Ahmet Yaşar Ocak – Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler

Çok geniş topraklar üzerinde altı yüzyıl gibi uzun bir ömür sürmüş Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde, onu meydana getiren, çeşitli etnik ve dini kökenlere, kültürlere mensup insanların oluşturduğu dev bir toplumsal yapıyı, zaman içindeki değişimini, bu değişimin etkenlerini, bunların yarattığı birtakım düşünce dalgalanmalarını ve toplumsal hareketleri görüntüleriyle izlemek, anlayabilmek, lüzumlu olduğu kadar da çok zor bir iş olarak araştırıcıların karşısına çıkıyor. Yaklaşık bir yüzyıldır büyük bir emek ve gayret sarf ederek sürüp gitmekte olan dünya Osmanlı tarihi araştırıcılığı, bu büyük imparatorluğun toplumsal yapısının tarihsel gelişimini anlama konusunda yıllardan beri önemli birtakım sonuçlar ortaya koymuş bulunuyor. Buna rağmen, bu geniş alanın daha araştırılacak pek çok problemi olduğuna, araştırıcıları ve bilim adamlarını daha yıllarca meşgul edeceğine şüphe yoktur. İşte bu araştırmada da, Osmanlı toplumunun muhtelif kesimlerinin merkezi iktidarla ilişkilerinden doğan bazı problemlerden oldukça zor biri, toplumsal tarih perspektifinden ele alınmaya çalışılıyor. Bu zor problem, 15. yüzyıldan 17. yüzyıla uzanan üç yüz yıllık bir zaman içinde, Osmanlı siyasi ve toplumsal düzenine, bu düzenin arkasındaki resmi ideolojiye karşı, sözü edilen genel değişim çerçevesinde toplumun bazı kesimlerince görüntülenen, bazen ferdi, bazen kitlesel çıkışlar şeklinde değişik mahiyette bir dizi olay ve harekettir. Dönemin terminolojisiyle, “zendeka ve ilhad” yahut “zındıklık ve mülhidlik,” bugünkü Türkçeyle “sapkınlık ve dinsizlik” hareketleri, bu hareketlerin genellikle idamla cezalandırılmış zındık ve mülhid denilen öncüleri veya yöneticileri, devletin en- güçlü zamanlarını temsil eden 15., 16. ve kısmen 17. yüzyıllarda resmi ideolojiye ve düzene karşı çıkan kimse ve çevreler, yahut başka bir deyişle, “dairenin dışına çıkanlar” olarak uzun zamandan beri dikkatimizi çeken fevkalade cazip bir konuydu. Söz konusu olay ve hareketlerin üç yüz yıl gibi uzun bir döneme yayılmış bulunması, toplumun başka kesimlerine karşı değil, bizzat Osmanlı siyasal iktidarına karşı meydana gelmesi, söz konusu dönem içerisinde birbirinden oldukça farklı sosyal çevrelerce sergilenmiş bulunması, Osmanlı merkezi iktidarının ideolojisine karşı başka birtakım ideolojik unsurlara referans vermesi, kanaatimizce Osmanlı toplumsal yapısında merkeze karşı ciddi bir muhalefet olgusuyla karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor. Bugüne kadar daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal ve sosyoekonomik yapısının, teşkilat ve kurumlarının tahliline yoğunlaşan Osmanlı tarihi araştırıcılığı, gündeme getirdiği pek çok problem arasında, Osmanlı-Safevi mücadelesi dönemine rastlayanlar hariç,1 Osmanlı toplumsal muhalefet hareketlerinin tarihine henüz yeterli ölçüde eğilmiş görünmüyor. Oysa bu hareketlerin gerek toplumsal ve Ksenofon, Sokrates’ten Anılar, I. Kitap ÖNSÖZ Çok geniş topraklar üzerinde altı yüzyıl gibi uzun bir ömür sürmüş Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde, onu meydana getiren, çeşitli etnik ve dini kökenlere, kültürlere mensup insanların oluşturduğu dev bir toplumsal yapıyı, zaman içindeki değişimini, bu değişimin etkenlerini, bunların yarattığı birtakım düşünce dalgalanmalarını ve toplumsal hareketleri görüntüleriyle izlemek, anlayabilmek, lüzumlu olduğu kadar da çok zor bir iş olarak araştırıcıların karşısına çıkıyor.


Yaklaşık bir yüzyıldır büyük bir emek ve gayret sarf ederek sürüp gitmekte olan dünya Osmanlı tarihi araştırıcılığı, bu büyük imparatorluğun toplumsal yapısının tarihsel gelişimini anlama konusunda yıllardan beri önemli birtakım sonuçlar ortaya koymuş bulunuyor. Buna rağmen, bu geniş alanın daha araştırılacak pek çok problemi olduğuna, araştırıcıları ve bilim adamlarını daha yıllarca meşgul edeceğine şüphe yoktur. İşte bu araştırmada da, Osmanlı toplumunun muhtelif kesimlerinin merkezi iktidarla ilişkilerinden doğan bazı problemlerden oldukça zor biri, toplumsal tarih perspektifinden ele alınmaya çalışılıyor. Bu zor problem, 15. yüzyıldan 17. yüzyıla uzanan üç yüz yıllık bir zaman içinde, Osmanlı siyasi ve toplumsal düzenine, bu düzenin arkasındaki resmi ideolojiye karşı, sözü edilen genel değişim çerçevesinde toplumun bazı kesimlerince görüntülenen, bazen ferdi, bazen kitlesel çıkışlar şeklinde değişik mahiyette bir dizi olay ve harekettir. Dönemin terminolojisiyle, “zendeka ve ilhad” yahut “zındıklık ve mülhidlik,” bugünkü Türkçeyle “sapkınlık ve dinsizlik” hareketleri, bu hareketlerin genellikle idamla cezalandırılmış zındık ve mülhid denilen öncüleri veya yöneticileri, devletin en- güçlü zamanlarını temsil eden 15., 16. ve kısmen 17. yüzyıllarda resmi ideolojiye ve düzene karşı çıkan kimse ve çevreler, yahut başka bir deyişle, “dairenin dışına çıkanlar” olarak uzun zamandan beri dikkatimizi çeken fevkalade cazip bir konuydu. Söz konusu olay ve hareketlerin üç yüz yıl gibi uzun bir döneme yayılmış bulunması, toplumun başka kesimlerine karşı değil, bizzat Osmanlı siyasal iktidarına karşı meydana gelmesi, söz konusu dönem içerisinde birbirinden oldukça farklı sosyal çevrelerce sergilenmiş bulunması, Osmanlı merkezi iktidarının ideolojisine karşı başka birtakım ideolojik unsurlara referans vermesi, kanaatimizce Osmanlı toplumsal yapısında merkeze karşı ciddi bir muhalefet olgusuyla karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor. Bugüne kadar daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal ve sosyoekonomik yapısının, teşkilat ve kurumlarının tahliline yoğunlaşan Osmanlı tarihi araştırıcılığı, gündeme getirdiği pek çok problem arasında, Osmanlı-Safevi mücadelesi dönemine rastlayanlar hariç,1 Osmanlı toplumsal muhalefet hareketlerinin tarihine henüz yeterli ölçüde eğilmiş görünmüyor. Oysa bu hareketlerin gerek toplumsal ve siyasal, gerekse düşünce boyutunun incelenip toplu bir tarihinin meydana getirilmeye çalışılması, herhalde Osmanlı sosyal tarihinin aydınlanabilmesi için araştırıcıların önüne hiç de küçümsenmeyecek veriler koyabilecektir. Bu kitapta, 15. yüzyıldan 17.

yüzyıla kadar uzanmakla beraber, esas olarak 16. yüzyılda yoğunlaşan ve dini bir söylemle ortaya çıkan bir dizi bireysel ve toplumsal hareket ele alınmaya çalışılmıştır. Bu hareketlerin, ideolojilerini dini birer söylemle ortaya atmış olmaları ve Osmanlı merkezi iktidarının da bu hareketleri kendi dini söylemi çerçevesinde değerlendirmesi, onları dikkate layık bir konuma getirmektedir. Bu yüzden bu hareketlerin, toplum açısından ayrı, Osmanlı siyasal iktidarı açısından ayrı anlam ve değerlendirmeleri olduğunu görmek, hiç de şaşırtıcı olmuyor. Toplum açısından bakıldığında bu hareketlerin genelde imparatorluk başkentinde ve kısmen de taşra kasabalarında ortaya çıkan hareketler olduğu, dolayısıyla sözünü ettiğimiz değişimin ilk görüntülerinin önce şehirli kesimine yansıdığının bir göstergesi olarak yorumlanması gerektiği sonucuna varılabilir. Bu sebeple bizce, farklı kesimlerde, farklı ifade biçimleriyle, ayrı ayrı ortaya çıkmış görünmelerine rağmen, aynı dönemde vuku bulan ve ilk bakışta farklı ideolojiler kullanıyor gibi duran bu hareketlerin, temelde, söz konusu değişimin yarattığı bir bunalımın görüntüleri olarak da düşünülmeleri mümkündür. Osmanlı merkezi yönetimi açısından bakıldığında çok farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. Merkezi yönetimin, bu oldukça geniş tabanlı muhalefet hareketlerini ve kullandığı dini söylemleri, belirgin bir toplumsal değişimin ve bunun yarattığı birtakım rahatsızlıkların sonucu olarak değil, kendi otoritesine ve bu otoritenin dayandığı inanç ve ideolojiye bir “karşı çıkış” olarak algıladığı görülüyor. Bu sebeple bu hareketler, Osmanlı merkezi yönetimince, İslam tarihinde ilk defa 8. yüzyıldan başlayarak, Emeviler’in son, Abbasiler’in ilk dönemlerinde benzer hareketlere karşı teşekkül eden dini-siyasi gelenek çerçevesinde değerlendirilmiş ve o zamanlar kullanılan iki teolojik deyimle ifadelendirmiştir: Zendeka ve ilhad (heresie ve atheisme). Görüldüğü gibi meselenin 1) toplumsal, 2) siyasal ve 3) dinsel (veya teolojik) olmak üzere üç temel boyutu olduğu ve bunların birlikte değerlendirilmesi gereği ortaya çıkıyor. Bu itibarla, Osmanlı klasik döneminin tarihinde zendeka ve ilhad yahut zındıklık ve mülhidlik konusunu sadece siyasal veya toplumsal boyutuyla, veya sırf bir teoloji problemi olarak mütalaa ettiğimiz takdirde, pek çok soruyu cevapsız bırakmak kaçınılmaz olacaktır. Nitekim bu muhalefetin niteliğiyle ilgili bir dizi önemli soru sıralanmaktadır: Mesela, bu muhalefet hangi sebeplerden kaynaklanıyordu? Mahiyeti neydi? Hangi sosyal tabanlarda şekilleniyor, başka bir deyişle, toplumun hangi kesimlerinde yankı buluyordu? Kimler tarafından temsil ediliyorlardı, yahut bu kesimlerin ve onları yöneten liderlerin özellikleri ve kullandıkları ideolojiler nelerdi? Merkezi iktidarın onlara karşı tutumu nasıl ortaya çıkıyordu? Bu tutum ne tür bir ideolojik temele dayanıyordu; nasıl biçimleniyordu; bu ideolojilerin kaynakları, özellikleri siyasal, gerekse düşünce boyutunun incelenip toplu bir tarihinin meydana getirilmeye çalışılması, herhalde Osmanlı sosyal tarihinin aydınlanabilmesi için araştırıcıların önüne hiç de küçümsenmeyecek veriler koyabilecektir. Bu kitapta, 15. yüzyıldan 17.

yüzyıla kadar uzanmakla beraber, esas olarak 16. yüzyılda yoğunlaşan ve dini bir söylemle ortaya çıkan bir dizi bireysel ve toplumsal hareket ele alınmaya çalışılmıştır. Bu hareketlerin, ideolojilerini dini birer söylemle ortaya atmış olmaları ve Osmanlı merkezi iktidarının da bu hareketleri kendi dini söylemi çerçevesinde değerlendirmesi, onları dikkate layık bir konuma getirmektedir. Bu yüzden bu hareketlerin, toplum açısından ayrı, Osmanlı siyasal iktidarı açısından ayrı anlam ve değerlendirmeleri olduğunu görmek, hiç de şaşırtıcı olmuyor. Toplum açısından bakıldığında bu hareketlerin genelde imparatorluk başkentinde ve kısmen de taşra kasabalarında ortaya çıkan hareketler olduğu, dolayısıyla sözünü ettiğimiz değişimin ilk görüntülerinin önce şehirli kesimine yansıdığının bir göstergesi olarak yorumlanması gerektiği sonucuna varılabilir. Bu sebeple bizce, farklı kesimlerde, farklı ifade biçimleriyle, ayrı ayrı ortaya çıkmış görünmelerine rağmen, aynı dönemde vuku bulan ve ilk bakışta farklı ideolojiler kullanıyor gibi duran bu hareketlerin, temelde, söz konusu değişimin yarattığı bir bunalımın görüntüleri olarak da düşünülmeleri mümkündür. Osmanlı merkezi yönetimi açısından bakıldığında çok farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. Merkezi yönetimin, bu oldukça geniş tabanlı muhalefet hareketlerini ve kullandığı dini söylemleri, belirgin bir toplumsal değişimin ve bunun yarattığı birtakım rahatsızlıkların sonucu olarak değil, kendi otoritesine ve bu otoritenin dayandığı inanç ve ideolojiye bir “karşı çıkış” olarak algıladığı görülüyor. Bu sebeple bu hareketler, Osmanlı merkezi yönetimince, İslam tarihinde ilk defa 8. yüzyıldan başlayarak, Emeviler’in son, Abbasiler’in ilk dönemlerinde benzer hareketlere karşı teşekkül eden dini-siyasi gelenek çerçevesinde değerlendirilmiş ve o zamanlar kullanılan iki teolojik deyimle ifadelendirmiştir: Zendeka ve ilhad (heresie ve atheisme). Görüldüğü gibi meselenin 1) toplumsal, 2) siyasal ve 3) dinsel (veya teolojik) olmak üzere üç temel boyutu olduğu ve bunların birlikte değerlendirilmesi gereği ortaya çıkıyor. Bu itibarla, Osmanlı klasik döneminin tarihinde zendeka ve ilhad yahut zındıklık ve mülhidlik konusunu sadece siyasal veya toplumsal boyutuyla, veya sırf bir teoloji problemi olarak mütalaa ettiğimiz takdirde, pek çok soruyu cevapsız bırakmak kaçınılmaz olacaktır. Nitekim bu muhalefetin niteliğiyle ilgili bir dizi önemli soru sıralanmaktadır: Mesela, bu muhalefet hangi sebeplerden kaynaklanıyordu? Mahiyeti neydi? Hangi sosyal tabanlarda şekilleniyor, başka bir deyişle, toplumun hangi kesimlerinde yankı buluyordu? Kimler tarafından temsil ediliyorlardı, yahut bu kesimlerin ve onları yöneten liderlerin özellikleri ve kullandıkları ideolojiler nelerdi? Merkezi iktidarın onlara karşı tutumu nasıl ortaya çıkıyordu? Bu tutum ne tür bir ideolojik temele dayanıyordu; nasıl biçimleniyordu; bu ideolojilerin kaynakları, özellikleri nelerdi ve ifade ediliş biçimleri nasıldı gibi sorular, hemen akla gelenlerden bazılarıdır. Bu sorulara gereken cevapların bu çalışmada tam anlamıyla verilebildiğini hiçbir zaman iddia edemeyiz. Her şeyden önce, kaynaklarla ilgili bazı problemlerimiz var.

Kaynakların önemli bir kısmı, Osmanlı merkezi yönetiminin muhtelif organlarınca meydana getirilmiş olanlardan ibarettir. Bu itibarla merkezin ideolojisine muhalefet problemi üzerinde detaylı analizler için fazla elverişli olmadıklarını hemen belirtmeliyiz. Nitekim vekayinamelerdeki kayıtlar çoğunlukla yetersiz ve muğlak olduğu gibi, bu meselede birinci sınıf kaynak durumunda olan mühimme defterleri, şer’iye sicilleri vb arşiv kaynakları da ne yazık ki bize çok fazla veri sağlamıyor. İstanbul Şer’iye Sicilleri Arşivi’nde yaptığımız araştırmalarda, ulema ve sûfıyyeye mensup ve resmen imparatorluk başkentinde yargılanarak idama mahkûm edilmiş olup, bu çalışmanın kapsamına giren şahsiyetlerin -esasında mevcut bulunması gereken- sicil zabıtlarından şimdilik ancak ikisine rastlanabilmiştir. Bunlardan biri, daha önce merhum Mustafa Akdağ tarafından bulunmuş olan Oğlan Şeyh İsmail-i Mâşûkî’nin, diğeriyse tarafımızdan bulunan Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’nin sicillidir. Diğerlerine (bütün aramalarımıza rağmen gözümüzden kaçmış olabilecekleri ihtimalini de düşünerek) tesadüf edemediğimizi söyleyelim. Özellikle Şeyh Bedreddîn, Molla Lûtfî ve Molla Kâbız’ın sicil kayıtlarına bir gün ulaşabilmek herhalde bizim için hoş bir sürpriz, Osmanlı din ve düşünce tarihi için de önemli bir kazanç olacaktır. Muhalefet çevrelerinde meydana getirilmiş kaynaklara gelince, bu konuda, maalesef sadece bu çevrelerin en önde gelenlerinden Bayrâmiyye Melâmîleri tarafından kaleme alınmış sınırlı sayıda kitap veya risaleden söz edebiliyoruz. Bunlar ise, takdir olunacağı gibi, hem kendilerini açıkça ifade etmedikleri, hem de belli bir psikoloji içinde yazılmış bulunduklarından, zaman zaman yanlı, zaman zaman da üstü kapalı, muğlak ve ihtiyatlı ifadeler kullanmaktadırlar. Kolayca tahmin olunabileceği üzere, bu eksiklikler konuyu yeterince tahlil edebilme bakımından önümüze önemli engeller çıkarmaktadır. Bu itibarla, burada bizim yapabildiğimiz ancak mevcut veriler çerçevesinde hiç olmazsa meseleyi bir ölçüde üstünde durulması gereken taraflarıyla ortaya koyabilmek ve kendi yorumlarımızı sunmaya çalışmak olmuştur. Osmanlı merkezi yönetiminin, ulema ve sûfiyyeden oluşan entelektüel muhalefet çevrelerine karşı tavrını belirlerken kullandığı zındıklık ve mülhidlik suçlaması hem siyasal, hem de teolojik boyutuyla bu çalışma çerçevesinde önemli bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden, kitabın giriş kısmında problemin Ortaçağ İslam dünyasındaki durumuna sentetik bir genel bakış denemek kaçınılmaz olmuştur. Bu genel bakış, Osmanlı dönemindeki zendeka ve ilhad hareketlerinin bir anlamda tarihi arka planı olarak da değerlendirilebilir. Nitekim bu kısım incelendiği zaman, Osmanlı dönemiyle pek çok bakımdan paralellikler bulunduğu ve bazı fikirlerin köklerinin bu klasik döneme kadar uzandığı okuyucuların dikkatinden nelerdi ve ifade ediliş biçimleri nasıldı gibi sorular, hemen akla gelenlerden bazılarıdır.

Bu sorulara gereken cevapların bu çalışmada tam anlamıyla verilebildiğini hiçbir zaman iddia edemeyiz. Her şeyden önce, kaynaklarla ilgili bazı problemlerimiz var. Kaynakların önemli bir kısmı, Osmanlı merkezi yönetiminin muhtelif organlarınca meydana getirilmiş olanlardan ibarettir. Bu itibarla merkezin ideolojisine muhalefet problemi üzerinde detaylı analizler için fazla elverişli olmadıklarını hemen belirtmeliyiz. Nitekim vekayinamelerdeki kayıtlar çoğunlukla yetersiz ve muğlak olduğu gibi, bu meselede birinci sınıf kaynak durumunda olan mühimme defterleri, şer’iye sicilleri vb arşiv kaynakları da ne yazık ki bize çok fazla veri sağlamıyor. İstanbul Şer’iye Sicilleri Arşivi’nde yaptığımız araştırmalarda, ulema ve sûfıyyeye mensup ve resmen imparatorluk başkentinde yargılanarak idama mahkûm edilmiş olup, bu çalışmanın kapsamına giren şahsiyetlerin -esasında mevcut bulunması gereken- sicil zabıtlarından şimdilik ancak ikisine rastlanabilmiştir. Bunlardan biri, daha önce merhum Mustafa Akdağ tarafından bulunmuş olan Oğlan Şeyh İsmail-i Mâşûkî’nin, diğeriyse tarafımızdan bulunan Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’nin sicillidir. Diğerlerine (bütün aramalarımıza rağmen gözümüzden kaçmış olabilecekleri ihtimalini de düşünerek) tesadüf edemediğimizi söyleyelim. Özellikle Şeyh Bedreddîn, Molla Lûtfî ve Molla Kâbız’ın sicil kayıtlarına bir gün ulaşabilmek herhalde bizim için hoş bir sürpriz, Osmanlı din ve düşünce tarihi için de önemli bir kazanç olacaktır. Muhalefet çevrelerinde meydana getirilmiş kaynaklara gelince, bu konuda, maalesef sadece bu çevrelerin en önde gelenlerinden Bayrâmiyye Melâmîleri tarafından kaleme alınmış sınırlı sayıda kitap veya risaleden söz edebiliyoruz. Bunlar ise, takdir olunacağı gibi, hem kendilerini açıkça ifade etmedikleri, hem de belli bir psikoloji içinde yazılmış bulunduklarından, zaman zaman yanlı, zaman zaman da üstü kapalı, muğlak ve ihtiyatlı ifadeler kullanmaktadırlar. Kolayca tahmin olunabileceği üzere, bu eksiklikler konuyu yeterince tahlil edebilme bakımından önümüze önemli engeller çıkarmaktadır. Bu itibarla, burada bizim yapabildiğimiz ancak mevcut veriler çerçevesinde hiç olmazsa meseleyi bir ölçüde üstünde durulması gereken taraflarıyla ortaya koyabilmek ve kendi yorumlarımızı sunmaya çalışmak olmuştur. Osmanlı merkezi yönetiminin, ulema ve sûfiyyeden oluşan entelektüel muhalefet çevrelerine karşı tavrını belirlerken kullandığı zındıklık ve mülhidlik suçlaması hem siyasal, hem de teolojik boyutuyla bu çalışma çerçevesinde önemli bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden, kitabın giriş kısmında problemin Ortaçağ İslam dünyasındaki durumuna sentetik bir genel bakış denemek kaçınılmaz olmuştur.

Bu genel bakış, Osmanlı dönemindeki zendeka ve ilhad hareketlerinin bir anlamda tarihi arka planı olarak da değerlendirilebilir. Nitekim bu kısım incelendiği zaman, Osmanlı dönemiyle pek çok bakımdan paralellikler bulunduğu ve bazı fikirlerin köklerinin bu klasik döneme kadar uzandığı okuyucuların dikkatinden kaçmayacaktır. Bu itibarla giriş kısmı belki normalden biraz daha uzun tutulmak zorunda kalınmıştır. Ayrıca, söz konusu muhalefetin, yerleşmiş Osmanlı düzenine olduğu kadar, hiç şüphesiz daha temelde bu düzenin arkasındaki ideolojiye karşı bir tepki niteliği taşıması gerçeğinden yola çıkılarak, bu ideolojiden ne anlaşılması gerektiği, mahiyeti, yapısı ve özellikleri üzerinde de durulmaya çalışılmıştır. Çünkü kanaatimizce problemi anlamak, geniş ölçüde bu meselenin iyi algılanmasına bağlı görünüyor. Bundan başka, Osmanlı entelektüel tepki çevrelerinde savunulan fikirlerin, dikkati çekecek kadar 15. yüzyılda Şeyh Bedreddîn’in fikirlerinden etkiler taşımakta olduğunun görülmesi, bu etkilerin 17. yüzyılda bile canlılığını koruması, Şeyh Bedreddîn’e ayrı bir bölüm tahsisini gerekli kılmıştır. Diğer bölümler ise sırayla, ulema ile sûfî kesimi arasındaki hareketlere ayrılmış, sonuç bölümünde de söz konusu hareketlerin tarihi, sosyolojik ve teolojik açıdan bir tahlil denemesine girişilmiştir. Ekler kısmında ise, konuyla ilgili tipik tarihsel metinlerin Türkçe çevirileri, çeviriyazıları ve orijinal metinleri verilmek suretiyle, okuyucuyu bu tipik belgelerle bizzat karşı karşıya getirmenin yararlı olacağı düşünülmüştür. Bu noktada, bugüne kadar yapılan konuyla doğrudan veya dolaylı ilgili araştırmalardan da bahsetmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Aslında, bilindiği kadarıyla, meseleyi yukarıda tasvire çalıştığımız boyutlarda bir bütün olarak ele alan her hangi bir bilimsel araştırmanın yayımlanmış olduğunu söyleyemeyeceğiz. Bilindiği gibi Abdülbaki Gölpınarlı ilk defa Melâmilik ve Melâmiler (İstanbul 1931) adını taşıyan meşhur kitabında Bayramı Melâmî çevrelerini ele almıştır. Bu büyük âlimin bu gençlik eserinin, bizi böyle bir araştırmaya girişme konusunda önemli ölçüde teşvik edici ve yardımcı olduğunu burada ifade etmek, ona karşı bir minnet borcunun ödenmesi olacaktır. Akdağ da, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi (2.

cilt, İstanbul 1959) isimli eserinde, yine Bayrâmiyye Melâmîleri’ne ve bu arada İsmail-i Mâşûkî’ye temas etmiştir. Akdağ, Molla Kâbız meselesine de yer vermiş ve kanaatimizce, Osmanlı siyasal iktidarına karşı teşekkül eden bazı muhalefet çevrelerinin niteliğine dair isabetli tahliller de yapmıştır. Bu arada Prof. Hüseyin Gazi Yurdaydın’ın da, Sina Akşin’in editörlüğünde yayımlanan Türkiye Tarihi isimli beş ciltlik serinin 2. cildi için kaleme aldığı “Osmanlı Düşünce Tarihi” bölümünde yer alan monografilerine de özellikle işaret etmeliyiz. Ayrıca, İsmail Safa Üstün’ün henüz yayımlanmamış doktora tezinden de bahsetmemiz gerekiyor. Bu tez, esas olarak, 16. yüzyıla ait Osmanlı devlet merkezinde ortaya çıkan Safevi propagandasını, Molla Kâbız, Oğlan Şeyh İsmail-i Mâşûkî ve Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’yi ve diğer heretik hareketlerle ilgili olan İbn Kemal ve Ebussuud Efendi’lerin yayımladıkları risale ve fetvaların, Osmanlı Devleti’nin meşruiyetini teolojik temel üzerinde savunan metinler olarak, teolojik perspektife dayalı bir tahlil denemesi niteliğindedir. Reşat Öngören tarafından yayımlanan “Şeriatın kestiği parmak: Kanunî Sultan Süleyman devrinde îdam edilen tarikat şeyhleri” başlığını taşıyan yeni bir makaleyi de burada zikretmek kaçmayacaktır. Bu itibarla giriş kısmı belki normalden biraz daha uzun tutulmak zorunda kalınmıştır. Ayrıca, söz konusu muhalefetin, yerleşmiş Osmanlı düzenine olduğu kadar, hiç şüphesiz daha temelde bu düzenin arkasındaki ideolojiye karşı bir tepki niteliği taşıması gerçeğinden yola çıkılarak, bu ideolojiden ne anlaşılması gerektiği, mahiyeti, yapısı ve özellikleri üzerinde de durulmaya çalışılmıştır. Çünkü kanaatimizce problemi anlamak, geniş ölçüde bu meselenin iyi algılanmasına bağlı görünüyor. Bundan başka, Osmanlı entelektüel tepki çevrelerinde savunulan fikirlerin, dikkati çekecek kadar 15. yüzyılda Şeyh Bedreddîn’in fikirlerinden etkiler taşımakta olduğunun görülmesi, bu etkilerin 17. yüzyılda bile canlılığını koruması, Şeyh Bedreddîn’e ayrı bir bölüm tahsisini gerekli kılmıştır.

Diğer bölümler ise sırayla, ulema ile sûfî kesimi arasındaki hareketlere ayrılmış, sonuç bölümünde de söz konusu hareketlerin tarihi, sosyolojik ve teolojik açıdan bir tahlil denemesine girişilmiştir. Ekler kısmında ise, konuyla ilgili tipik tarihsel metinlerin Türkçe çevirileri, çeviriyazıları ve orijinal metinleri verilmek suretiyle, okuyucuyu bu tipik belgelerle bizzat karşı karşıya getirmenin yararlı olacağı düşünülmüştür. Bu noktada, bugüne kadar yapılan konuyla doğrudan veya dolaylı ilgili araştırmalardan da bahsetmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Aslında, bilindiği kadarıyla, meseleyi yukarıda tasvire çalıştığımız boyutlarda bir bütün olarak ele alan her hangi bir bilimsel araştırmanın yayımlanmış olduğunu söyleyemeyeceğiz. Bilindiği gibi Abdülbaki Gölpınarlı ilk defa Melâmilik ve Melâmiler (İstanbul 1931) adını taşıyan meşhur kitabında Bayramı Melâmî çevrelerini ele almıştır. Bu büyük âlimin bu gençlik eserinin, bizi böyle bir araştırmaya girişme konusunda önemli ölçüde teşvik edici ve yardımcı olduğunu burada ifade etmek, ona karşı bir minnet borcunun ödenmesi olacaktır. Akdağ da, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi (2. cilt, İstanbul 1959) isimli eserinde, yine Bayrâmiyye Melâmîleri’ne ve bu arada İsmail-i Mâşûkî’ye temas etmiştir. Akdağ, Molla Kâbız meselesine de yer vermiş ve kanaatimizce, Osmanlı siyasal iktidarına karşı teşekkül eden bazı muhalefet çevrelerinin niteliğine dair isabetli tahliller de yapmıştır. Bu arada Prof. Hüseyin Gazi Yurdaydın’ın da, Sina Akşin’in editörlüğünde yayımlanan Türkiye Tarihi isimli beş ciltlik serinin 2. cildi için kaleme aldığı “Osmanlı Düşünce Tarihi” bölümünde yer alan monografilerine de özellikle işaret etmeliyiz. Ayrıca, İsmail Safa Üstün’ün henüz yayımlanmamış doktora tezinden de bahsetmemiz gerekiyor. Bu tez, esas olarak, 16. yüzyıla ait Osmanlı devlet merkezinde ortaya çıkan Safevi propagandasını, Molla Kâbız, Oğlan Şeyh İsmail-i Mâşûkî ve Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’yi ve diğer heretik hareketlerle ilgili olan İbn Kemal ve Ebussuud Efendi’lerin yayımladıkları risale ve fetvaların, Osmanlı Devleti’nin meşruiyetini teolojik temel üzerinde savunan metinler olarak, teolojik perspektife dayalı bir tahlil denemesi niteliğindedir.

Reşat Öngören tarafından yayımlanan “Şeriatın kestiği parmak: Kanunî Sultan Süleyman devrinde îdam edilen tarikat şeyhleri” başlığını taşıyan yeni bir makaleyi de burada zikretmek icap ediyor. İsmail-i Mâşûkî, Hamza Bâlî ve Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’nin münhasıran ele alındığı bu makale, meseleye sorgulayıcı bir yaklaşım getiriyor. Bu arada, Prof. İsmail E. Erünsal’ın, Bayrâmî Melâmîleri ile ilgili birinci elden çok mühim bir kaynağı tanıtan “Abdurrahman el-Askeri’s Mir’âtü’1-Işk: A Nevv Source for the Melâmî Movement in the Ottoman Empire during the 15th and 16th Centuries” isimli makalesini özellikle zikretmeliyiz. Bu mühim makale, Melâmî hareketinin mahiyetini daha iyi kavrama ve bugüne kadar yanlış bilinen bazı hususları tashih bakımından bize epeyce yardımcı oldu. Melâmî hareketini en son ele alan bir makale, “The Hamzeviye: A Deviant Movement in Bosnia” adıyla Hamid Algar tarafından yayımlandı. Hareketin tarihini 17. yüzyıl sonuna kadar getiren bu makalenin gerçekten değerli bir araştırma olduğunu burada kaydetmeliyiz. Bu konuda yayımlanmış iki amatör eserden de söz etmemiz gerekiyor. Bunlardan ilki, 1986 senesinde Rıza Zelyut, diğeri ise 1996 yılında Ali Yıldırım tarafından yayımlandı. Bu amatör araştırmaların, Osmanlı merkezi yönetiminin yapısı ve ideolojisi hakkında yer yer oldukça doğru görüşler de ihtiva etmelerine rağmen, (bir iki istisna ile) birinci elden kaynaklara dayanmamaları bir yana, genelde maalesef yazarlarının peşin hükümlülükle ve ideolojik yaklaşımlarla hareket etmeleri yüzünden veriler üzerinde iyi düşünmemeleri ve değerlendirememeleri, hatta Osmanlı karşıtlığını bir saplantı haline dönüştürmeleri sonucu, başarılı olmadıklarını söylemeliyiz. Dolayısıyla bu kitapların, söz konusu problemi modern sosyal tarih yöntemine göre objektif olarak ele alıp açıklamaya çalışmak yerine, “Sünniliğin fanatik bir inanç sistemi olarak Osmanlı Devleti eliyle nasıl bir baskı aracı haline dönüştüğünü” ve “hür düşünceyi sindirmek üzere nasıl kullanıldığını” ispata yönelik, peşin hükümlü çalışmalar olduğunu kaydetmeliyiz. Ele aldığımız konu çerçevesinde Şeyh Bedreddîn meselesi büyük bir önem kazanıyor. Niyetimiz burada başlangıcından bugüne Şeyh Bedreddîn üzerine yapılan çalışmaların bir bilançosunu sunmak olmamakla beraber, bu konuda gelişen ana çizgiyi izleyebilmek için belli başlılarına kısaca temas etmekte yarar vardır.

Şeyh Bedreddîn Türk tarihçilerinden önce Batılı tarihçilerin dikkatini çekmiştir. Nitekim Franz Babinger’in Fuad Köprülü tarafından eleştiriye uğrayan hacimli makalesi, Şeyh Bedreddîn’e dair en eski müstakil çalışma olarak kabul edilebilir. Fuat Köprülü’nün bu konuyla fazla ilgilenmemesi dikkat çekiyor. F. Babinger’den sonra, sıra eski Darülfünun İlahiyat Fakültesi müderrisi ve Diyanet İşleri Başkanı M. Şerefeddin’in (Yaltkaya) 1924’te yayımlanan araştırmasına geliyor. Yaltkaya’nın eseri, bu konuda Türkiye’deki ilk bilimsel çalışmadır. Daha sonra onu 1957’de Bezmi Nusret Kaygusuz takip etmiştir. Özellikle 1960’lı ve 70’li, hatta kısmen 80’li yılların Şeyh Bedreddîn yılları olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim 1966’da Abdülbaki Gölpınarlı ve münhasıran sol kesime mensup amatör araştırıcılar, eserlerini hep bu dönemde yayımlamışlardır. Meseleye bir tarihçiden çok, hukukçu gözüyle yaklaşan Necdet Kurdakul ise 1977’de yayımladığı eserinde, en teferruatlı kaynak eleştiri ve karşılaştırmasını, ayrıca, modern araştırmaların da icap ediyor. İsmail-i Mâşûkî, Hamza Bâlî ve Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’nin münhasıran ele alındığı bu makale, meseleye sorgulayıcı bir yaklaşım getiriyor. Bu arada, Prof. İsmail E. Erünsal’ın, Bayrâmî Melâmîleri ile ilgili birinci elden çok mühim bir kaynağı tanıtan “Abdurrahman el-Askeri’s Mir’âtü’1-Işk: A Nevv Source for the Melâmî Movement in the Ottoman Empire during the 15th and 16th Centuries” isimli makalesini özellikle zikretmeliyiz.

Bu mühim makale, Melâmî hareketinin mahiyetini daha iyi kavrama ve bugüne kadar yanlış bilinen bazı hususları tashih bakımından bize epeyce yardımcı oldu. Melâmî hareketini en son ele alan bir makale, “The Hamzeviye: A Deviant Movement in Bosnia” adıyla Hamid Algar tarafından yayımlandı. Hareketin tarihini 17. yüzyıl sonuna kadar getiren bu makalenin gerçekten değerli bir araştırma olduğunu burada kaydetmeliyiz. Bu konuda yayımlanmış iki amatör eserden de söz etmemiz gerekiyor. Bunlardan ilki, 1986 senesinde Rıza Zelyut, diğeri ise 1996 yılında Ali Yıldırım tarafından yayımlandı. Bu amatör araştırmaların, Osmanlı merkezi yönetiminin yapısı ve ideolojisi hakkında yer yer oldukça doğru görüşler de ihtiva etmelerine rağmen, (bir iki istisna ile) birinci elden kaynaklara dayanmamaları bir yana, genelde maalesef yazarlarının peşin hükümlülükle ve ideolojik yaklaşımlarla hareket etmeleri yüzünden veriler üzerinde iyi düşünmemeleri ve değerlendirememeleri, hatta Osmanlı karşıtlığını bir saplantı haline dönüştürmeleri sonucu, başarılı olmadıklarını söylemeliyiz. Dolayısıyla bu kitapların, söz konusu problemi modern sosyal tarih yöntemine göre objektif olarak ele alıp açıklamaya çalışmak yerine, “Sünniliğin fanatik bir inanç sistemi olarak Osmanlı Devleti eliyle nasıl bir baskı aracı haline dönüştüğünü” ve “hür düşünceyi sindirmek üzere nasıl kullanıldığını” ispata yönelik, peşin hükümlü çalışmalar olduğunu kaydetmeliyiz. Ele aldığımız konu çerçevesinde Şeyh Bedreddîn meselesi büyük bir önem kazanıyor. Niyetimiz burada başlangıcından bugüne Şeyh Bedreddîn üzerine yapılan çalışmaların bir bilançosunu sunmak olmamakla beraber, bu konuda gelişen ana çizgiyi izleyebilmek için belli başlılarına kısaca temas etmekte yarar vardır. Şeyh Bedreddîn Türk tarihçilerinden önce Batılı tarihçilerin dikkatini çekmiştir. Nitekim Franz Babinger’in Fuad Köprülü tarafından eleştiriye uğrayan hacimli makalesi, Şeyh Bedreddîn’e dair en eski müstakil çalışma olarak kabul edilebilir. Fuat Köprülü’nün bu konuyla fazla ilgilenmemesi dikkat çekiyor. F. Babinger’den sonra, sıra eski Darülfünun İlahiyat Fakültesi müderrisi ve Diyanet İşleri Başkanı M.

Şerefeddin’in (Yaltkaya) 1924’te yayımlanan araştırmasına geliyor. Yaltkaya’nın eseri, bu konuda Türkiye’deki ilk bilimsel çalışmadır. Daha sonra onu 1957’de Bezmi Nusret Kaygusuz takip etmiştir. Özellikle 1960’lı ve 70’li, hatta kısmen 80’li yılların Şeyh Bedreddîn yılları olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim 1966’da Abdülbaki Gölpınarlı ve münhasıran sol kesime mensup amatör araştırıcılar, eserlerini hep bu dönemde yayımlamışlardır. Meseleye bir tarihçiden çok, hukukçu gözüyle yaklaşan Necdet Kurdakul ise 1977’de yayımladığı eserinde, en teferruatlı kaynak eleştiri ve karşılaştırmasını, ayrıca, modern araştırmaların da eleştirisini yapmak suretiyle Şeyh Bedreddîn konusunda ilginç bir araştırma gerçekleştirmiştir. Akademik seviyede günümüz marksist tarihçilerinden Ernst VVerner’in Şeyh Bedreddîn üzerine münhasıran eğildiği görülür. Onun Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini ele alan kitabındaki kısım ve bu konuya hasredilmiş makaleleri ilginç görüşler ihtiva ediyor. Bu arada genç Rus bilim adamı Konstantin Zukov’un yazısını da zikretmemiz gerekiyor. Fakat bütün bunların arasında, bu konuda bugüne kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı araştırma, hiç şüphe yok ki Nedim Filipoviç’in Sırpça eseridir. Büyük bir emek ürünü olan bu eserin Sırpça ve üstelik sistemsiz oluşu, ne yazık ki bizim bu çalışma çerçevesinde ondan yararlanmamızı imkânsız kılmıştır. Burada Şeyh Bedreddîn üzerine yapılmış iki doktora tezinden de bahsetmek icap ediyor. Bunlardan daha eski olanı, Varidat üzerinde kısa bir çalışma niteliğinde olup Bilal Dindar’a aittir. Michel Balivet’ninki ise, Filipoviç’in eserinden sonra bugüne kadar yapılmış en kapsamlı Şeyh Bedreddîn çalışmasıdır. Geniş ve zengin bir malzemeye dayalı olan bu eser, özellikle Şeyh Bedreddîn’le ilgili pek çok konuyu tartışmakta, bazı noktaları açıklığa kavuşturmakta, bazı yeni konuları da gündeme getirmektedir.

Son olarak Şeyh Bedreddîn meselesini tamamiyle hukuk açısından analiz eden değişik ve ilginç bir araştırmadan söz edebiliriz. Yaşar Şahin Anıl’ın ikinci elden araştırmalara dayanan bu çalışmasının birinci kısmı bu konuya ayrılmış olup yaklaşımı ve yorumları itibariyle dikkat çekiyor. Eldeki bu kitaba gelince, deyim yerindeyse bu, ilk olarak 1983’lerde başladığımız bir araştırma programı çerçevesinde, daha önce tarafımızdan çeşitli yurt içi ve dışı bilimsel yayın organlarında yayımlanmış yazıların, geniş bir çerçevede ve daha zengin kaynaklara dayanarak kitaplaştırılmış biçimidir denilebilir. Bu meseleye dair bir monografi kaleme almanın, Osmanlı sosyal tarihi açısından faydalı ve ilgi çekici olabileceği düşüncesi, ilk olarak 1983 yılında bizi bir seri araştırmaya sevk etmişti. Nitekim meseleyi bir Osmanlı sosyal tarihi problemi olarak ortaya koymaya çalışan bir bildiri, 1985 yılında İstanbul’da toplanan V. Milletlerarası Türkoloji Kongresi’nin Tarih Seksiyonu’nda, tarafımızdan araştırıcıların dikkatine sunulmuş ve bazı mütalaalar ileri sürülmüştü. Daha sonra, Paul Ricaut’nun The Present State of the Ottoman Empire adlı tanınmış eserinin (burada “Ekler” kısmında tarafımızdan yapılmış çevirisi verilen) bir bölümünün tahlili niteliğini taşıyan bir yazıda konu tekrar vurgulanmış, bunu takiben 1990 yılındaki XI. Türk Tarih Kongresi’ne sunulan bir bildiriyle aynı problem, bir başka açıdan tekrar gündeme getirilmişti. Sonraki tarihlerde bu mesele, daha geniş bir malzemeye dayanmak suretiyle, ayrıca iki yazımıza daha konu teşkil ettiği gibi, 16. yüzyılda yaşamış Bayramı Melâmîleri’nden İsmail-i Mâşûkî ve Gülşenî şeyhlerinden Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’ye dair iki makale ile biraz daha yakından, bu defa monografik temelde yine tarafımızdan ele alınmıştı. Sözlerimize son vermeden önce, şunu da söylemek gereğini duyuyoruz: Eldeki bu kitabın, Carlo Ginzburg’un II Fromaggio e i Vermi: II Cosmo di un Mugnaio del 500 isimli eseri (Peynir ve Kurtlar: Bir 16. eleştirisini yapmak suretiyle Şeyh Bedreddîn konusunda ilginç bir araştırma gerçekleştirmiştir. Akademik seviyede günümüz marksist tarihçilerinden Ernst VVerner’in Şeyh Bedreddîn üzerine münhasıran eğildiği görülür. Onun Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini ele alan kitabındaki kısım ve bu konuya hasredilmiş makaleleri ilginç görüşler ihtiva ediyor. Bu arada genç Rus bilim adamı Konstantin Zukov’un yazısını da zikretmemiz gerekiyor.

Fakat bütün bunların arasında, bu konuda bugüne kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı araştırma, hiç şüphe yok ki Nedim Filipoviç’in Sırpça eseridir. Büyük bir emek ürünü olan bu eserin Sırpça ve üstelik sistemsiz oluşu, ne yazık ki bizim bu çalışma çerçevesinde ondan yararlanmamızı imkânsız kılmıştır. Burada Şeyh Bedreddîn üzerine yapılmış iki doktora tezinden de bahsetmek icap ediyor. Bunlardan daha eski olanı, Varidat üzerinde kısa bir çalışma niteliğinde olup Bilal Dindar’a aittir. Michel Balivet’ninki ise, Filipoviç’in eserinden sonra bugüne kadar yapılmış en kapsamlı Şeyh Bedreddîn çalışmasıdır. Geniş ve zengin bir malzemeye dayalı olan bu eser, özellikle Şeyh Bedreddîn’le ilgili pek çok konuyu tartışmakta, bazı noktaları açıklığa kavuşturmakta, bazı yeni konuları da gündeme getirmektedir. Son olarak Şeyh Bedreddîn meselesini tamamiyle hukuk açısından analiz eden değişik ve ilginç bir araştırmadan söz edebiliriz. Yaşar Şahin Anıl’ın ikinci elden araştırmalara dayanan bu çalışmasının birinci kısmı bu konuya ayrılmış olup yaklaşımı ve yorumları itibariyle dikkat çekiyor. Eldeki bu kitaba gelince, deyim yerindeyse bu, ilk olarak 1983’lerde başladığımız bir araştırma programı çerçevesinde, daha önce tarafımızdan çeşitli yurt içi ve dışı bilimsel yayın organlarında yayımlanmış yazıların, geniş bir çerçevede ve daha zengin kaynaklara dayanarak kitaplaştırılmış biçimidir denilebilir. Bu meseleye dair bir monografi kaleme almanın, Osmanlı sosyal tarihi açısından faydalı ve ilgi çekici olabileceği düşüncesi, ilk olarak 1983 yılında bizi bir seri araştırmaya sevk etmişti. Nitekim meseleyi bir Osmanlı sosyal tarihi problemi olarak ortaya koymaya çalışan bir bildiri, 1985 yılında İstanbul’da toplanan V. Milletlerarası Türkoloji Kongresi’nin Tarih Seksiyonu’nda, tarafımızdan araştırıcıların dikkatine sunulmuş ve bazı mütalaalar ileri sürülmüştü. Daha sonra, Paul Ricaut’nun The Present State of the Ottoman Empire adlı tanınmış eserinin (burada “Ekler” kısmında tarafımızdan yapılmış çevirisi verilen) bir bölümünün tahlili niteliğini taşıyan bir yazıda konu tekrar vurgulanmış, bunu takiben 1990 yılındaki XI. Türk Tarih Kongresi’ne sunulan bir bildiriyle aynı problem, bir başka açıdan tekrar gündeme getirilmişti. Sonraki tarihlerde bu mesele, daha geniş bir malzemeye dayanmak suretiyle, ayrıca iki yazımıza daha konu teşkil ettiği gibi, 16.

yüzyılda yaşamış Bayramı Melâmîleri’nden İsmail-i Mâşûkî ve Gülşenî şeyhlerinden Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’ye dair iki makale ile biraz daha yakından, bu defa monografik temelde yine tarafımızdan ele alınmıştı. Sözlerimize son vermeden önce, şunu da söylemek gereğini duyuyoruz: Eldeki bu kitabın, Carlo Ginzburg’un II Fromaggio e i Vermi: II Cosmo di un Mugnaio del 500 isimli eseri (Peynir ve Kurtlar: Bir 16. Yüzyıl Değirmencisinin Evreni, çev. Ayşen Gür, İstanbul 1996, Metis Yayınları) türünden bir çalışma olduğu pek söylenemez. Ginzburg’un kitabı, çok zengin engizisyon kayıtlarından yararlanılarak kaleme alınmış, 16. yüzyılın İtalya’sında yaşamış ve okuduğu kitaplar arasında bulunan 1543 yılında basılmış İtalyanca bir Kur’an tercümesinin de etkisiyle Katolisizm’in temel “credo”suna karşı önemli itirazlar ve görüşlerle ortaya çıktığı için engizisyonca cezalandırılmış olup bazı fikirleri bize Şeyh Bedreddîn’i hatırlatan Domenigo Scandella’nın (Menocchio) trajedisini başarılı bir biçimde anlatan gerçekten fevkalade ilginç bir çalışmadır. Ama bu kitabın dayandığı zengin malzemenin benzerlerini, ne yazık ki bu gibi konularda Türkiye arşivlerinde bulmak mümkün değildir. Nitekim her iki kitabı okuyacak olanlar, bunu hemen fark edeceklerdir. Araştırmalarımız sırasında bize gerekli bütün kolaylıkları sağlamaktan geri kalmayan Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve İstanbul Şer’iyye Sicilleri Arşivi’nin değerli yönetici ve görevlilerine, Süleymaniye, Millet, Bayezit ve İstanbul Üniversitesi Kütüphaneleri’nin saygı değer müdür ve memurlarına, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphane ve Dokümantasyon Müdürlüğü’ne gerçekten sonsuz teşekkür borçluyuz. Onların yardımseverlikleri bu kitabın malzemesinin süratle toplanmasında en büyük paya sahiptir. Ayrıca, yaptığı maddi katkıyla bu araştırmanın tamamlanmasına yardımcı olan TürkAmerikan İlmi Araştırmalar Derneği’ne (ARIT) teşekkür etmek, bizim için bir zevk olacaktır. Konuyla ilgili birtakım noktaları zaman zaman kendisiyle tartıştığımız, Bayrâmiyye Melâmîliği’ne ait daha önce hiç bilinmeyen, yukarıda sözü geçen çok değerli bir kaynağı, kendisi üzerinde çalıştığı ve yayına hazırlamakta olduğu halde istifademize sunma cömertliğini esirgemeyen değerli dostumuz ve meslektaşımız İsmail E. Erünsal’a, sık sık fikirlerimizi sabır, tahammül ve ince bir nezaketle dinleyerek görüşlerini bildiren, teşvikleriyle bize güç aşılayan, mensubu bulunduğumuz Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’ndeki çok kıymetli mesai arkadaşlarımıza da içten teşekkürlerimizi iletmeyi, ödenmesi zevkli bir borç olarak görüyoruz. Bu çalışmanın, Osmanlı sosyal tarihçiliğine mütevazı bir katkı olarak kabul edilmesi ve ileride yapılacak daha mükemmel ve doyurucu araştırmaların gün yüzü görmesine vesile olması en büyük arzumuzdur. Eğer bu gerçekleşirse, bundan büyük bir mutluluk duyacağız.

Ahmet Yaşar Ocak Ankara, 11 Aralık 1997 Yüzyıl Değirmencisinin Evreni, çev. Ayşen Gür, İstanbul 1996, Metis Yayınları) türünden bir çalışma olduğu pek söylenemez. Ginzburg’un kitabı, çok zengin engizisyon kayıtlarından yararlanılarak kaleme alınmış, 16. yüzyılın İtalya’sında yaşamış ve okuduğu kitaplar arasında bulunan 1543 yılında basılmış İtalyanca bir Kur’an tercümesinin de etkisiyle Katolisizm’in temel “credo”suna karşı önemli itirazlar ve görüşlerle ortaya çıktığı için engizisyonca cezalandırılmış olup bazı fikirleri bize Şeyh Bedreddîn’i hatırlatan Domenigo Scandella’nın (Menocchio) trajedisini başarılı bir biçimde anlatan gerçekten fevkalade ilginç bir çalışmadır. Ama bu kitabın dayandığı zengin malzemenin benzerlerini, ne yazık ki bu gibi konularda Türkiye arşivlerinde bulmak mümkün değildir. Nitekim her iki kitabı okuyacak olanlar, bunu hemen fark edeceklerdir. Araştırmalarımız sırasında bize gerekli bütün kolaylıkları sağlamaktan geri kalmayan Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve İstanbul Şer’iyye Sicilleri Arşivi’nin değerli yönetici ve görevlilerine, Süleymaniye, Millet, Bayezit ve İstanbul Üniversitesi Kütüphaneleri’nin saygı değer müdür ve memurlarına, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphane ve Dokümantasyon Müdürlüğü’ne gerçekten sonsuz teşekkür borçluyuz. Onların yardımseverlikleri bu kitabın malzemesinin süratle toplanmasında en büyük paya sahiptir. Ayrıca, yaptığı maddi katkıyla bu araştırmanın tamamlanmasına yardımcı olan TürkAmerikan İlmi Araştırmalar Derneği’ne (ARIT) teşekkür etmek, bizim için bir zevk olacaktır. Konuyla ilgili birtakım noktaları zaman zaman kendisiyle tartıştığımız, Bayrâmiyye Melâmîliği’ne ait daha önce hiç bilinmeyen, yukarıda sözü geçen çok değerli bir kaynağı, kendisi üzerinde çalıştığı ve yayına hazırlamakta olduğu halde istifademize sunma cömertliğini esirgemeyen değerli dostumuz ve meslektaşımız İsmail E. Erünsal’a, sık sık fikirlerimizi sabır, tahammül ve ince bir nezaketle dinleyerek görüşlerini bildiren, teşvikleriyle bize güç aşılayan, mensubu bulunduğumuz Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’ndeki çok kıymetli mesai arkadaşlarımıza da içten teşekkürlerimizi iletmeyi, ödenmesi zevkli bir borç olarak görüyoruz. Bu çalışmanın, Osmanlı sosyal tarihçiliğine mütevazı bir katkı olarak kabul edilmesi ve ileride yapılacak daha mükemmel ve doyurucu araştırmaların gün yüzü görmesine vesile olması en büyük arzumuzdur. Eğer bu gerçekleşirse, bundan büyük bir mutluluk duyacağız. Ahmet Yaşar Ocak Ankara, 11 Aralık 1997

.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir