Elio Vittorini – Sicilya Konuşmaları

O kış, öfke nöbetlerinin pençesine yakalanmıştım. Burada onları anlatmaya kalkışacak değilim, çünkü asıl anlatmak istediğim şey bunlar değil. Ama bu nöbetlerin pek öyle kahramanca bir yanı olmayan, soyut, gerçeklikleri bile tartışılabilir duygular olduğunu söylemem gerek. Yok olup gitmekte olan insanlıkla ilgili bir çeşit öfkelenmeydi bu. Uzun süredir bu nöbetler yakamı bırakmıyordu, bu yüzden umutsuzluk içindeydim. Çığırtkan gazete başlıklarını gördükçe başımı önüme eğiyordum. Arkadaşlarla buluşuyor, onlarla bir iki saat sessiz ve süngüsü düşük biri gibi oturuyordum. Karımın ya da sevgilimin beni bekledikleri zamanlarda, başım önüme eğik, tek kelime konuşmadan karşılarına çıkıyordum. Bu arada günler, aylar geçiyor ve durmadan yağmur yağıyordu. Ayakkabılarım iyice eskimiş, süngere dönmüştü. Yağmurdan, gazete başlıklarındaki cinayetlerden, lime lime olmuş ayakkabılarımdaki ıslaklıktan başka bir şey yoktu. Anlamsız bir düş, sessiz bir umutsuzluktu yaşamak benim için. İşin en korkunç yanı da buydu: Umutsuzluğumun sessizliği; insanlığın yok olmaya yargılı olduğuna inanmak, ama onu kurtarmak için hiçbir istek duymamak, bunun yerine onunla birlikte yok olmayı özlemek. Bu öfke nöbetleri beni iyice sarsmış, ama bir türlü kanıma girememişti; sakin ve isteksizdim. Sevgilimin beni bekleyip beklememesi, onunla buluşup buluşmamak, bir sözlüğün sayfalarını karıştırmak, sokağa çıkıp arkadaşlarıma gitmek ya da evde oturmak gibi şeylerin hiçbiri beni ilgilendirmiyordu.


Sakindim. Sanki bir gün olsun yaşamamış, mutluluğun ne demek olduğunu bilememiştim; sanki ne söyleyecek bir sözüm, ne kabul edecek, ne karşı çıkacak, ne de kaybedecek bir şeyim vardı, bütün tutkuların ötesindeydim; sanki hayatım boyunca ne bir lokma ekmek yemiş, ne şarap, ne kahve içmiş, ne bir kadınla yatmış, ne çocuk sahibi olmuş, ne de kimseyle kavga etmiştim; sanki bütün bunların olabileceğini düşünmemiş; sanki hiç adam olmamış, hiç yaşamamış, çocukluğu Sicilya’nın firavunincirleri, kükürt madenleri ve dağları arasında geçen bir bebek olmamıştım. Gene de bu öfke nöbetleri içimi altüst edip duruyordu. Bense, başım önüme eğik, insanlığın umutsuz durumunu düşünüyordum; bütün bunlar olurken de, durmadan yağmur yağıyor, bense, ağzımı açıp kimseye bir şey söyleyemiyordum ve yağan yağmur ayakkabılarımın iyice içine geçiyordu. İKİ Derken babamın mektubu geldi. Zarfın üstündeki yazıyı tanıdım, ama mektubu hemen açmadım. Yazıyı tanımış olmam beni bir an için durdurdu. İşte o an, benim de bir çocukluğum olduğunu ve iyi kötü bir çocukluk dönemi geçirdiğimi anladım. Mektubu açtım. Şunlar yazılıydı:

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.