Ahmet Inam – Nietzsche

Nietzsche, çağının akademik yaşamını, o yaşam içindeki akademisyeni (Bu yazıda “Der Gelehrte”yi akademisyen olarak çeviriyorum.) nasıl görüyordu acaba? Bu yazı, sorunun çok sınırlı, bir yanıtını betimleyip tartışacak, Şen Bilim ve Ecce Homo’daki birkaç metnin ardından gidip, saptamalar yapmaya çalışacak. “Pek iyi biliyoruz artık: Hani şu bilime, kadınların, ne yazık ki birçok sanatçının da yaptığı biçimde gezintiye çıkmışlar gibi şöyle bir göz atanları: Onun ciddi gücünden, hani şu küçük büyük işlerde seçeneksiz oluşundan, şu tartmada, yargılamada, yargıları sonuçlandırmadaki hızından şaşırıp ürkenleri. Onları (bilimle ilgili olarak) korkutan, özellikle, hiçbir övgü ve ödül almaksızın nasıl en zor olanın beklenip, en iyi olanın yapılıyor oluşudur; üstelik orada, askerlerin arasında olduğu gibi, çoğu kez işitilen, çoğunlukla azarlamalar, bağırıp çağırmalardır, — çünkü işlerin iyi yapılmasıdır kural, başarısızlık bir istisnadır; yine de her yerde olduğu gibi, kural suskun bir ağıza sahiptir. Şimdi bu, “bilimin ciddi gücü”nün tam da o en iyi toplumun tavrı ve adâbı ile ortak bir yanı vardır: Henüz başlamamış olanı korkutur. Oysa ona alışmış biri onun aydınlık, saydam, güçlü, yüksek elektrikli havasının, bu eril havanın dışında bir yerde yaşamak istemez.” 1 1 Şen Bilim, § 293’den yaptığım bu alıntıda, parantez içindekisözcükler benim anlaşılsın diye kattığım sözcüklerdir; yaptığım, yapacağım bütün alıntıların Türkçe’si benimdir, Giorgio Colli ve Mazzino Mantinari’nin derlediği Sämtliche Werke’den alınmıştır. Çağının bilime bakışından rahatsızdır Nietzsche, “gezintiye çıkmışlar gibi” ona şöyle bir göz atanları (Wer nur wie im Spazierengehen einmal einen Blick nach der Wissenschaft hin thut), bilime bakanları, kadınları, sanatçıların bir bölümünü onaylamaz. Bilim erkek işidir, eril (Männlich) bir havası vardır. “Sert” bir havadır bu. Bilimin ciddi gücü (Strenge der Wissenschaft) ürkütür, ona dışarıdan bakıp geçenleri. Seçeneksizdir; ölçmede, yargılamada, yargıları sonuca ulaştırmada başarmak zorundadır; başarır da. Hızlıdır. Bilime uzaktan, şöyle bir bakıp geçenler, onun gücünden, ciddiyetinden irkilirler; orada çıkarsızlık vardır çünkü. Pragmacı bir yaşamdan uzakta, övgüyü, ödülü dışlamış çetin bir yaşamdır, bilim yaşamı.


Askeri bir disiplin egemendir bilimde (19. yüzyıl Alman üniversitelerindeki “hava”nın yorumu!). Bu disiplinden yakınmaz Nietzsche, her zaman açıkça dile getirilmemiş kuralların gerekli olduğunu düşünür: Ciddi gücü, disiplinli sert havasından gelir; hiç de korkutucu, karanlık bir hava değildir; yalnızca dışarıda duran, henüz bu yaşam içine girmemişe (Uneingeweihte) öyle görünür. Kasvetli değildir bilim yaşamı; aydınlıktır, saydamdır, güçlü (Kräftig), yüksek elektrik havası, tam da erkeğe yakışacak bir nitelik taşır. Bu metninde Nietzsche, kendinin de içinde bulunduğu bir hava (Luft) olarak görür çağının bilimini; ona bakanlardan yakınır, o havayı soluyanlardan değil. Oysa her metni bu iyimserliği taşımaz, salt Ecce Homo’nun, Şen Bilim’in sınırları içinde bile bu bakışına aykırı birçok metin bulabiliriz. Örneğin, Ecce Homo, Neden Böyle Akıllıyım? (Warum ich so klug bin?) başlıklı bölümün 8. metninde şöyle der: “Akademisyen, tüm kuvvetini evet ve hayır demeye, çoktan düşünülmüş olanı eleştirmeye harcar, — kendi düşünmez olur artık […] Kendini savunma dürtüsü (Der Instinkt der Selbstvertheidigung) bozulmuştur onda, yoksa kitaplara karşı kendini savunurdu. Akademisyen — bir décadent. — […] kibrit gibiler yalnızca, sürtmeli onları, kıvılcım verebilmeleri, “düşünce” verebilmeleri için […] Sabahın köründe, daha gün ağarırken, olanca dinçliği içinde, gücünün şafağındayken insan, kitap okumak– ayıp derim ben buna!” Bu görkemli bilim havasında akademisyen, düşünmeyen biridir: Okumaktan, öğrenmekten düşünmeye vakti yoktur çünkü: Düşünülmüşü eleştirir durur. Belki de, büyük ölçüde çağının filoloji eğitiminden etkilenerek söylüyor bu sözleri. Kendini kitaplara karşı savunamayan, kitapların altında kalan bir insan! Bir décadent: Çürümüş, kokuşmuş, bozulmuş, soysuzlaşmış biri: Ya onaylar ya yadsır: Papağandır bir türlü; en temel dürtüsü, kendini savunma dürtüsü bozulduğu için sığlaşmış, bozulmuştur. Bedenini ve düşüncelerini duyamaz olmuştur artık. Bedeni ve ruhuyla arasına kitaplar girmiştir. Neden böyle olmuştur? Belki de aşırı bir özdenetim (Selbstbeherrschung), kendini sıkma, kendine aşırı bir egemen olma çabası buna yol açmıştır: Şen Bilim § 305’den bir örnek: “Bundan böyle onu çekse, itse, cezp etse, harekete geçirse, içten ya da dıştan; bu, kolayca uyarılıp rahatsız olan kişiye bütün bunlar, her zaman özdenetimi için bir tehlikeymiş gibi gelir; artık kendini herhangi bir dürtüye ya da özgür kanat vuruşuna bırakmaz; onun yerine, orada öyle kaskatı durur, kendini koruma pozisyonunda, kendine karşı silahlanır, keskin ve kuşkucu gözlerle, kalesinin oldum olası koruyucusu olarak, çünkü bir kaleye çevirmiştir kendini, […] Oysa ne çekilmez biri olup çıkmıştır başkalarına karşı; nasıl da yoksullaşmış, ruhun o güzelim şanslarından alıkoymuştur kendini! Ve gerçekten edinebileceği tüm öğrenme olanaklarından.

Öyleyse, olmadığımız şeylerden öğrenmek istiyorsa, insan arada sırada kendini bırakmalıdır.” Geren, gerilen, çok kolayca uyarılabilir (Reizbar) bu kişi, yaşam karşısında kaskatı durur; sürekli tehlike içinde olduğunu, özdenetimini kolayca yitirebileceğini düşünür, bırakamaz kendini dürtülerine, içinde kanat vuran coşku kuşuna. Sürekli kendini koruma sıkıntısı içindedir. Bundan dolayı, ruhunu kaleye dönüştürmüş, dışına ve içine karşı silahlanmıştır. Diğer yandan, birlikte yaşadığı insanlara hayatı zindan etmektedir. Ruhunu daralttığı için karşısına çıkan, birlikte yaşadığı insanlara karşı güven duymaz. Ruhun o güzelim şanslarından (Zufälligkeiten der Seele) mahrum bırakmıştır kendini. O şanslar, kendini kasıntılı gergin bir havadan kurtarabilmek için gereklidir oysa. Gergin olmak, iç dünyasında kalın duvarlar oluşturur, olabileceğini olamaz, öğrenebileceğini öğrenemez olur: Öğrenme olanaklarından (Belehrung) yoksun kalmıştır, kendi olmadığımız şeylerden (Dingen, die wir nicht selber sind) öğrenemez olmuştur. Ne demek kendi olmadığımız şeyler? Öteki olanlar, ötedekiler; “farklı” olanlar, kokuşmamıza yol açan darlığımızın aşılması için gerekli olanlar, yüzleşmemiz gereken bilgiler, dürtülerimizin, iç gücümüzün zenginliğini, yaratıcı âhengini duyabilmek için bilinmek zorunda olanlar… Kendimizi bırakamazsak, gerginliğimizi yitiremezsek (verlieren) öğrenemeyiz. Gerginlik, belli bir bağlamda, belli bir ölçüde, belli bir nitelik taşıdığında gerekli olabilir elbet, bilgi yolcusu için; özdenetim saplantısının yol açtığı gerginlikse bir yoksunluktur, darlıktır, öğrenememektir. Bu darlığın içine düşmenin nedenlerinden biri de, insanın içindeki güçleri bilememesi, onları düzenleyememesidir. Örneğin düşünme gücüne kaslarını katamamasıdır; bedeniyle zihnini bir uyum hâline getirememesidir. “[…] açık havada gezinirken doğmayan, kasların da birlikte şenlik yapmadığı hiçbir düşünceye inanmamalı.” (Ecce Homo, “Neden Böyle Akıllıyım”, § 1) Düşünce, bedenle, bedenin içinde yer aldığı doğayla iletişim kurarak, birliktelikler oluşturarak güç kazanır.

Ecce Homo, “Neden Böyle Akıllıyım”, § 9’da şöyle diyor: “Değerlerin yeniden değerlendirilmesi için belki de bir tek kimsede bir arada bulunanda çok yetiler gerekliydi; herşeyden önce yetilerin birbirlerini yıkmadan, ortadan kaldırmadan karşıtlığı olmalıydı. Yetilerin sıradüzeni, uzaklık, düşman etmeden ayırma sanatı, hiçbirşeyi karıştırmamak, uzlaştırmamak, kaosun bir eşi olsa da görülmedik ölçüde bir çokluk — işte buydu önkoşulu dürtülerimizin uzun gizli çalışmasının, sanatçılığının…” Akademisyenin sıkışmışlığı, kokuşmuşluğu, sahip olduğu değerlerden gelir. Değerler zaman içinde, yaşamın sürekli tâzelenen akışında tâzelenmek, yenilenmek, yeniden değerlendirilmek zorunda. Değerlerin yeninden değerlendirilmesi, insanın içindeki güçlerin, dürtülerin (Instinkten) sanatçılığı (Künstlerschaft) ile sağlanır. İçimizdeki güçler, yetilerimizin çeşitliliğini, zenginliğini, onların biraradalığını yozlaştırmadan, karşıtlıklarından yaratıcı devingenlikler sağlayarak ortaya koyabildiğinde, yaşamın canlılığına, içimizin canlılığı ile katılıp, onun bereketini, bolluğunu yaşayabilir, değerlere can verebiliriz: “Benim akıllılığım bu, tek şey olabilmek, tek şeye varabilmek için, çok yerde çok şey olmak”. (Ecce Homo, “Çağa Aykırı Düşünceler”, § 3) Akademisyenin sıkışmışlıktan çıkabilmesinde önündeki engellerden biri “artık ispatlandı, üstesinden geldim böylece” (das ist nunmehr bewiesen, hiermit bin ich fertig) duygusudur. Bu onu sınıflamalara, kategorileştirmelere götürür. (Şen Bilim, § 348) İnandırma, iknâ etme, mantığı kullanma, akademik hayatın önemli süreçleri olur. Bu durum onda darlaşma oluşturur. Kendini koruma dürtüsünü (Selbsterhaltungs Trieb) başarılı biçimde geliştiremez duruma gelir. Gücün yayılmasını hedef alan bu dürtü, sıkıntılı durum (Nothlage) içinde, kendi darlığına tutsak olmuş bu insan tarafından kısıtlanır. Oysa doğada, darlaşmayı, sıkışmayı aşan bir bereket (Ueberfluss), bolluk vardır. İspatlayıp, kapayan, kapanan akademisyen, doğada neredeyse saçmalık derecesindeki (bis in’s Unsinnige) zenginliği, çeşitliliği, çokluğu farkedememektedir. (Şen Bilim, § 349) kamburları olan, mâneviyattan (tinden) anlamayan, salt dar uzmanlık alanı içinde sıkışmış akademisyen, okumakta olduğu kitapların değeri için Nietzsche’nin sorduğu şu soruyu soramaz: “Yürüyebilirler mi? Hatta daha fazlası, dans edebilirler mi?” “Neden bilim?” (Warum Wissenschaft?) sorusu, “Neden ahlak var ki?” (Wozu überhaupt Moral) sorusuna geri gider, “yaşam, doğa, tarih, ahlaktan yoksunken (unmoralisch).” Bilime iman, “bir öteki” (eine andre Welt) dünyayı öne sürmekle, olumlamakla (bejahen) gerçekleşebilir.

Hiçbir bilim “öndayanaksız” (voraussetzungslose), önceden kabullere dayanmaksızın var olamaz. Bilimde ardından koşulan amaç hakîkate ulaşmaktır, aldanmaktan kaçınmaktır. Hakikati isteme (Wille zur Wahrheit), aldanmamayı istemedir. Neden aldanmayı istemiyoruz ki? Aldanmanın zararlı, tehlikeli, yıkıcı olduğunu düşündüğümüzden. Bilimse bize aldanmamanın güvencesini versin istiyoruz. Nasıl sağlıyor bilim bunu? Bir metafizik inançla! (ein metaphysischer Glaube) Hakikati isteme böylece, bir inanca dayandığı için, ahlaksal bir temel üzerinde duruyoruz (— und heirmit sind wir auf dem Boden der Moral). Yaşamdan bu korku neden? Aldanma korkusu, yaşama yakışır mı? Yaşam, aldanmalara açık olmakla yaşanmıyor mu? Hakikati isteme, gizli, üstü örtük bir ölümü isteme (das köhnnte ein versteckter Wille zum Tode sein) olmasın? Yaşamın aldanmalarla gelişen inişli çıkışlı gidişini yaşam dışı, öte dünyayla, “idealarla”, soyut düşüncelerle tepeden inme “hakikati isteme” ile kesmeye, bozmaya, zedelemeye, öldürmeye çalışma doğru mudur? Biz bugünün bilenleri (wir Erkennenden von Heute), sıkışmamış, daralmamış akademisyenleri hâlâ ateşimizi geleneğin ülküleştirici eğiliminden, Platon’dan almamıza karşın, bu yanılsamayı aşmak zorundayız. (Şen Bilim, § 344) (Nietzsche, aldanmama kaygısını küçümseyip, yaşama aykırı bulurken, kendisi ülküleştirici dogmaların yarattığı aldanmadan kurtulmamızı öneriyor! İlginç bir durum: Eski aldanmalar yerine yeni aldanmalar koyuyoruz!) Akademik uğraşın dayandığı metafizik temellerin gözden geçirilmesiyle, akademisyenin darlaşmışlığı, sıkışmışlığı aşılabilir. Kesinlik talebi (Verlangen nach Gewissheit) ile güç kanıtı (beweise der Kraft) ardındadır. Yeterince isteme gücü olmadığı için eksikliğini inanma ile kapatmaya uğraşır. Çünkü, istemenin eksik olduğu yerde, inanç her zaman en fazla arzulanan, en ivedilikle gerekli olandır. (Der Glaube ist immer dort am meisten begehrt, am dringlichsten nöthig, wo es an Willen fehlt.) (Şen Bilim, § 347) İç gücümüzün yetersizliği, iç enerjimizdeki noksanlık, zayıflık dürtüsünün (Instinkt der Schwäche) iç dünyamızın yönetimini ele geçirmesine yol açıyor. Zayıflık dürtüsü ise bizi edilgin, kalıplara bağlı kılacak, katı inanmaya götürüyor. Nedir öyleyse bu sıkışmışlıktan kurtulmanın yolu? Bilimin havasını tanımalı, dönüştürmeli, ona can vermeliyiz, öncelikle.

Bilimin havası havadardır, temizdir. Ciddi gücünden, apaçıklığından yola çıkacaktır, bilimin: Orada uçabileceğini görecektir. Bilimin temiz, açık, ciddi, güçlü havası, onu kültürün diğer alanlarındaki o güzelim kanatlarını kirletecek karanlık sulardan alıkoyacaktır. Güneşten değil, güneşe doğru giden ışık ışınları gibiyizdir artık, bilimin havasından süzülen kanatlarımızla; yeryüzüne ışık getiren ateşler gibiyizdir. (Şen Bilim, § 293) Demek ki akademisyen, bilimin havası, hava olunca, temiz, duru, aydınlık, güç verici olduğunda kanatlarını açabiliyor. Salt, kendi bireysel gücüyle, bu güç nedenli “ciddi”, “aydınlık”, “temiz” olursa olsun darlıktan kurtulamıyor. Yüksek havaya, aydınlık, güneşli temiz “dağ havası”na gerek var. Bu hava içinde içimizdeki güçle, yanlıştan korkmayarak, onlardan öğrenerek, bizim olmayandan, farklıdan, ötekinden, yabancıdan edindiğimiz görgümüzle isteyenlerden (die Wollenden) biri olarak, coşkuyla, dalgalar gibi (Şen Bilim, § 310) yaşamın çatlaklarından süzülerek, gizlerini arama sevdalarına katılacağız. Akademisyene bakışımız, onu kavrayışımız kökten değişecek, Nietzsche’nin filozof kavramını yaşayışındaki temel değişiklik gibi: “Yanındaki herkesi tehlikeye sokan bir korkunç patlayıcı olarak filozofu nasıl anladığım, filozof kavramının “geviş getiren” (“Wiederkauern”) akademisyenler, diğer felsefe profesörleri bir yana, Kant’ı bile içeren filozof kavramından nasıl derin bir biçimde ayrı olduğu” (Ecce Homo, “Çağa Aykırı Düşünceler”, § 3) görülünce, Nietzsche’nin gönlündeki bilim havası, bu hava içinde uçan, bir ışık, bir ateş olan akademisyen bir yanıyla anlaşılabilecektir. Çağımız elbette daha farklı akademik sorunlarla, akademisyen görüntüsüyle karşı karşıya. Nietzsche’nin çığlığı ulaşabilir mi bugünün biliminin havasına? Yürüyebilir mi, dans edebilir mi, uçabilir mi bu çağda akademisyen? Yoksa, çok ayrı bir çağın, çok ayrı bir filozofun, romantik, düş dolu, postmodern zırvalar yaratan sözleri olarak, akademik kalelerin duvarlarına çarpıp, yok olup gidecek midir sözleri?

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir