M. İlin, E. Segal – İnsan Nasıl İnsan Oldu

Dünya üzerinde insanın evrimi konusunda bir kitap yazmayı yazarlara Aleksey Maksimoviç Gorki salık vermişti. Bu kitabın yazarlarından biri, Gorki ile bir konuşması sırasında şunları söylemişti: “Biliyor musunuz, ben bu kitaba nasıl başladım? Şimdi, uçsuz bucaksız uzayı gözünüzün önüne getirin. Yıldızların, bulutsuların doldurduğu uzayı… Bu devler devi bulutsulardan birinde Güneş alev alev yanıyor. Güneşten gezegenler kopuyor. Küçücük bir gezegende madde canlılaşıyor, kendi bilincine varmaya başlıyor. Bunun sonucunda insan ortaya çıkıyor.” Yazarlar 1936 yılında, insanın oluşumunu, çalışıp düşünmeye nasıl alıştığını, ateş yakmayı ve demiri eritmeyi nasıl öğrendiğini, doğaya egemen olmak için nasıl savaştığını, dünyayı nasıl kavrayıp değiştirdiğini anlatan bu kitap üzerinde çalışmaya başladılar. Kitabın birinci bölümünde ilkel insan ve ilkel toplum düzeni anlatılmaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerdeyse, kölelik ve derebeylik dönemlerinde insanın gelişimi ve tarih ortaya konmaktadır. Bu dünyada bir dev var. Bu devin öyle kolları var ki, hiç güçlük çekmeden bir lokomotifi kaldırabilir. Bu devin öyle ayakları var ki, günde binlerce kilometre koşabilir. Bu devin öyle kanatları var ki, bulutlar üzerinde, kuşların çıkamadığı yüksekliklerde uçabilir. Bu devin öyle yüzgeçleri var ki, su altında balıklardan daha iyi yüzebilir. Bu devin öyle gözleri ve kulakları var ki, görülmeyeni görür, başka bir kıtada konuşulanları işitir.


Bu dev o kadar güçlüdür ki, dağları delip geçer ve doludizgin akıp giden suları durdurur. Bu dev, yeryüzünü istediği gibi değiştirir, ormanlar diker, denizleri birleştirir, çölleri sular. Kimdir bu dev? Bu dev insandır. Acaba insan nasıl dev oldu, nasıl dünyanın efendisi oldu? Biz bu kitapta işte bunu anlatacağız. Taş Sayfalı Kitap Yeryuvarlağı büyük bir kitap gibi ayaklarımızın altında duruyor. Yerkabuğunu meydana getiren tabakalar, her tortul tabaka, bir kitap sayfası gibidir. Biz, bu kitabın en son sayfasındayız. İlk yaprakları çok derinde. Okyanusların dibi ve kıtaların temeli orada. Bu ilk yapraklara, kitabın ilk bölümlerine daha varılamamıştır. Onlarda neler yazılı olduğunu, ancak tahmin edebiliriz. İnsanların yaşadığı zaman yaklaştıkça, kitabın okunması daha kolaylaşıyor. Sıcak lavların yakıp buruşturmuş olduğu sayfalar, yeryüzünde dağ silsilelerinin nasıl meydana geldiğini; başka sayfalar, yerkabuğunun yükselip alçalması sonucunda, denizlerin nasıl genişleyip yeniden daraldıklarını anlatıyorlar. Deniz hayvanlarının kabuklarından meydana gelmiş beyaz sayfalardan, beyaz tabakalardan hemen sonra kömür gibi kara tabakalar geliyor. Kalın kömür tabakalarının meydana getirdiği sayfada, bir zamanlar yeryüzünü kaplayan dev ormanların tarihini okuyabiliriz.

Yer yer elle çizilmiş gibi, yaprak izlerine veya kömür haline gelen ormanlarda yaşamış hayvanların fosilleşmiş iskeletlerine rastlanıyor. Böylece, sayfa sayfa dünyanın tüm tarihini okuyabiliriz. Kitabın kahramanı, yani insan, ancak en son sayfalarında belirir. İlk bakışta, bu büyük kitabın kahramanının insan olmadığı sanılabilir. Eski zamanların dev fil ve gergedanlarının yanında insan, ikinci derecede bir şahıs gibi görünür. Fakat bu yeni kahraman, gittikçe artan bir cesaretle ön plana çıkmaya başladı. Ve bir gün geldi ki insan, bu büyük kitabın yalnız kahramanı değil, aynı zamanda onu yazanlardan biri olmaya başladı. İşte bir ırmağın kesitinde, buz çağında meydana gelmiş tortul tabakalar arasında bir kara çizgi apaçık görünüyor. Doğa denen kitapta bu kara çizgi, ağaç kömürüyle çizilmiştir. Kumlarla toprağın arasında bu incecik ağaç kömürü tabakası da nereden çıktı? Orman yangınından kalmış bir iz olmasın! Yangın izleri, geniş bir sahayı kaplar, buradaki çizgiyse kısacık. Böyle bir iz, ancak ateşten kalmış olabilir. Ateşi de, ancak insan yakabilir. Üstelik, ateşin yanında insanın daha başka izlerine: taş aletlere, avlanmış hayvanların parçalanmış kemiklerine rastlarız. Okunabilmesi Gereken Söz İlk insanın avlanırken yaşamış olduğu yerlerde, öldürmüş olduğu hayvanların kemiklerine halen rastlanır. Buralarda sararmış et kaburgaları, boynuzlu başlar ve yaban domuzlarının eğri dişleri bulunur.

Kemikler bazı yerlerde büyük yığınlar meydana getirirler. Bunlardan, insanın uzun zaman aynı yerde kaldığı anlaşılıyor. En ilginci de şudur ki, avcı kulübelerinde bulunan at, yaban domuzu ve bizon kemikleriyle birlikte dev mamut kemikleri, yani büyük mamut başları, rendeye benzeyen uzun eğri dişleri, gövdeden ayrılmış dev mamut ayakları da vardır. Mamut gibi dev bir hayvanı öldürebilmek için insan, ne kadar güçlü ve cesaretli olmalıydı. Fakat mamutu parçalayıp kulübelere kadar götürebilmek için bundan daha fazla bir kuvvet gerekti. Çünkü mamutun her ayağı neredeyse bir ton ağırlığında, başı da bir insanın sığabileceği büyüklükteydi. Fil avında kullanılan özel tüfekler taşıyan bugünün avcıları bile mamutla kolay kolay başa çıkamazlardı. Kaldı ki, ilk insanın tüfeği de yoktu ve silahları taş bıçaktan ya da sivri taş burunlu kargıdan ibaretti. Gerçi aradan geçen binlerce yıl içinde taş aletler değişe değişe daha keskinleşmiş ve daha mükemmelleşmişti. Taş bıçak ya da taş uçluk yapmadan önce, insan taşın üst kabuğunu kırar, sonra pürüzleri yontup kendine sivri ve kesici aletler yapardı. Çakmaktaşı gibi sert bir malzemeden bıçak yapabilmek büyük bir hünerdi. Bunun için insan, yaptığı taş aleti kullandıktan sonra atmaz, gözbebeği gibi korur ve körlendiği zaman bilerdi. İnsan, kendi emeğinin ve zamanının değerini bildiği için, yaptığı aletin de değerini bilmeye başlamıştı. İnsan, aletinin üzerine titriyordu, çünkü emeğin ve zamanın ne demek olduğunu biliyordu. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, taş yine taştı.

Mamut gibi bir hayvanı öldürebilmek için taş uçlu kargı kötü bir silahtı. Çünkü mamutun, zırhlı gemiler gibi kalın bir derisi vardı. Yine de insan, mamutları öldürebiliyordu. Bunu avcı kulübelerinde bulunan mamut başları ve dişleri ispat ediyor. İlk avcılar mamutların hakkından nasıl gelebiliyordu acaba? Bunu ancak “insan” sözünü okurken, onu “insanlar” anlamında düşünebilenler anlayabilir. Alet yapmayı, avcılığı, ateş yakmayı, ev kurmayı ve toprağı işlemeyi, insan tek başına değil, öbür insanlarla birlikte, onlarla el ele vererek öğrenmişti. Kültürü ve bilimi tek bir insan değil, milyonların emeğine dayanan insan toplumu yaratmıştır. İnsan yalnız olsaydı, hayvan olarak kalırdı. Toplumda hayvanı insana çeviren, emek olmuştur. Bazı kitaplarda ilk avcılar, kendi emeği ve aklıyla her şeyi elde etmiş bir Robinson olarak tasvir edilirler.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.