Sevgi Soysal – Yenişehirde Bir Öğle Vakti

Yenilik ve değişiklik yaparak hayatlarını renklendirdiklerini sanan ve belki de hayatlarında sadece bu alanda ilerleyen aileleri, yeni kuracakları yuvayı döşemekten anlaşılmaz bir tat çıkaran nişanlıları, kafeslerine delice meraklı, kafesleri için durmadan para ve emek tüketen tutsak kuşları, hem alışveriş edip hem de bundan şikâyetçi olanları ayırt etmiyordu mağaza müdürü. işi değildi bu çünkü.

Müşterileri ayırt etmek tezgâhtarın işiydi. Tezgâhtar en azından yeni evlilerle eski evlileri, nişanlıları, daha doğrusu para ödemeye yatkın olanla, para harcamayı engellemeye çalışanı ayırt etmeyi bilmeliydi kısaca. Satış müdürü, taksitlerden sorumluydu, paraların giriş çıkışından, alınan paraların gerekli yerlere uygun zamanlarda yatırılmasından, giren çıkan para trafiğinden, bu trafiğin aksamamasından sorumluydu.

Bütün sabah taksit defterinden paralarını zamanında ödememiş müşterileri tespit etmiş, gerekli işleme başlamıştı. O arada, yeni taksit açtıranların kayıtlarını yapmış, sağlama bağlamıştı her işi. Rakamlar ne denli sağlama bağlanabilirse iste o kadar sağlama. Örneğin, bir ikiyüz rakamı birçokları için değişmez bir şey sayılırsa da, rakamlarla işi olan herkes gibi, satış müdürü de ikiyüz rakamının ne çılgın değişmelere gebe olduğunu bilirdi.

En azından bir yüz liranın nasıl sahte bir tutarlılığı olduğunu, yüz liralarla is yapmağa kalkışıldığında ne alicengiz oyunlarıyle karşılaşılabileceğini. Bir yüz lira, bir gün bir battaniyeye, başka bir gün sadece iki elbise askısına dönüşebilirdi, en basitiydi bu işin. Bunu bilirdi satış müdürü.

Bu nedenle yalnız, giden gelen rakamlar trafiğinin aksamamasından değil, rakamların gizli havaîlikleri sonucu aldatılmış olanın mağaza değil, müşteriler olması konusunda uyanık olmaktan da sorumluydu. Bu yönüyle bakıldığında, işi, alayın orospusunu eve kapamaya kalkan, buna karşılık aylarca denize açılan kıskanç denizcinin durumuyla birdi.

Zor bir isti, ince bir işti para tarafından boynuzlanmamak. Müşteriler, boynuzlanmağa mahkûm kocaların anlaşılmaz ahmaklığıyla, namuslarını karılarının elbiselerindeki iki paralık açıklığa karşı koymakla koruyacaklarını sananların mantığıyle evirip çevirirlerdi alacakları malı.

Sanki elbise askısının tahtasını iki kez sıkmakla ve fiyatlarını üç kez sormakla, bu kuralı değişmeyen ve değişmeyecek olan alışverişçilik oyununun belirlenmiş rol dağıtımını bozabileceklermişçesine yorarlardı kendilerini.

Bu yorgunluğa başka cins bir yorgunlukla katılan satış memurları koşuşur, çene yorarlardı durmadan. Alıcılar, haklarının yendiğini anlamamaları gereken h düşünceleri akıllarına getirmezler. Düşünme yeri değildir burası. Seyretme ve gözleme yeri de değil. Haksız bir işbölümünün kırbacıyla ağırlığı üstünde düşünmedikleri bir yükü aylarca ve yıllarca taşımaya mahkûm kölelerdi hepsi.

Satış müdürü yorgundu bu öğlen de. Defteri kaldırıp kasaya kilitledi. Önüne hesap makinesini aldı. Rakamları ardı ardına makineye işlemeye, makinenin kolunu ardı ardına çevirmeğe başladı. Müşteriler azalmıştı dükkânda. Şimdi satıcılar tezgâhın üstüne dağılmış malları toparlayıp yerleştirmeğe çalışıyorlardı.

Kapanma saatinin müşterilere musallat ettiği panik duygusuyla, mağazanın sanki bir daha hiç açılamayacağı korkusuyle kan ter içinde dükkâna dalan son müşteriler satıcıların üstüne üstüne varıyorlardı. Tezgâhtarlar bütün sabah gösterdikleri iyi niyetten yorgun, ilk ellerine gelen malı yutturmağa çalışıyorlardı müşterilere.

Yeni döşedikleri ev için bir çöp tenekesi ile duvar kâğıdı almağa niyetli bir çift tezgâhtarın aceleciliğine kızıyordu : «Bak, şu mavi menekşeli kâğıt en güzeli hayatım!» Menekşeyi çok severdi kadın. El ve ayak tırnaklarını yaptırmayı da. ilk buluştukları günler Hayati hep menekşe getirirdi ona. «Bana arada sırada menekşe getirmeği unutmazsın böylece…»

Satıcı bıkkınlıkla uzandı makasa. «Ne kadar istiyorsunuz?» «Durun, acele etmeyin canım. Bak, kuşlular da çok güzel. Şunu indirsenize.» Satıcı menekşeliyi kaldırıp kuşluyu indirmeğe hazırlanıyordu ki, «Durun kaldırmayın, şu kuşluyu da indirin, onu değil şunu, pembelisi var mı bunun?

Depoda da yok mu? Peki bu kuşlunun menekşelisi?» Satıcı elindeki makası bıraktı, bunca naz âşık usandırır. Dükkânın loş bir köşesinde yaşlı bir kadın bir bavulu evirip çeviriyordu. «İçine ne alır bu?» «Her bi şey alır.» «Doğru konuşsana oğlum, her bi şey de ne demek» «Bütün eşyanızı alır efendim.» «Kendime değil, Amerika’ya gidecek oğluma alıcam.

Onun eşyalarının ne kadarını alır?» «Çok şey alır efendim. Bakın bu bölümlere gömlek korsunuz.» «Gömlek bavula konur mu oğlum? Canı çıkar gömleğin. Onları el çantasına koyacağım.» «Bakın hanımefendi, derisi ne kadar yumuşak, böyle yumuşak bavullar çok eşya alır.» «O zaman her şey buruşur. Kaç takım elbise, çamaşır alır bu?» «Efendim çok alır.

Tek bavulla her yere gidecek kadar.» «Oğlum ta Amerika’lara tek bavulla gidilir mı?» Satıcı bir an bavula dayandı. Boş gözlerle baktı yaşlı kadına. Yaşlı kadın oğulcuğunun kaç elbisesinin bavula gireceğini hesaplıyordu dolu gözlerle. ”

Açık sarıya boyalı saçlarını topuz yaptırmış, oldukça sade ama pahalı giyimli, orta yaşlı bir kadınla; gözlüklü, giyiminden uzun süre Amerika’da kaldığı hemen anlaşılan, uzun boylu, iri yapılı, kolejde okuduğunu kısa sürede belli eden genç bir kadın piyasaya yeni çıkmış olan desenli çarşafların satıldığı tezgâhın önünde karşılaştılar:”

«Ooo, nasılsın Mineciğimi» «Just fantastic! Yakında patlayacağım.» «Aman ben de mood’umda değilim hiç. Senin neyin var? Vallahi bir şeyin yok. Sen hep böyle, always aktifsindir.» «Öyle deme. It’s enough artık.» «Don’t be cross.

Neyin var söylesene.» «Aaaa, kaç aydır kadınsız kaldım şekerim, iki çocuk, yemek, evişi, ders çalıştırmak, hepsi benim sırtımda. Tam da derneğin çay zamanı.» «Madame President’in kim olacağı belli mı?» «Daha belli değil.

Çayı Ankara Otelinde yapacağız yine. Giriş yüz lira.» «Aman harika!» «Daha ucuz solution’lar var ama, sonra bakarsın hiç bir şeye benzemez de at the end everyone will be talking arkandan. Yok geçen yıl daha iyiydi. Nothing’s new yani, hah!» “«Bak unutuyordum; dün bir kadın telefon etti. Üye olmak istiyor.»” «Kimi» «Vallahi tam bilmiyorum.

Kocası Hava Kuvvetlerinde galiba.» «İngilizce biliyor muymuş?» «If you want my opinion, bunun üstünde fazla durmamalıyız artık, öyle sadece çay içip speech atanlardan gına geldi. Biraz da faydalı üye lâzım. Bak geçen yılki yemeğin bütün malzemesini Muazzez hanımın kocası sayesinde Ordu Yardımlaşma Kooperatifinden ucuza sağladık.

By the way, gele gide ingilizcesini de ilerletir.» «Doğru. Sen azıcık şişmanlamışsın hayatım.» «Hep şu antibaby haplarından. Bir şey yapmaz, dediler. Sonra bir kanama. Doktor doktor dolaştık. Kıpırdamadan yatsın, dedi Hüseyin bey. Faruk bey kürtaj yapmağa kalktı. Tabii, o arada ye, iç, yat. Neyse iyileştim. Artık saunaya, masaja kuvvet zayıflarım.»

Mağazanın kapısına «Kapalı» levhası asılmıştı çoktan. Müşteriler, ellerinde paketlerle, istemeden ayrılıyorlardı dükkândan. Sevgilisiyle plakçının önünde, saat tam yarımda sözleşmiş olan tezgâhtar Ahmet kumaş seçmekten yorulmayan müşterilerine sövüyordu içinden. Sonunda dükkânın kapısı, içeri dışardan adam giremeyecek biçimde kapatıldı.

Ahmet, tezgâhın üstüne dağılmış kumaş toplarını, kasada oturan dükkân sahibinin şaşmaz dikkatini hesaplayarak becerikli el hareketleriyle sarıp yerleştirdi. Arka cebinden tarağını çıkarıp ensesinde kıvırcıklaşan saçlarını özenle taradı.

Eliyle aşağı doğru genişleyen yelken paçalarının tozunu silkti vurarak. Pantolonunun geniş kemerini bir delik daha sıktıktan sonra bulvara fırladı. Açık bir bavuldan taşan orlon kazakların başında, bıyıklı, gömleğinin açık yakasından kıllı göğsü gözüken bir delikanlı bağırıyordu: «Sar! Sar! Kızılay mağazalarında elli liraya, bizde otuz liraya! iflâs etmiş tüccarın mallarını sar!

Almak diye bir mecburiyet yoktur. Hakikî orlon ağbicim, hakikî Amerikan orlonu! Al! Giy! Yıka! Bir şey olursa getir. Geri almayanı hamamböcekleri kahretsin ağbicim!» Ucuza, herkesten ucuza, herkesten önce en ucuzunu almağa meraklı bir kalabalık toplanmıştı bavulun başına. Sanatı müşterinin alıklığından ve açgözlülüğünden yararlanarak malın satılmasını kolaylaştırmak olan turnikecinin biri işini yürütüyordu o arada.

“Bavulun başına toplanmış olanları itekleyip öne geçiyor, bulunmaz bir mal bulmuşçasına onun bunun elinden malları kapıyordu. Hemen parasını ödeyerek alıyordu malı. Tabii az sonra parayı fazlasıyla geri alıp malı geri veriyordu gizlice. Çok etkili bir yoldu bu.

Tıpkı mağazada olduğu gibi. Tabii, orada bu işin profesyoneli olmazdı; ama nice açgözlü, saldırgan müşteri, öteki kararsızları etkiler, alınacak mal üstüne mülkiyet kavgası yapılırdı dükkânda.” Topu bitmiş bir kumaş için kaç müşterinin birbirine girdiğini, ben seçmiştim hamfendi, diye dalaştıklarını görmüştü Ahmet. Aynı kumaşın daha iyisinden top top varken dükkânda.

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments