Robert Ludlum – Hades Dehşeti

Mario Dublin, elindeki bir doları titreyen parmaklarıyla sımsıkı tutarak şehir merkezindeki işlek caddelerden birinde sarsak adımlarla ilerliyordu. Bir o yana bir bu yana sallanarak ve boş eliyle devamlı alnına vurarak, bir süre yürümeye devam etti. Sonunda ön camı, indirim ilanlarıyla dolu döküntü bir eczaneden içeriye girdi.

Titreyerek elindeki doları tezgâhın diğer tarafındaki satıcıya doğru savurdu, “Advil… Aspirin midemi mahvediyor. Advil’e ihtiyacım var.” Satıcı, karşısındaki tıraş olmamış, üzerindeki asker üniforması paçavraya dönmüş adama doğru dudaklarını büzerek baktı. Yine de iş işti. Ağrı kesicilerin bulunduğu raftan en küçük boy Advillerden bir tane çıkarıp uzattı.

“Bunu alıp gidebilmen için üç dolar daha vermen gerek.” Dublin, elindeki tek banknotu tezgâhın üstüne bıraktı ve kutuya doğru uzandı. Satıcı kutuyu geri çekerek, “Ne dediğimi duydun dostum. Üç teklik daha. Para yoksa ilaç da yok.” “Sadece bi dolarım var…

Başım ortadan ikiye yarılcak gibi, çatlıyo sanki…” Dublin, inanılmaz bir hızla tezgâhın üzerinden uzanıp küçük kutuyu kapıverdi. Satıcı kutuyu geri almaya çalışıyordu ama Dublin kutuyu bırakmıyordu. Bu mücadele sırasında şekerle dolu bir kavanozu ve bir vitamin panosunu yere devirdiler. Eczacı arkadan, “Bırak gitsin, Eddie!” diye bağırdı. Telefona uzandı.

“Bırak alsın!” Eczacı telefonu tuşlarken satıcı itişmeyi kesti. Dublin mühürlü karton kutuyla ilacın kapağını çılgın gibi kopartarak açtı ve tabletleri eline boşalttı. Bu arada bazıları yere döküldü. Tabletleri ağzına attı ve bir kere de hepsini yutmaya çalıştığı için öksürerek, duyduğu acıdan bitkin düşmüş bir vaziyette yere çöktü.

Bileklerinin iç kısmını şakaklarına dayadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Kısa bir süre sonra bir devriye arabası dükkânın dışına park etti. Eczacı polislerin içeri gelmesi için eliyle işaret ediyordu. Yerde kıvrılmış yatan Mario Dublin’i işaret ederek bağırmaya başladı: “Çıkartın şu kokmuş serseriyi buradan! Dükkânıma ne yaptığına bir bakın!

Onu saldırı ve hırsızlık suçuyla şikâyet edeceğim.” Polisler coplarını çıkardılar. Ufak çaptaki hasarı ve etrafa dağılmış hapları not ederken bir alkol kokusu da aldılar. Genç olan Dublin’i ayağa kaldırdı. “Pekâlâ Mario, hadi seninle biraz dolaşalım.” Diğer polis memuru da Dublin’in öteki koluna girdi. Karşı koymayan sarhoşu devriye arabasına götürdüler.

İkinci polis memuru kapıyı açarken diğeri Dublin’i içeri sokabilmek için başını öne doğru itti. Tam bu sırada Dublin bir çığlık attı ve zonklayan başını öne eğen elden kurtulmaya çalıştı. Genç polis, “Yakala onu Manny!” diye haykırdı. Manny, Dublin’i zapt etmeye çalıştıysa da sarhoş kendini kurtarmayı başardı. Genç olan polis Dublin’in önünü kesmek için atıldı.

Yaşlı olan da copunu çıkarıp onu yere yıktı. Dublin bir çığlık daha attı, bedeni sarsıldı ve kaldırımın üstüne yığıldı. İki polis bembeyaz kesilmiş bir halde birbirlerine bakakaldılar. Manny itiraz etti, “Ona o kadar da sert vurmadım.” Genç olan Dublin’in yerden kalkmasına yardım etmek için kaldırıma eğildi. “Tanrım. Bu adam yanıyor!” “Arabaya götürelim!”

Nefes almakta zorlanan Dublin’i yerden kaldırdılar ve arabanın arka koltuğuna bıraktılar. Manny uğuldayan sirenlerin eşliğinde, arabayı geceyle örtülmüş caddelerde hızla sürdü. Sonunda bir acil servis ünitesinin önünde keskin bir fren sesiyle durduklarında, Manny kapısını açtı ve hastanenin içine dalarak yardım istemek için bağırmaya başladı.

Diğer polis memuru da Dublin’in kapısını açmak için fırlayıp arabanın öteki tarafına koştu. Doktorlar ve hemşireler bir sedyeyle geldiklerinde, genç olan polis memurunu, Mario Dublin’in oturduğu, kandan bir havuza dönüşmüş arka koltuğa, bakakalmış buldular.

Doktor ciddi bir yüz ifadesiyle içini çekti. Sonra arabadan içeri girdi, nabız olup olmadığına baktı ve Mario’nun göğsünü dinledi. Başını iki yana salladı, gerileyerek arabadan dışarı çıktı. “Ölmüş.” Yaşlı polisin sesi “Olamaz!” diye yükseldi.

“Bu piçe sadece dokunmuştuk be! Bunu bizim üstümüze yıkamazlar!” Polis işe karışmış olduğu için, olaydan sadece dört saat sonra adli tabip, adresi bilinmeyen Mario Dublin’in hastanenin bodrum katındaki morgda bekletilen cesedinin otopsisi için hazırdı.

Birden odanın çift kanatlı kapısı ardına kadar açıldı. “Walter, sakın onu açma!” Dr. Pecjic başını kaldırıp içeri girene baktı. “N’oldu, Andy?” Dr. Andrew Wilks sinirli bir şekilde, “Belki hiçbir şey, ama devriye arabasındaki kan gölü ödümü kopardı.

Akut Solunum Yetmezliği Sendromu ağızdan kan gelmesine sebep olmamalıydı. Böyle bir kanamaya sadece Afrika’da, barış gücünde çalıştığım sıralarda, kanamaya yol açan bir sıtmayı tedavi etmeye uğraşırken rastlamıştım. Bu adam Amerikan Gazileri kartı taşıyordu. Somali ya da Afrika’nın başka bir yerinde bulunmuş olabilir.”

Dr. Pecjic bakışlarını açmak üzere olduğu cesede çevirdi. Sonra da neşterini tekrar tepsiye koydu. “Belki de en iyisi müdürü aramak.” Dr. Wilks, “Ve Bulaşıcı Hastalıklar Bölümü’nü…” dedi. Dr. Pecjic başını onaylar anlamda salladı. Gözlerindeki korku açıkça görülebiliyordu.

Saat 19:55 Atlanta, Georgia Lisenin gösteri salonuna doluşmuş olan ebeveyn ve arkadaşlardan oluşan kalabalık sessizlik içindeydi. Aydınlık sahnede, William Inge’nin “Otobüs Durağı” adlı oyunundaki restoranı canlandıran dekorun önünde, güzel bir genç kız duruyordu.

Hareketleri acemi, her zaman rahat olan konuşması tutuktu. Bunlardan hiçbiri ilk sıradaki anaç ve güvenilir görünüşlü kadını rahatsız etmiyordu. Resmi bir nikâh töreninde gelinin annesinin giyebileceği türden, gümüş grisi bir elbise giymişti.

Sahnedeki kıza sevgi dolu bakışlarla bakıyordu. Sahne sona erdiğinde nezaket alkışlarının arasında, onun alkışları öne çıkıyordu. Perde indiğinde alkışlamak için ayağa fırladı. Sahne arkasına giderek, anneleri, erkek arkadaşları ya da kız arkadaşlarıyla görüşmek için oyuncuların birer ikişer dışarı çıkmakta oldukları kulis kapısında bekledi.

Bu, yıl sonu sahnelenen okul piyesinin son oyunuydu ve herkes zaferlerini kutlamak amacıyla verilen ve tüm gece boyu sürecek olan partiye katılabilmek için acele ediyordu. Liseli güzel kız arabaya binerken annesi gururla, “Babanın burada olup seni bu gece görebilmesini isterdim, Billie Joe,” dedi. “Ben de anne. Hadi eve gidelim.” “Eve mi?”

Anaç görünümlü kadının aklı karışmıştı. “Biraz uzanmak istiyorum. Sonra parti için üstümü değiştiririm, tamam mı?” “İyi değil misin?” Annesi kızını kısa bir süre inceledikten sonra arabayı trafiğe doğru sürdü. Billie Joe bir haftadan beri hapşırıp öksürmekteydi, ama bugünkü oyuna çıkmakta ısrar etmişti. “Sadece soğuk algınlığı, anne,” dedi kız, rahatsız bir tavırla.

Eve vardıklarında gözlerini ovuşturuyor ve inliyordu.Yanak-larındaki iki kırmızı leke, ateşi olduğunu gösteriyordu. Çılgına dönen annesi kapıyı açtı ve 91 l’i aramak için telefona koştu. Polis ona kızını arabadan çıkartmamasını ve sıcak tutmasını söyledi. Üç dakika içinde acil sağlık ekibi yetişti. Ambulansın, sirenleri Atlanta sokakları boyunca çığlıklar atarken, kız inlemeye ve nefes alabilmek için sedyenin üzerinde kıvranmaya devam ediyordu.

Annesi, kızının ateşli yanaklarından süzülen terleri siliyor ve kendisi de umutsuzluk gözyaşlarına boğuluyordu. Hastanenin acil servisinde bir hemşire annenin elini tutarak, “Gereken her şeyi yapacağız, Bayan Pickett. Eminim iyileşecektir,” dedi.

İki saat sonra Billie Joe Pickett ağzından kan boşanarak öldü. Saat 17:12 Fort Irwin, Barstow, Kaliforniya Ekimin ilk günlerinde, Kaliforniya çölü, bir asteğmenin ilk kez komuta ettiği müfrezeye verdiği emirler kadar kararsız ve değişkendi. O gün dikkat çekecek kadar güneşli ve açık bir gün olmuştu ve Phylliss Anderson, Ulusal Eğitim Merkezi’nin en iyi kısmındaki, iki katlı rahat evlerinde yemek hazırlarken, iyimserlikle doluydu.

Sıcak bir gün geçirmişlerdi ve kocası Keith, iyi bir şekerleme yapmıştı. İki haftadır şiddetli bir soğuk algınlığıyla boğuşuyordu ve Phyllis, güneşle sıcak havanın kocasının hastalığını tamamen ortadan kaldıracağını düşünüyordu.

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments