Robert M. Pirsig – Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı roman, otobiyografi ve felsefi deneme türlerinin sınırlarını genişleten; bütün bir akılcılık geleneğini sorgulayan benzersiz bir “kült kitap”. Hikâye bir adamın, oğlu ve iki arkadaşıyla birlikte yaptığı uzun bir motosiklet yolculuğundan oluşuyor.

Yolcular, metalik-plastik yalnızlıkların hüküm sürdüğü, özdeki çirkinliklerin yapay bir “stil” cilasıyla kapatılmaya çalışıldığı, “stilize” nesneler, “stilize” insanlar ve ilişkilerle dolu bir hayatın yaşandığı Amerikan kentlerinden, sapa dağ yollarından, uçsuz bucaksız düzlüklerden geçer, bir dağa tırmanır ve en sonunda okyanusa varırlar. Adam yolculuk boyunca bir de “iç yolculuk” yaşamakta, başka doruklarda gezinmektedir.

Kendi “deli” geçmişine, aklın ötesine yolculuk yapmaktadır. “Akılcılık” dediği hayaletin peşinde antik Greklerden modern bilim felsefesine kadar bütün Batı düşüncesini kat eder. Etrafındaki bütün çirkinliğin, sahteliğin sebebi olduğu söylenen teknolojiyi suçlamaz. Sorun, teknoloji üreten insanlarla ürettikleri nesneler arasındaki ilişkidedir.

Bunun da temelinde gerçekliği, özne ve nesne diye uzlaşmaz karşı kutuplar koyutlayarak kavramaya çalışan Akıl anlayışındaki “genetik bir bozukluk” yatar. Bu anlayış, Nitelik sorunuyla hesaplaşamaz. Bir sanatçının yapıtını oluşturduğu, bir tamircinin bir motosikleti özenle tamir ettiği saf Nitelik anlarında özne ve nesne özdeştir. Bir yanda insan, bir yanda dünya/nesne yoktur. Değer yoksa olgu da olamaz. “İyi”, gerçekliğin bir biçimi değildir, kendisidir.

Pirsig’e göre dünyayı politik programlar oluşturarak düzeltemezsiniz, bunlar ancak temeldeki değerler sisteminin doğru olması durumunda işe yarar. “Dünyayı düzeltmenin yeri önce kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve onlardan çıkan iştir.” Bu yüzden de insanoğlunun yazgısını düzeltmekten değil, motosikletin nasıl onarılacağından söz eden bir kitaptır bu. “Çünkü gerçek motosiklet, kendimiz denen motosiklettir.

YAZARIN NOTU, Elimi motosikletin sol gidonundan kaldırmadan saatin, sabahın sekiz buçuğu olduğunu görebiliyorum. Rüzgâr, saatte altmış millik hızda bile ılık ve nemli. Saat sekiz buçukta hava bu denli sıcak ve boğucu olursa öğleden sonra nasıl olacak kimbilir. Rüzgârda, yol kıyısındaki bataklıklardan gelen keskin kokular.

Kuzey batı yönünde, Minneapolis’ten Dakota’ya doğru uzanan, ördek avlanan binlerce gölcükle dolu Central Plains bölgesindeyiz. Bu iki şeritli eski yol, paralelinde dört şeritli yeni bir yol yapıldığından beri pek işlek değil. Bataklığın birini geçerken hava aniden serinliyor. Geçtikten sonra yeniden sıcak oluyor. Bu bölgede yeniden motor sürmekten mutluyum.

Burası sanki hiçbir yer değil, ünlü olan hiçbir şeyi yok ve işte bu yüzden güzel. Böylesi eski yollardayken insanda gerilim diye bir şey kalmıyor. Ka mışlar ve çayırlık alanlar, daha sonra daha s ık kamışlar ve bataklık otları arasındaki asfaltta ilerliyoruz. Ara sıra, otsuz, açık su yüzeyleri de var ve dikkatli bakarsanız kamışların kıyılarında yabanördeklerini görebiliyorsunuz.

Kaplumbağaları da… Bir de kızıl kanatlı karatavuk var. Chris’in dizine vurup onu gösteriyorum. “Ne!” diye bağırıyor. “Karatavuk!” İşitemediğim bir şeyler söylüyor. “Ne?” diye bağırıyorum. Kaskımın arkasını kavrayıp daha yüksek bağırıyor: “Onlardan çok gördüm, baba!” “Oh!” diye bağırıyorum. Sonra da başımı sallıyorum.

On bir yaşındayken, kızıl kanatlı karatavuklardan pek etkilenmez insan. Bunun için yaşlanmak gerek. Benim için ise bütün bunlar, onda olmayan an ılarla karışmış durumda. Çok önceleri, bataklık otlarının kahverengiye döndüğü ve kamışların kuzeybatı rüzgârlarıyla dalgalandığı soğuk sabahlar.

Güne şin doğup ördek avı sezonunu açmasını beklerken yanaştığımız yerde upuzun çizmelerimizin girdiği çamurdan çıkan o keskin koku. Ya da, su birikintilerinin üzeri ölü gibi donup, üzerindeki buz ve karın üstünden, ölü kamışlar arasından yürürken, gri gökyüzünden, ölü doğadan ve soğuktan başka hiçbir şeyin görülmediği kış günleri. Karatavuklar gitmiştir o zaman.

Ama şimdi temmuzda yine buradadırlar; her şey en canlı durumdadır ve bu gölcüklerin her metresi vınlar, k ımıldar, v ızıldar ve cıvıldar; milyonlarca canlı varlığın oluşturduğu tüm topluluk iyicil bir süreklilik içinde yaşar gider. Motosikletle gezerken her şeyi, öteki araçlardayken gördüğünüzden tümüyle farklı görürsünüz.

Arabayla gezerken hep kapalı bir yerdesinizdir ve alışık olduğunuzdan, araba penceresinden gördüklerinizin televizyondakilere benzediğini fark etmezsiniz. Pasif bir gözlemcisinizdir ve sizinle birlikte giden sıkıcı bir kafes içindesinizdir. Motosiklette bir kafes yoktur.

Her şeyle doğrudan temastasınızdır. Artık, izlemekten öte, sahnedesinizdir; bunu kuvvetle hissedersiniz. Ayağınızın on santim altında vızıldayan asfalt gerçektir, her zaman üzerinde yürüdü ğünüz şeydir, oradad ır; öyle flulaşır ki gözünüzü üzerinde odaklayamazsınız, ama istediğiniz an ayağınızı aşağı indirip dokunabilirsiniz ve dolaysız bilinciniz hiçbir şeyi, hiçbir yaşantıyı kaçırmaz. Chris ile ikimiz arkadaşlarla birlikte Montana’ya doğru gidiyoruz, belki daha da öteye gidebiliriz. Kasten kesin planlar yapmadık; bir yere varmaktan çok gezmeyi amaçlıyoruz.

Yalnızca, tatil yapıyoruz. Tali yolları yeğliyoruz. Asfalt ilçe yolları birinci, ana yollar ikinci sırada. Otoyollar ise en kötüsü. İyi vakit geçirmek istiyoruz, fakat önem derecesi vurgulamasında “iyi,”, “vakit,”e a ğır basıyor. Bunun yerini de ğiştirirseniz tüm yaklaşım değişir. Virajl ı dağ yolları saniyeler açısından uzundur; fakat virajlarda yana doğru yattığınız ve arabadaki gibi sağa sola savrulmadığınız motosiklet üzerinde daha zevklidir.

Trafiği az yollar daha güvenli olduğu kadar daha zevklidir de. Üzerinde ticari işletmeler ve reklam tabelası olmayan yollar daha iyidir; bu yollarda ağaçlıklar, otlaklar, bahçeler ve çayırlar di- binizdedir, yanından geçtiğiniz çocuklar size el sallar, insanlar ve randalarından size merakla bakarlar, yol ya da ba şka bir şey sormak için durduğunuzda yanıtlar kısa değil, istediğinizden de uzun olmaya eğilimlidir;

insanlar size nereden geldiğinizi, kaç saattir yolda olduğunuzu sorarlar. Burada gerçekten olmuş şeylerden bahsediliyor. Retorik gerekçelerle epey değişiklik yapılmış olsa da anlatılanlar esasen gerçek olaylar olarak görülmeli. Fakat ortodoks anlamda Zen Budist pratiğiyle ilgili olarak tamamen doğru bilgiler verdiği düşünülmemeli. Motosikletler hakkında da aynı şey geçerli.

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments