Lev Nikolayeviç Tolstoy – Hayatın Anlamı

Bir klasik roman yazarı olan Tolstoy’un öyküleri de aynı kuvvetle kaleme alınmış metinlerdir. Bu kitapta yer alan öyküler, onun ne kadar kuvvetli ve kudretli bir gözlemci olduğunun isbatıdır. Dönemin Rusya’sında yaşanan trajedileri yokluk-varlık, zenginlik-yoksulluk, sevgi-sevgisizlik, bağlamında ele alan yazar, görkemli bir edebiyat çatısı kuruyor öyküleriyle. Her biri bağımsız bir hayatı anlatan bu öyküler, kendine yeni tatlar, yeni okuma heyecanları arayanlar için bulunmaz bir hazine. ARKHE. Abla, küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Kendisi şehirde bir tüccarla, kız kardeşi ise köyde bir köylüyle evliydi. Çay sohbetine oturduklarında, büyük kardeş şehir hayatının nimetlerini övmeye başladı; orada ne kadar rahat yaşadıklarını, nasıl güzel giyindiklerini, çocuklarının elbiselerinin ne kadar zarif olduğunu, ne güzel şeyler yiyip içtiklerini ve tiyatroya, balolara ve eğlence yerlerine nasıl gittiklerini ballandıra ballandıra anlattı. Gücenen küçük kardeş de, tüccar hayatını yerip köylü hayatını övdü. “Kendi hayat tarzımı sizinkiyle değiştirmem” dedi. “Kaba yaşıyor olabiliriz, ama hiç olmazsa tasamız yok. Siz bizden daha iyi yaşıyorsunuz; gelgelelim ihtiyacınızdan fazla kazanmanıza rağmen herşeyinizi kaybetme ihtimaliniz var. Atasözü ne der bilirsin: ‘Kazanç ve kayıp ikiz kardeştir.’ Bugün zengin olanlar, bakıyorsun ertesi gün ekmek parası için dileniyor. Bizim yolumuz daha güvenli.


Köylü hayatı belki semiz değil, ama uzun bir yol. Hiç zengin olmasak da yeterince yiyeceğimiz olacak.” Büyük kardeş alaylı alaylı sordu: “Yeterince mi? Eğer domuzlarla ve buzağılarla paylaşmayı istersen, belki. Sen zerâfeti ne bilirsin? Kocan köle gibi ne kadar çalışırsa çalışsın, siz de çocuklarınız da gübre yığınının üstünde nasıl yaşıyorsanız, öyle öleceksiniz.” “Ne farkeder ki?” diye cevapladı küçüğü. “Tamam, işimiz kaba ve zahmetli. Ama, beri yandan da emin; başkasına ihtiyacımız yok. Ya siz? Şehirlerinizde etrafınız insanı günaha teşvik eden şeylerle çevrilmiş; diyelim ki bugün mesele yok, ama ya yarın! Şeytan kumarla, şarapla veya kadınlarla kocanı baştan çıkarırsa? O zaman herşey mahvolur. Bu tür şeyler sık s Köyün yakınlarında, yaklaşık üç yüz dönümlük arazisi olan bir hanımefendi oturuyordu. Bu hanımefendi köylülerle hep iyi geçinmişti, tâ ki eski bir askeri yanına kâhya olarak alıncaya dek. Bu kâhya para cezalarıyla insanları canından bezdiriyordu. Pahom ne kadar dikkatli olmaya çalışırsa çalışsın başına defalarca aynı şey geliyordu; ya atı hanımefendinin yulaflarının içine dalıyor, ya bir ineği yolunu şaşırıp hanımefendinin bahçesine giriyor, ya da buzağıları hanımefendinin çayırında otluyor; o da her defasında para cezası ödemek zorunda kalıyordu. Pahom söylene söylene parayı ödüyor, kafası bozuk gittiğinde evde hıncını ailesinden alıyordu. Bütün yaz kâhya yüzünden Pahom’un başından dert eksik olmadı. Kış olunca sığırlar dışarı çıkamadı da ancak o zaman rahat bir nefes aldı.

Varsın otlakta ot kalmadığı için hayvanları kendisi yemlemek zorunda kalsındı, hiç olmazsa onlardan yana gözü kulağı rahattı ya. Kışın yayılan haberlere göre, hanımefendi toprağını satıyordu ve anayolun üzerindeki hanın sahibi topraklar için pazarlık yapıyordu. Bunu duyan köylüler çok endişelendiler. “Eğer han sahibi toprağı alırsa,” diye düşünüyorlardı, “Ödeteceği para cezalarıyla, hanımefendinin kâhyasından da fazla canımıza okur. Hepimizin rızkı o araziye bağlı.” O yüzden, köylüler cemaatlerinin namına gidip hanımefendiden toprağı hanın sahibine satmamasını rica ettiler; ve daha yüksek bir fiyat önerdiler. Hanımefendi de toprağı onlara bırakmayı kabul etti. Köylüler daha sonra cemaatin bütün araziyi satın almasını sağlamaya çalıştılar,arazi böylece her şeyiyle ortaklaşa kullanılabilirdi. Konuyu tartışmak için iki kez bir araya geldiler, fakat bir çözüme varamadılar; şeytan aralarına anlaşmazlık tohumları ektiğinden, bir türlü anlaşamadılar. En sonunda, araziyi herbirinin kendi imkânları nispetinde ayrı ayrı satın almasına karar verdiler. Hanımefendi, diğerini kabul ettiği gibi bu teklifi de kabul etti. Bir müddet sonra, Pahom bir komşusunun elli dönüm toprak satın aldığını, hanımefendinin paranın yarısını peşin almaya, yarısı için de bir sene beklemeye razı olduğunu duydu. İçinde kıskançlık duyguları kabardı. “Şu işe bak,” diye geçirde içinden, “Toprağın tamamı satılıyor, bense tek dönüm almayacağım.” Sonra karısıyla konuştu.

“Diğerleri alıyorlar.,” dedi, “Biz de yirmi dönüm kadar almalıyız. Hayat giderek zorlaşıyor. Bu kâhya, verdiği para cezalarıyla canımızı çıkarıyor.” Kafa kafaya verip toprağı nasıl satın alabileceklerini düşündüler. Bir kenarda yüz rubleleri vardı. Taylarından birisini, arılarının yarısını sattılar. Oğullarını işçi olarak çalışmaya gönderdiler; Pahom’un maaşlarını peşin olarak aldılar, paranın gerisi içinde Pahom’un kayınbirâderine borçlandılar, böylece toprak parasının yarısını zar zor bir araya getirdiler. Parayı cebine koyan Pahom, arazilerin içinden bir kısmı ağaçlı kırk dönümlük bir çiftliği seçti. Hanımefendiyle yaptıkları pazarlıkta anlaşmaya varıp el sıkıştılar, Pahom hanımefendiye peşin olarak bir teminat ödedi. Sonra, şehre gidip senetleri imzaladılar; Pahom, paranın yarısını şimdi, geriye kalanı da iki yıl içinde ödeyecekti. Artık Pahom’un da kendisine ait toprağı vardı. Borçlanarak aldığı tohumları yeni arazisine ekti. Hasat iyi geldi ve bir yıl içinde hem hanımefendiye, hem de kayınbiraderine olan borçlarının tamamını ödedi. Artık bir toprak sahibi olmuştu.

Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi ağaçlarını kesiyor, sığırlarını kendi çayırında otlatıyordu. Tarlalarını sürmeye, boy atan mısırlarına ya da otlaklarına bakmaya gittiğinde, yüreği sevinçle doluyordu. Orada büyüyen otlar ve açan çiçekler, onun gözünde başka hiçbir yerdekine benzemiyordu. Eskiden bu toprak parçasının yanından geçerken, diğerlerinden farksız görünürdü. Ama şimdi tamamen farklıydı.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

Yorum Ekle
  1. lutfen kitapi gonderin coook istiyorumm