu, göğüs cebinde ise ipek mavi bir mendil duruyordu. Pemberton saatinin altın kapağını açtı ve trenin tam zamanında vardığını fark etti. Bir süredir uyuyan karısına döndü, Serena özellikle dün gece rahatsız edici rüyalar görmüştü. Pemberton iki kere onun çırpınmasıyla uyanmış ve tekrar uyuyakalana kadar da Serena ona sımsıkı sarılmıştı. Kocası onu dudaklarından hafifçe öpünce, Serena uyandı. “Burası balayı için çok iyi bir yer değil,” dedi Pemberton. Serena om onları takip etti.


Çelik ve tahta arasında altmış santimlik bir boşluk vardı. Serena tahtalara atlarken Pemberton’ın eline uzanmadı. Pemberton’la ilk göz göze gelen Buchanan oldu ve Serena’yı tutuk, resmî bir reveransla karşılamadan önce ortağını uyarma amacıyla Harmon ve kızına doğru başıyla işaret etti. Wilkie fötr şapkasını çıkardı. Serena, bir seksen boyuyla iki adamdan da daha uzun duruyordu. Ancak Pemberton, Buchananla Wilkie’nin şaşkınlıklarına Serena’nın yalnızca görünüşünün değil başka yanlarının da sebep olduğunu biliyordu. Karısı elbise yerine pantolon ve çizme giyiyordu ve çan biçiminde bir şapka takmıştı, sosyal sınıfını maskeleyecek şekilde yanık tenliydi, dudakları ve yanakları rujla renklendirilmemişti, saçı sarı ve gürdü ama son derece kadınsı fakat aynı zamanda ağırbaşlı duracak şekilde çene hizasında kısa kesilmişti. Serena daha yaşlıca olan adama yönelip elini uzattı. Yetmiş yaşındaki Wilkie, onun iki katı yaşında olmasına rağmen Serena’ya abayı yakmış bir ergen gibi bakıyordu. Fötr şapkasını çoktan çalman kalbini saklarmışçasına göğüs kafesine bastırmıştı. “Wilkie, değil mi?” “Evet, evet, benim,” dedi Wilkie kekeleyerek. Serena, eli hâlâ havada, “Serena Pemberton,” dedi. Wilkie bir an şapkasını yokladıktan sonra sağ elini uzatıp Serena’nın elini sıktı. Serena diğer ortağına dönüp, “Ve Buchanan,” dedi. “Öyle değil mi?” “Evet.

” Buchanan onun önceden uzattığı elini tuttu ve beceriksizce sıkmaya çalıştı. Serena gülümsedi. “Doğru düzgün el sıkışmayı bilmiyor musunuz, Bay Buchanan?” Buchanan tutuşunu düzeltip hızla elini çekerken, Pemberton onu eğlenerek izledi. Boston Kereste Şirketinin bu dağlarda iş yaptığı sene boyunca Buchanan’ın karısı sadece bir kez üzerinde Waynesville’in tek sokağını geçip kocasının evine girene kadar kirlenen pembe tafta bir elbiseyle gelmişti. Orada tek bir gece geçirmiş ve sabah treniyle ayrılmıştı. Şimdi Buchanan ve karısı ayda bir hafta sonu Richmond’da buluşuyordu, burası Bayan Buchanan’ın gelmeyi kabul ettiği en güneydeki noktaydı. Wilkie’nin karısı ise Boston’dan hiç ayrılmamıştı. Pemberton’ın ortaklarının nutku tutulmuş gibiydi. Gözleri Serena’nın giydiği deri binici pantolonuna, bej Oxford kumaşından yapılma gömleğine ve siyah çizmelerine takılmıştı. Serena’nın düzgün diksiyonu ve dik duruşu New England’da bir okuldan mezun olduğunu doğruluyordu, tıpkı Buchanan’la Wilkie’nin eşleri gibi. Ama Serena Colorado’da doğmuştu ve on altı yaşına kadar orada yaşamıştı; kızına sertçe el sıkışmayı, at binmeyi ve ateş etmekle beraber erkeklerin gözlerine bakmayı öğretmiş olan bir kerestecinin çocuğuydu. Doğuya ebeveynlerinin ölümünden sonra gelmişti. Görevli çantaları perona bıraktı ve Serena’nın Saratoga bavuluyla Pemberton’ın daha ufak sandığının olduğu bavul vagonuna doğru ilerledi. Pemberton, “Anlaşılan Campbell, Arap atını kampa getirmiş,” dedi. Buchanan, “Evet,” diye yanıtladı, “gerçi bu neredeyse genç Vaughn’u öldürecekti.

O at sadece büyük değil, oldukça güçlü, ‘gururlu doğmuş’ derler ya, öyle işte.” Pemberton, “Kamptan ne haberler var?” diye sordu. Buchanan, “Ciddi bir problem yok,” dedi. “Bir işçi Laurel Creek’te vaşak izleri buldu ve bunların bir dağ aslanına ait olabileceğini düşündü. Çalışanlardan birkaçı, Galloway izlere bakana kadar oraya gitmeyi reddetti.” “Dağ aslanları burada çok görülür mü?” diye sordu Serena. Wilkie rahatlatıcı bir tavırla, “Pek sayılmaz, Bayan Pemberton,” diye yanıtladı. “Bunu memnuniyetle söylüyorum, bu eyalette en son 1920’de öldürüldüler.” “Yine de yerel halk bir tanesinin kaldığına inanmakta ısrarcı,” dedi Buchanan. “Bu konuda oldukça fazla efsane var, işçilerin hepsi bundan haberdar. Sadece iri cüssesiyle ilgili değil, rengiyle de ilgili çeşitli söylemler var; sarımsı kahverengiden simsiyaha kadar değişiyor. Ben efsane kalsa daha memnun olurum ama kocanız tam tersini istiyor. Bu yaratığın gerçek olduğunu umuyor ki onu avlayabilsin.” “Bu evlenmeden önceydi,” diye belirtti Wilkie. ‘Pemberton artık evli bir adam olduğundan eminim panter avlamayı bırakıp daha az tehlikeli hobilere başlayacaktır.

” “Umarım panterinin peşinden gider, öyle yapmasa hayal kırıldığına uğrardım,” diyen Serena, ortaklarıyla beraber kocasına da hitap etmek için döndü. “Pemberton zorluklardan korkmayan bir adam, onunla bu yüzden evlendim.” Sonra duraksadı ve hafif gülümsemesi yüzünü kırıştırdı. “Ve o da benimle bu yüzden evlendi.” Görevli, sandığı perona bıraktı. Pemberton bir çeyreklik verdiği adamı gönderdi. Serena, artık bankta beraber oturan babayla kıza baktı. Her ikisi de başlama işaretlerini bekleyen oyuncular kadar gözlemci ve sessizlerdi. “Seni tanımıyorum,” dedi Serena. Kız asık suratla Serena’ya bakmaya devam etti. Konuşan babası oldu, dili dolanarak konuşuyordu. “Benim işim seninle değil. Yanında duran adamla.” “Onun işi benim de işim,” dedi Serena, “tıpkı benim işimin de onun işi olduğu gibi.” Harmon kızının kanuna doğrubaşını salladı, sonra Serena’ya döndü.

“Bu iş değil. Bu, sen buraya gelmeden önce oldu.” “Kızınızın kocamın çocuğunu taşıdığını ima ediyorsunuz.” “Hiçbir şey ima etmiyorum,” dedi Harmon. Serena, “O zaman şanslı bir adamsınız,” diye karşılık verdi Harmon’a. “Kızınızı çiftleştirecek daha iyi bir adam bulamazdınız. Karnının boyutu da bunu gösteriyor.” Serena bakışlarını ve sözlerini kıza yöneltti. “Ama ondan doğuracağın tek çocuk bu olacak. Artık ben buradayım. Diğer bütün çocukları benden olacak.” Harmon doğrulup tamamen ayağa kalkınca, Pemberton paltonun arasından beyaz inci saplı hançeri gördü. Harmon gibi bir adamın nasıl bu kadar iyi bir silaha sahip olduğunu merak etti. Belki bir poker oyunundan kazanmıştı veya zengin bir aile büyüğünün bir yadigârıydı. Camlı bölmenin arkasında gar görevlisinin yüzü belirdi, bir an durdu ve sonra yok oldu.

Hepsi Boston Kereste işçisi olan bir grup sırık gibi dağcı yandaki çiftlik hayvanları ahırından ifadesiz yüzlerle onları izliyordu. İşçiler ile işverenler arasında bağlantı kuran Campbell adındaki denetmen de onlarla birlikteydi. Campbell, kampta hep gri pamuklu kumaştan gömlekler ve fitilli kadife pantolonlar giyerdi ama bu akşamüstü diğer erkeklerle aynı tulumu giymişti. Pemberton, günlerden pazar olduğunu fark etti ve bir an kafasının karıştığını hissetti. En son ne zaman takvime baktığını hatırlayamıyordu. Boston’da Serena’yla birlikteyken zaman, saatlerin akrebiyle yelkovanının akan daireleri arasında sıkışıp kalmış gibiydi — geçen saatler ve dakikalar serbest kalıp geçen günlere dönüşemiyordu sanki. Ama Harmon’ın kızının şişen karnının açıkça belirttiği gibi günler ve aylar geçmişti. Harmon çilli, büyük elleriyle bankın kenarını kavradı ve biraz öne doğru eğildi. Mavi gözlerini Pemberton a dikmişti. Harmon’ın kızı, “Hadi eve dönelim baba,” dedi ve elini babasınınkinin üzerine koydu. Harmon, kızın elini rahatsız edici bir sinekmişçesine vurup uzaklaştırdı ve ayağa kalktı, bir an bocaladı. Harmon, Tanrı’nın cezaları,” dedi ve Pemberton’lara doğru bir adım attı. Redingotunu açtı ve hançeri deri kabından çıkardı. Bıçağa geç akşamüstü güneşi yansıdı ve kısa bir an boyunca Harmon elinde parıldayan bir alev tutuyormuş gibi gözüktü. Pemberton, elleri sanki doğmamış çocuğunu olanlardan korumak istermişçesine karnını örten kıza baktı.

Pemberton, “Babam eve götür,” dedi ona. “Baba, lütfen,” dedi Harmonin kızı. Buchanan, çiftlik hayvanları ahırından izleyen adamlara, “Şerif McDowell’ı getirin,” diye seslendi. Snipes adındaki bir ekip başı verilen talimata uydu ve hızla adliyeye doğru değil, şerifin kaldığı pansiyona doğru yürüdü. Diğer adamlar oldukları yerde kaldılar. Buchanan iki adamın arasına girmeye çalıştı ama Harmon bıçağını sallayarak onu uzaklaştırdı. “Bunu şimdi halledeceğiz!” diye bağırdı Harmon. “Haklı,” dedi Serena. “Bıçağını al ve bunu şu anda hallet, Pemberton.” Harmon öne doğru adım attı, aralarındaki mesafeyi azaltırken hafifçe sendeliyordu. Harmon öne doğru bir adım daha attıktan sonra, “Onu dinlesen iyi olur,” dedi, “çünkü aramızdan biri buradan ayak parmaklan yukarı bakarak gidecek.” Pemberton eğildi ve dana derisi çantasının tokasını açtıktan sonra Serena’nın ona verdiği düğün hediyesini bulmak için içindekileri yokladı. Av bıçağını kılıfından sıyırdı ve geyik kemiğinden yapılma sapını avucunun derinliklerine yerleştirdi, pürüzlü yüzeyi bıçağı tutmayı çok daha kolay hale getiriyordu. Uzun bir an Pemberton, kendisine iyi yapılmış silahın hissini takdir etme izni verdi: bıçağın dengesinin ve katılığının, bıçak ağzının, Harvard’da eskrim yaptığı kılıçlar kadar kesin ayarlı kabzasının ve sapının verdiği hissiyatı… Paltosunu çıkardı ve çantanın üzerine serdi. Harmon öne doğru bir adım daha attı ve artık aralarında bir metreden az mesafe vardı.

Bıçağını yukarıda ve gökyüzüne bakacak şekilde tutuyordu. O yüzden Pemberton, Harmon’ın sarhoş da ayık da olsa bıçakla çok az savaştığını anladı. Harmon, elindeki bıçakla aralarındaki havayı yardı. Tütünden sararmış dişlerini iyice sıkmıştı ve boynundaki damarlar gergi telleri kadar gergindi. Pemberton bıçağını aşağıda ve yanma yakın tutuyordu. Harmon’ın nefesindeki ruhsatsız viskinin kokusunu aldı; bu sert, yağlı bir kokuydu, tıpkı gazyağı gibi. Harmon öne atılınca Pemberton sol kolunu kaldırdı. Hançer havada kaydı ama çizdiği yay Harmon’ın ön kolu Pemberton’ınkine çarpınca durdu. Harmon aniden aşağı eğildi ve bıçak Pemberton’ın etini çizdi. Pemberton son bir adım attı, av bıçağını Harmon’ın paltosunun arasına daldırdı ve yaşlı adamın sol kalça kemiğinin üzerindeki yumuşak ete sapladı. Pemberton boş eliyle kuvvet almak için Harmon’ın omzunu tuttu ve çabucak adamın karnına geçirdi. Harmon’ın kirli beyaz gömleğinden sedir ağacından yapılma bir düğme kopup tahta zemine düştü, bir an döndü ve durdu. Sonra Pemberton bıçağı çekerken etin bıçaktan ayrılışının yumuşak sesi duyuldu. Birkaç saniye boyunca yaradan kan gelmedi. Harmon’ın hançeri bir takırtıyla perona düştü.

Harmon onu bu hazin sona götüren adımlarını geri almak istercesine iki elini de karama götürdü ve yavaşça geriye doğru yürüdü, sonra da banka çöktü. Neler olduğunu görmek için ellerini kaldırdı ve bağırsakları gevşek, gri halatlar gibi kucağına döküldü. Harmon, sanki kaderini daha fazla doğrulamak istercesine vücudunu inceledi. Başını son kez kaldırdı ve sonra garın tahta döşemelerine devrildi. Harmon’ın mavi gözleri sönerken Pembertonbaşını çevirdi. Serena yanma gelmişti. “Kolun,” dedi.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir