Joseph Roth – Aziz Ayyaşın Efsanesi

1934 yılının bir bahar akşamı, yaşını başını almış bir beyefendi Seine’in üzerindeki köprülerden birinin taş basamaklarından aşağıya, kıyıya iniyordu. Burada, bütün dünyanın da bildiği üzere -yine de bu vesileyle, bir kez daha insanların hafızalarının tazelenmesini hak ediyor- Paris’in evsizleri yatar, ya da daha doğrusu, konaklar. İşte bu evsizlerden biri, yaşını başını almış, ayrıca iyi giyimli ve yabancı kentlerdeki güzellikleri görmek niyetinde olan bir gezgin olduğu izlenimini veren beyefendiyle, rastlantıyla karşılaştı. Gerçi bu evsiz de, tıpkı yaşamını paylaştığı diğerleri gibi, hırpani ve acınası bir görünüşe sahipti, ama yaşını başını almış iyi giyimli beyefendi için, anlaşılan, özel bir ilgiye layıktı; neden, bilmiyoruz. Söylendiği gibi, akşamdı ve nehrin kıyısındaki köprülerin altı yukarıdan, rıhtım ve köprülerden daha yoğun bir karanlığa gömülmüştü. Evsiz ve hayli hırpani adam hafiften yalpalıyordu. Yaşlı ve iyi giyimli beyefendiyi fark etmemiş gibiydi. Oysa beriki kesinlikle yalpalamayan, aksine kendinden emin ve düzgün adımlarla yolunda yürüyen beyefendi ise, yalpalayanı kuşkusuz ta uzaktan fark etmişti. Yaşını başını almış beyefendi, hırpani adamın yolunu kesti. İki adam karşılıklı durdu. “Nereye gidiyorsunuz, kardeşim?” diye sordu yaşlı, iyi giyimli beyefendi. Diğeri adama bir süre baktıktan sonra, “Bir kardeşim olduğunu bilmezdim ve yolun beni nereye götürdüğünü de bilmiyorum,” dedi. “Size yolu göstermeye çalışacağım,” dedi beyefendi. “Ama sizden pek de alışılmış olmayan bir şey rica edeceğim için bana kızmamalısınız.” “Hizmetinize amadeyim,” dedi hırpani olan.


“Gerçi bazı hatalar yaptığınızı görüyorum. Ama sizi yoluma Tanrı çıkardı. Eminim paraya ihtiyacınız var, bu sözüm sizi incitmesin! Benim param çok. Bana samimiyetle kaç paraya ihtiyacınız olduğunu söyler misiniz? En azından şimdilik?” Diğeri birkaç saniye düşündükten sonra, ‘‘Yirmi frank,” dedi. “Bu miktar belli ki çok az,” diye diretti beyefendi. “Kuşkusuz en az iki yüze ihtiyacınız var.” Hırpani, bir adım geri attı, yalpalasa da, dimdik durabildi. Sonra da, “Kuşkusuz iki yüz frangı yirmiye yeğlerim, ama ben namuslu bir adamım. Anlaşılan beni yanlış anladınız. Bana teklif ettiğiniz parayı alamam, üstelik de şu nedenlerle alamam; birincisi, sizinle tanışma zevkine sahip olmadım; ikincisi, size parayı ne zaman ve nasıl iade edeceğimi bilmiyorum; üçüncüsü, beni uyarma olanağına sahip değilsiniz. Çünkü herhangi bir adresim yok. Hemen her gün nehrin başka bir köprüsünün altında yaşıyorum. Her şeye rağmen, demin de ifade ettiğim gibi, ben namuslu bir adamım; adresim olmasa da,” dedi. “Benim de bir adresim yok,” dedi yaşını başını almış beyefendi, “ben de her gün başka bir köprünün altında yaşıyorum, yine de şu iki yüz frangı -kaldı ki sizin gibi bir adam için gülünç sayılacak bir miktar bu- kabul etmenizi rica ediyorum. Geri ödemeye gelince, size, parayı iade edebileceğiniz bir banka adı neden veremediğimi açıklayabilmem için biraz gerilere dönmem gerek.

Ben, Lisieuxlü küçük Azize Therese’nin hikâyesini okuduğum için Hıristiyan oldum. Bu yüzden de azizenin özellikle de Ste Marie des Batignolles Kilisesi’nde bulunan ve sizin de kolaylıkla göreceğiniz o küçük heykeline saygıda kusur etmiyorum artık. İki yüz frangı bir araya getirdiğinizde ve vicdanınız sizi bu gülünç miktarı ödemeye zorladığında, lütfen Ste Marie des Batignolles Kilisesi’ne gidin ve parayı, o anda ayini yeni bitiren rahibin ellerine teslim edin. Borçlu olacağınız biri varsa, o da küçük Azize Therese’dir. Ama sakın unutmayın: Ste Marie des Batignollcs’de.” “Görüyorum ki,” dedi hırpani, “beni ve dürüstlüğümü yeterince anlamışsınız. Size sözümde duracağıma dair söz veriyorum. Ama bir tek pazar günleri ayine gidebilirim.” “Peki, pazarları olsun,” dedi yaşlı beyefendi. Cüzdanından iki yüz frank çıkarıp yalpalayan hırpaniye uzattı: “Teşekkür ederim!” “Benim için bir zevkti,” diye yanıtladı beriki ve karanlığın içinde gözden kayboldu. Zira bu arada ortalık zifiri karanlığa gömülmüştü; yukarıda, köprülerin üzerinde, rıhtımdaki gümüş fenerler, Paris’in neşeli bir gecesini daha müjdelemek için yanmaya başladılar. II İyi giyimli beyefendi de karanlığın içinde kayboldu. Gerçekten de, dinini değiştirmesini sağlayan bir mucizeyle karşılaşmış ve yoksulların yaşamını sürmeye karar vermişti. Bu nedenle de köprü altında yaşıyordu. Diğerine gelince; o bir içkiciydi, hatta bir ayyaş.

Adı Andreas’tı. Ayyaşların çoğu gibi o da rastlantılarla yaşıyordu. İki yüz franga sahip olduğu günler çok geride kalmıştı. Belki de bu yüzden, o günler çok gerilerde kaldığı için, köprülerden birinin altındaki ender fenerlerden birinin cılız ışığında bir kağıt parçası ve ucu kör bir kurşun kalem çıkararak küçük Azize Therese’nin adresini, ve şu andan itibaren ona borçlu olduğu iki yüz frangı yazdı. Seine’in kıyısından rıhtımlara çıkan merdivenlerden birinden yukarıya çıktı. Orada, biliyordu ki, bir lokanta vardı. Ve içeri girdi, bolca yedi içti ve çok para harcadı ve çıkarken de, her zamanki gibi köprünün altında geçirmeyi düşündüğü gece için, dolu bir şişe içkiyi de yanına aldı. Hatta bir çöp sepetinden bir de gazete devşirdi kendisine. Ama okumak için değil, üzerini örtmek için. Çünkü gazeteler insanı sıcak tutar, bunu bütün evsizler bilir. III Ertesi sabah Andreas alışkın olduğundan daha erken uyandı, çünkü alışkın olmadığı kadar iyi uyumuştu. Uzun uzun düşündükten sonra, dün bir mucize yaşadığını anımsadı, bir mucize. Ve o gece, üzerinde kendisini sıcak tutan gazeteyle, son derece iyi uyuduğunu düşünerek, bu soğuk mevsimde aylardır yıkanmadığı için yıkanmaya karar verdi. Ama giysilerini çıkarmadan önce elini bir kez daha ceketinin sol iç cebine, anımsadığı kadarıyla, mucizenin elle tutulur geri kalan kısmının olması gerektiğini düşündüğü yere götürdü. Hiç değilse yüzünü ve boynunu yıkayabilmek için Seine’in kıyısındaki çalılıklar arasında olabildiğince kuytu bir yer aramaya başladı.

Ama dört bir yandaki insanların, kendi türünde yoksul insanların (ansızın onlara içinden “sefil” der olmuştu) yıkanmasını seyredebilecekleri izlenimine kapıldığından, niyetinden vazgeçip yalnızca ellerini suya daldırmakla yetindi. Ceketini tekrar giydi, sol iç cebindeki kağıt parayı bir kez daha yokladı ve kendisini tertemiz, üstelik baştan aşağıya değişmiş hissetti. Güne, çok uzun zamandır yaşamaya alışkın olduğu günlerinden birine başladı; bugün de her zamanki gibi, Rus-Ermeni lokantası Tari-Bari’nin bulunduğu ve gündelik rastlantının kendisine bahşettiği üç kuruş parayı ucuz içkiye yatırdığı Quatre Vents Caddesi’ne gitmeye karar verdi. Birtakım haftalık dergilerin resimlerinin cazibesine kapılıp önünden geçtiği ilk gazete bayisinin önünde durdu, ama aynı zamanda, ani bir merakla, bugünün hangi gün olduğunu, bugünün tarihini ve adını öğrenmek istedi. Bir gazete aldı ve perşembe olduğunu gördü ve birdenbire bir perşembe günü doğduğunu anımsadı; ve günün tarihine bakmaksızın bu perşembeyi kendi doğum günü ilan etmeye karar verdi. Ve hemen çocuksu bir kutlama sevincine kapıldığından, bir an bile tereddüt etmeden, Tari-Bari’ye gitmek yerine, elinde gazete, bir fincan kahve, ama rom ile kokulandırılmış bir kahve içmek ve tereyağlı ekmek yemek için daha iyi bir tavernaya gitmek gibi iyi, hatta soylu bir niyete vakfetti kendini.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.