Terry Brooks – Shannara’nın Kılıcı 2

Gün doğumu dağ sırtlarında ve Ejderha Dişi’nin tepelerinde, keyifsiz, hoşa gitmeyen soğuk, gri bir azimle asılı kalmıştı. Yükselen güneşin sıcaklığı ve parlaklığı, alçak bulut tabakalarıyla ve uğursuz tepelere yerleşip yerinden kımıldamayan yoğun sisle tamamen perdelenmişti .Rüzgârlar, kanyonların ve sarp uçurumların arasından, dağ sırtlarından ve rampalardan eserek şiddetli bir güçle çıplak kayalara çarpıyordu. Bitki örtüsünü kırılıncaya dek kadar büküyor, birbirine karışmış haldeki bulutlarla sisin arasından kayıyor, gene de tuhaf bir şekilde bunları kımıldatmıyorlardı. Rüzgârın sesi; kıyıda patlayan, gürleyerek yuvarlanan ve boş tepeleri, tepelerden biri onunla bir sure sarılı kaldığında kendi sessizliğini yaratmakta olan tuhaf bir uğultuyla kaplayan, derin bir okyanus kükreyişi gibiydi. Kuşlar, rüzgârla beraber bir alçalıyor bir yükseliyordu, sesleri dağınık ve boğuktu. Bu kadar yükseklikte birkaç hayvan vardı -özellikle dayanıklı cinsten dağ keçisi sürüleri ve kayaların en içteki oyuklarında yaşayan küçük, kürklü fareler. Hava, soğuktan da öteydi; çok çok soğuktu. Kar, Ejderha Dişi’nin doruklarını kaplamıştı ve bu yükseklikte mevsim değişikliklerinin nadiren otuz dereceye ulaşan sıcaklığa çok az etkisi oluyordu. İçindeki ölüm korkusunu en azından geçici olarak tüketmişti. Ölüme çok yaklaşmıştı, öyle ki, sonunda onu sadece içgüdüleri kurtarmıştı. Gnomlar her bir yönden arı sürüsü gibi, ancak kan dökerek yatışabilecek bir nefretle üstüne gelmişlerdi. Wolfsktaag’ın kenarına kaymış, çalılıkların içinde hareketsizce beklemiş ve sonunda biriyle karşılaşana kadar Gnomların etrafa yayılmalarına soğukkanlılıkla izin vermişti. Savunmasız avcıyı bayıltıp esirine Cücelere has pelerini giydirmek, sonra da bağırarak yardım istemek ancak birkaç saniyesini almıştı. Karanlıkta, av heyecanından coşmuş haldeki Gnomlar pelerin haricindeki hiçbir şeyin farkına varacak durumda değillerdi.


Farkında olmadan kendi kardeşlerini parçalara ayırmışlardı. Hendel gizlenmiş ve ertesi gün geçidi aşmıştı. Bir kez daha hayatta kalmayı başarmıştı. Vadililer ve Elfler, Hendel’deki güçlü kendine yeterlilik duygusuna sahip değildiler. Bremen’in gölgesinin kehaneti onlarda şok etkisi yaratmıştı. Dağlardaki rüzgârın uğultusunda kelimeler tekrar tekrar yineleniyordu. Aralarından biri ölecekti. Ah, kehanetteki tabir harfiyen böyle değildi, ama içinde saklı olan anlam açıktı. Bu yüz yüze gelmek zorunda kalacakları acı bir olasılıktı ve hiçbiri bunu gerçekten kabul edemiyordu. Her nasılsa bu tahminin yanlışlığını kanıtlamak için bir yol bulurlardı. Önde ilerleyen, iri cüssesi dağ rüzgârının kuvvetinin karşı sırada bükülen Allanon, Kayaç Vadisi’nde yaşanan olayları düşünüyordu. Karabüyücü Lord’u, sonunda yok edilene kadar ara dünyada gezmeye mahkûm edilen yaşlı Druid Bremen’in gölgesiyle garip karşılaşmasını yüzüncü kez düşündü. Ancak onu şu anda rahatsız eden sürülmüş hayaletin görünüşü değildi. En karanlık gerçeklerin arasında taşıdığı, gömdüğü korkulardı. Bu yaman dağlar, geniş, yüksek ve inanılmayacak kadar büyüktü.

Bu sabah garip bir beklentiye kapılmış gibiydiler ve Culhaven’dan gelen küçük kafileyi oluşturan bu sekiz adam, gri siste ilerlerken düşüncelerine yerleşen huzursuzluğu bir türlü kafalarından atamıyorlardı Bu Bremen’in rahatsız edici kehanetinden ya da bir süre sonra yasaklanmış Krallar Salonu’ndan geçmeye kalkışacaklarını bilmelerinden kaynaklanmıyordu. Bir şey onları bekliyordu, sabrı ve kurnazlığı olan bir şey, geçmekte oldukları kıraç, kayalık arazide saklı duran, kendilerine karşı kinci bir nefretle dolu, eski Paranor krallığına giden yolu tıkayan dev dağlan aşmak için çabalarken onları izleyen bir dirim gücü. Sisli ufka karşı düzensiz bir sıra halinde kuzeye yürüyorlardı, vücutları soğuktan korunmak için yün pelerinlerle sarılmış, yüzleri rüzgârın önünde eğilmişti. Rampalar ve kanyonlar, gevşek kayalar ve saklı yarıklar yürüyüşü son derece tehlikeli kılıyordu. Grubun üyeleri birkaç kez birer gevşek kaya ve çamur yağmuru arasında düşmüşlerdi. Ama gene de toprakta saklı olan şey kendini göstermeyerek, yalnızca varlığının bilinmesine izin vererek tatmin oluyor ve bu bilginin sekiz adamın direncini yok etmesini beklemeyi tercih ediyordu. Böylece avcılar avlanan olacaktı. Bu fazla uzun sürmedi. Şüphe, yorgun zihinlerini sessizce, ısrarla kemirmeye başlamıştı -adamların yüreklerinin derinlerinde sakladıkları korku ve sırlardan hayaletler gibi ayaklanan şüpheler. Soğuk hava ve esen rüzgârın kükreyişleri onları birbirinden uzaklaştırmış, her biri yoldaşlarından ayrı düşmüş, konuşamıyor olmak da huzursuzluğu daha bir artırmıştı. Sadece Hendel’in buna bağışıklığı vardı. Suskun, yalnız mizacı, kendinden şüphe etmeye karşı onu sertleştirmiş, Yeşim Geçidi’nde çılgına dönmüş Gnomlardan asap bozucu kaçışı da korkunç bilgiydi. Çıkıntılı bir kayaya takılan ayağı tökezlemesine ve dengesini sağlamak için mücadele etmesine sebep oldu. Süzülen bir şahin grilikten kulak tırmalayıcı bir sesle bağırdı ve uzaktaki bir dağ sırasının üzerinde gökte bir dalış yaptı. Gerideki grup adımlarına yetişmeye çalışırken Druid, arkasına dönüp baktı.

Gölge’den kehanetteki sözlerden daha fazlasını öğrenmişti. Ama bunları diğerlerine, kendine güvenen kişilere anlatmamıştı; efsanevi Shannara’nın Kılıcı’nın bütün hikâyesini anlatmadığı gibi… Gözleri, onlara her şeyi olduğu gibi anlatmamakla kendini düşürdüğü kötü duruma karşı duyduğu öfkeyle parladı ve bir an için her şeyi anlatmayı geçirdi aklından. Kendilerinden birçok şeyi feda etmişlerdi ve vermeler daha yeni başlamıştı… Gereklilik gerçeklerden daha önemliydi. Gündoğumunun griliği, yavaşça öğle vaktinin griliğine dönüştü ve Ejderha Dişi’nin içlerine doğru yürüyüşleri devam etti. Dağ sırtları ve yokuşların kasvetli bir özdeşlikle bir belirip bir kaybolması yolcuların zihinlerinde hiç ilerlemedikleri izlenimini uyandırıyordu. İleride, tepelerin geniş, yüksek çizgileri sisli kuzey ufkuna karşı sevimsizce yükseliyor ve doğruca geçilmesi imkânsız taştan bir duvarın içine gidiyorlarmış gibi görünüyordu. Derken yoğun siste gözden kaybolan dar, dolambaçlı bir yolun aşağı doğru yardığı geniş bir kanyona girdiler. Ufuk gözden kaybolup rüzgâr yerini durgunluğa bırakırken Allanon, girdaplanan grilik içinde onlara yol gösteriyordu. Sessizlik, ani ve beklenmedikti, el yordamıyla ilerleyen yolcuların kulaklarında sessiz, tedbirli fısıltılar gibiydi. Sonra geçit genişledi ve sis donuk bir pusa dönüşerek dolambaçlı geçidin sonundaki kayalıkta büyük, kocaman bir açıklığı ortaya çıkardı. Krallar Salonu’nun girişini. Dehşet verici, muazzam ve korkutucuydu. Kara dikdörtgen girişin her iki yanında kayalara oyulmuş canavarımsı, taştan heykeller duruyor ve karanlık kaya sırtında rahat rahat yüz metre yükseliyordu. Yoğun loşlukta tetikte duran elleri keskin tarafları aşağı bakan büyük kılıçlarının kabzalarını sıkıca kavramış, taştan nöbetçilere zırhlı savaşçılar olarak şekil verilmişti. Yaralı, sakallı yüzleri zamanın ve rüzgârın etkisiyle aşınmıştı, gene de korumakta oldukları eski salonun eşiğinde duran sekiz ölümlüye dikili olan gözleri neredeyse canlı gibiydi.

Büyük girişin üst tarafında, kayaya, asırlık, artık unutulmuş bir dilde, içeri girenleri buranın ölülerin mezarı olduğuna dair uyaran üç kelime kazınmıştı. Geniş kapının ötesi ise karanlık ve sessizlikti. Allanon onları etrafına topladı. “Yıllar evvel, Irkların Birinci Savaşı’ndan önce, soyu zamanla tükenmiş insanların tarikatı ölümün tanrılarına hizmet ediyordu. Bu mağaralarda, aileleri, hizmetkarları, en sevdikleri mallan ve servetlerinin büyük bir kısmıyla beraber dört karanın hükümdarlarını gömdüler. Bu odalarda ancak ölülerin barınabileceği ve defnedilmiş kralları yalnızca rahiplerin görmeye izinli olduğuna dair bir efsane gelişti. İçeri giren diğer insanlardan bir daha haber alınamadı. Zamanla, tarikat ortadan kalktı, ama Krallar Salonu’nda bulunan kötülük, kemikleri yıllar önce toprak olmuş rahiplere körü körüne hizmet etmeye devam ederek varlığını sürdürmeye devam etti. Birkaç adam geçebildi…” Dinleyicilerinin gözlerindeki dile getirilmemiş soruyu görünce kendini tuttu. “Krallar Salonu’ndan daha önce geçtim -şu ana kadar yalnız ben, şimdi de siz. Ben yeryüzünde kalan son Druidim. Bremen, ondan önce de Brona gibi ben de kara ilimleri öğrendim ve ben de bir büyücüyüm. Karanlık Lord’un sahip olduğu güce sahip değilim -ama bu mağaraları sağ salim geçip Ejderha Dişi’nin diğer tarafına çıkmamızı sağlayabilirim.” “Sonra?” Balinor’un sorusu sislerin içinden geldi yavaşça. “Ejderha Çizgisi denen dar bir kayalık patikası dağlardan aşağı iniyor.

Oraya vardığımızda, Paranor göz erimine girmiş olacak ” Uzun, rahatsızlık verici bir sessizlik oldu. Allanon ne düşündüklerini biliyordu; aldırmayarak devam etti. “Bu girişin ötesinde, yolu bilmeyen biri için labirentten farksız bir dizi geçit ve oda var. Bunlardan bazıları tehlikeli, bazıları değil. İçeri girdikten kısa bir süre sonra Sfenksler tüneline ulaşacağız. Bunlar, buradaki nöbetçiler gibi dev heykeller, ama yarı insan yarı canavar olarak yontulmuşlar. Eğer bunların gözlerinin içine bakarsanız, o anda taşa dönüşürsünüz. Bu yüzden gözlerinizin bağlanması gerekiyor. Ek olarak birbirinize bağlanacaksınız. Bana konsantre olmalısınız, yalnızca beni düşünmelisiniz, çünkü onların iradeleri, zihinsel emirleri göz-bağlarınızı çözüp gözlerinin içine bakmak için sizi zorlayacak.” Yedi adam kuşkuyla birbirlerine baktılar. Daha şimdiden bu yaklaşımın doğruluğunu sorgulamaya başlamışlardı. “Sfenksler’i geçince, Rüzgâr Koridoru’na giden zararsız geçitler başlayacak. Bu tünellerde, Bansheeler denen görünmez, efsanevi astral ruhlar yaşar. Sesten başka bir şey değildirler, ama bu sesler ölümlüleri çıldırtır.

Kulaklarınız bağlanacak, ama yine yapmanız gereken en önemli şey bana konsantre olmak, bu seslerin gücünden korumam için zihnimin kulaklarınızı örtmesine izin vereceksiniz. Rahat olun, benimle mücadele etmeyin. Anlaşıldı mı?” Belli belirsiz onaylayan yedi tane baş saydı. “Rüzgâr Koridoru’nu geçince, Kralların Mezarı’nda olacağız. Bundan sonra geriye yalnız bir engel…”

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir