Stuart Kelly – Kayıp Kitaplar Kitabı

GİRİŞ; “Kitaplarımı yakacağım – ah Mefistofele” Christopher Marlowe, Doctor Faustus Annemin iddiasına göre bende her şey Mr. Men adındaki çocuk kitabı serisiyle başladı. Annem, ebeveynlerin bezginliğini gösteren, provası çok iyi yapılmış bir pandomim eşliğinde, akrabalarımızdan birinin bana Roger Hargreaves’in öykülerinden birini vermesinin ardından, serinin okumadığım son kitabını bulana kadar her tatil gezisinin, her hafta sonu gezintisinin ve her cumartesi alışverişinin nasıl da hiç aksatılmadan kitapçıların taranmasına ayrıldığını anlatır. Mr. Bump’ın Mr. Nosey’ye gereksinimi vardı. Eğer Mr. Chatterbox olmazsa Mr. Tickle kendini yalnız hissediyordu. İlk koleksiyonu tamamladıktan sonra nedendir bilinmez, Dr. Who’nun roman versiyonu bende saplantı haline geldi; ardından da Fighting Fantasy adındaki çocuk kitapları ve yaşım ilerledikçe de ucuz Agatha Christie kitapları. Bir alışkanlık oluşmaya başladı; bir saplantıya dönüşecek olan bir alışkanlık. Belirli bir başlık altındaki kitapların bir ya da birkaçına sahip olmak yeterli değildi; hepsine sahip olmak, hepsine eksiksiz bir biçimde sahip olmak bende tam bir saplantı, sancılı bir gereksinim haline gelmişti. Hatta Dr. Who’nun hiçbir bölümünü kaçırmadığımdan emin olmak için bir “liste defteri” bile tutuyor, satın aldıklarımızın yanına çarpı koyup henüz roman haline getirilmemiş olanlar için de açıklayıcı notlar ekliyordum.


Agatha Christie kitapları yepyeni kapaklarıyla yeniden yayımlandığında elimdeki kitaplardan farklı görünümdeki yeni kitapları satın alma düşüncesi bana inanılmaz ölçüde saçma göründü. Elimde olanlara sadık kaldım ve gözden kaçırmış olabileceğim kitapları da arka raflarda aramayı sürdürdüm. Yaşamımın on dördüncü Noel’inde beni Complete Works of Shakespeare (Çekoslovak basımı, Chancellor Pres, 1982) ile Wordsworth’ten seçmelerin olduğu (W.E. Williams ‘ın, girişini Jenni Calder’ın kaleme aldığı eseri, Penguin Poetry Library, 1985) kitapların paketlerini açarken izleyen ebeveynlerim biraz endişelenmiş olsa gerek. Sanırım –büyük harf “Y” ile vurgulanması gereken– Yazın sanatının benim bu saplantımı yavaş yavaş tüketecek kadar geniş olmasını umuyorlardı. Aslında Yazın sanatı hevesim, beni yeni ufuklara taşıdı. Önceleri sırf spor dersinden kaytarabilmek için kullandığım bir bahane olarak Yunanca çalışmaya başlayınca, deyim yerindeyse, kaşıntı dayanılmaz bir kızarıklığa dönüştü. Hafta sonlarında çalıştığım işlerin ücretlerini biriktirip öğle yemeği harçlığımı harcamamak için açlık çekmeyi bile göze aldıktan sonra tüm acılarımı, Penguin yayınlarının Klasik Yunan Tiyatrosu serisi ile dindirdim: iki cilt Aeschylus, iki cilt Sophocles, üç cilt Aristophanes, dört cilt Euripides ve tek bir cilt de Menander. Kitapların güzelim kapaklarını açıp da giriş bölümlerini okumaya başladığımda çok iyi düzenlediğim sistemim ilk darbesini aldı. Ben Yunan tiyatrosunun tamamını satın aldığımı zannediyordum; oysa hem önsözler hem de yorumlar birer felaket tellalcısı gibi tam aksini iddia ediyordu. Elimde yedi oyunu olan Aeschylus aslında seksen oyun yazmıştı; Sophocles’ten toplam otuz üç oyun olması gerekirken topu topu… ve saire. İkinci ve daha da berbat olan şoku Aristophanes’ i n Thesmophoriazusae başlıklı eseri için eklenen 61 numaralı notu okuyunca yaşadım: “Zamanının en ünlü trajedi yazarlarından olan Agathon bu oyun yazıldığında kırk bir yaşındaydı. Agathon’un hiçbir oyunu zamanımıza ulaşamamıştır.” Hiçbiri mi? Yani tek bir koro parçası, tek bir konuşma, tek bir satır bile mi? Bu inanılmaz görünüyordu.

On beş yaşımda, bunun düzeltilmesi gereken bir durum olduğuna karar verdim. Bir “Kayıp Kitaplar Listesi” derlemeye başladım. Bu liste çabucak, “Yıldız Savaşları’nda Figürü Yapılmayan Herkes” listemi, “BBC Tarafından Kaybedilen Dr. Who Bölümleri” listemi ve hatta okumam gereken kitaplar listemi bile kat kat aştı. Bu yeni liste, olanaksız ve bilinmez olan, okumak bir yana asla bulamayacağım kitapların listesi olacaktı. Bir süre sonra bu konunun, Romalılar’ın kendini beğenmişliğine, Hristiyanlar’ın ilgisizliğine, halifelerden birinin kütüphanelerin geneline ve özellikle de İskenderiye Kütüphanesi’ne yönelik sansürcü görüşüne rağmen yine de varlığını sürdürebilen Yunan eserleriyle sınırlı kalmadığını anladım. Shakespeare’den Sylvia Plath’a, Homer’den Hemingway’e, Dante’den Ezra Pound’a kadar, birçok büyük yazar benim sahip olamadığım eserler yazmıştı. Yazın tarihinin tamamı aynı zamanda kayıp eserler tarihiydi. Yazılı olmak yazın eserlerinin doğasında var olan bir niteliktir. İlk başlarda sözlü gelenekle korunan eserler bile ancak ve ancak kaleme alındıklarında gerçek anlamda birer yazın eseri olmaktadır. Bütün yazın eserleri bir ortam içinde var olur; bu ortam da balmumu, taş, kil, papirüs, kâğıt ya da ipler (Perulular’ın düğüm dili Khipu’da görüldüğü gibi) olabilir. Maddesel bir boyuta sahip olduğu için yazın sanatı kendi malzemesinin yok edilebilirliğini paylaşmaktadır. Her bir unsur sanki ona karşı işbirliği içindedir: ateş ve su, gevrekleştiren kuru hava, çürüten nemli toprak. Özellikle kâğıt tamamen savunmasızdır; yırtılıp parçalanabilir, lekelenebilir, üstü silinebilir. Parazitlerden mantarlara, böceklerden kemirgenlere kadar sayısız canlı kâğıdı yiyebilir; hatta kâğıt, kendi asidi içinde yanarak kendi kendini tüketebilir.

Kaybolmanın en basit biçimi imhadır. Her ne kadar Romalı şair Horace, “Ben bronzdan daha kalıcı bir anıt inşa ettim” dediyse de aslında eseri hakkında kesin olanı değil, yalnızca umudunu dile getirmekteydi. On dokuzuncu yüzyıl şairi Gerard Manley Hopkins yaşamını Tanrı’nın güzelliğine adadığı için önceki şiirlerinin tümünü yakmıştı. James Joyce hırçın bir ânında “A Portrait of the Artist as a Young Man (Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi)” başlıklı eserinin ilk halini oluşturan Stephen Hero’yu ateşe fırlatmıştı ama bu, karısını, kurtarabildiği kadarını kurtarmaktan alıkoyamadı. Kazakistan’daki sürgün yıllarında Mikhail Bakhtin, İncil’in tamamını sigara yapıp içtikten sonra Dostoyevsky’yi konu alan kendi eserini de sigara kâğıdı olarak kullandı. Bazı eserler ortadan kaybolmuştur, imha edildikleri varsayılmaktadır. Örneğin Sokrates hapishanede idam edilmeyi beklerken Ezop’tan Fables’ın (Masallar) nazım biçimlerini kaleme aldı. Bunlardan hiçbiri günümüze kadar ulaşamadığı için Socrates’in neler yazmış olabileceği konusunda bir fikir edinmek istiyorsak, Plato’nun anımsadığı ve uydurduğu diyaloglara güvenmekten başka seçeneğimiz yok. Benzer biçimde, tarih içinde, Aristotle’ın Poeitics’inin (Poetika) ikinci kitabının tek metni kayboldu– zaten birinci kitap da öğrencilerin notlarından oluşturulmuştu. Yüzyıllar sonra Ferdinand de Saussure’ ü n Cours de Linguistique Générale{ 1} (Genel Dilbilim Dersleri) adlı kitabı da aynı kaderi paylaştı. Yayıncı John Calder, 1962’nin sonlarında aceleyle taşınmak zorunda kaldığında yayımlanmamış birçok eser –bunların arasında Lars Lawrence’in üçlemesinin son kitabı olan The Sowing (Tohumlar) ile Angus Heriot’tan The Lives of the Librettists (Libretto’ların Yaşamı) de yer almaktaydı– eski binada kaldı. Bina, içindeki onca yayımlanmamış eserle birlikte yıkıldı. Eğer o âna kadar keşfedilmemiş herhangi bir dâhi elindeki tek kopyayı Calder’e göndermiş olsaydı, keşfedilmemiş olarak kalacaktı. Unutulmak anlamında kaybedilen eserler de bulunmaktadır. Malcolm Lowry’ nin Ultramarine (Parlak Deniz Mavisi) adlı eserinin olduğu bavul, yayıncının arabasından çalınınca bugün elimizde olan versiyonun Lowry’nin çöp kutusundaki arta kalan notlardan yeniden oluşturulması gerekti.

Allen Ginsberg, Beat kuşağından olan Gregory Corso’nun Village’da{ 2} bir lezbiyen barında şiir okuduğunu anımsamaktaydı. Oysa onun anımsadığı bu satırı Corso’nun yayımlanmış tüm eserleri içinde arasanız bulamazsınız: “O taştan dünya yaklaştı bana, ve dedi ki Bedensel Zevklerden bir saatlik yaşam sana.” Ginsberg’in Bedensel Zevkler’in büyük harfle yazılacağını nasıl anladığı ise ayrı bir tartışma konusu. Bir de zamansız bir sonla karşılaşan, yazarlarının yaşamı daha onlar bitmeden önce sona eren eserler bulunmakta. Ortaçağ İskoç şairi William Dunbar ölen yazar dostlarının birçoğu için çarpıcı bir ağıt kaleme almıştı. Sözünü ettiği yirmi iki şairden yaklaşık on kadarı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Virgil, ölümü sonrasında Aeneid’in yakılması talimatını vermişti, çünkü eseri kusursuz hale getirebilmiş değildi. Sör Philip Sidney, Arcadia’yı tamamladıysa da eseri kapsamlı bir biçimde genişletmeye girişmişken Zutphen savaşındaki bir mermi çalışmasını aniden sona erdirdi. Nathaniel Hawthorne’ u n The Dolliver Romance, Robert Louis Stevenson’ ı n Weir of Hermiston ve William Makepeace Thackeray’ in Denis Duval adlı eserleri birer tamamlanmamış klasiktir. SS’ler radikal teolog Dietrich Bonhoeffer’in etik konulu çalışmasını yarıda kestiler. Robert Musil ile Marcel Proust yine benzer biçimde çok hacimli başyapıtlarını asla kusursuz hale getiremedi. Bu eserleri “klasik” yapacak kadarı elimizde bulunsa da yine de bu eksik kalmış, bitirilmemiş, sonsuza kadar duraklatılmış romanlar konusunda kuşkularımız sürmekte. Kayıp kitapların en son kategorisine ise yazarın planlayıp ön çalışmasını yaptığı ama hiçbir zaman da oturup yazma aşamasına geçemediği, embriyo aşamasında kalmış kitaplar giriyor. Atinalı yasa yapıcı Solon, gelir vergisi kavramını yerleştirmekle o kadar meşguldü ki Atlantis öyküsünü nazım biçiminde kaleme almaya zaman bulamadı. Felsefeci Boethius, Plato ile Aristotle’ın tamamen aynı fikirde oldukları kanıtını kâğıda dökmeyi asla başaramadı.

Sheridan etrafındaki herkese The School for Scandal’ın devamı niteliğindeki kitabın başlığının Affectation olacağını duyurduysa da zahmet edip de kitabı yazmaya bir türlü girişemedi. Daudet’nin The Pentameron ve Victor Hugo’nun La Quinquengrogne adlı eserleri de hâlâ beklenmekte. Lewis Grassic Gibbon bir mektubunda “McLorna McDoone” olarak değindiği romana başlayamadı bile. Sherlock Holmes çok daha ivedi vakalarla ilgilenirken Watson’ın öylesine değindiği Sumatra Dev Sıçanı’nın ardındaki gerçek öyküyü ortaya koymayı Sör Arthur Conan Doyle’un planlayıp planlamadığını da kim bilebilir! Thomas Mann’ın asla yazılmayan Gaia’sı yazarın inandığı gibi bir başyapıt haline gelebilir miydi? Nabokov’ u n Speak, Memory başlıklı anılarının devamı niteliğindeki asla yazılmamış Speak, America bize Lolita’nın oluşumu ya da kelebek toplamadaki başarıları hakkında daha fazla şeyler anlatabilir miydi? Çoğu zaman bu eserler o kadar fazla iddialıdır ki tamamlanmaları zaten olanaksız görünmektedir. Nitekim Novalis’in insanlığın tüm bilgisini içerecek Encyclopedia’sı yazarın içerik listesinin aynı zamanda dizin olup olmayacağına ilişkin düşüncelerinden öteye gidemedi. Aynı şekilde, Leopardi’nin Encyclopedia of Useless Information{ 3} başlıklı çalışması da tamamlanmadı. İnsan, interneti hangi kategoriye sokardı diye merak etmekten kendini alamıyor. Kayıp kitapların bir başka kategorisi daha mevcut ama geleceğe yönelik mantıklı bir iyimserlikle sadece okunamaz halde olanları ele almamaya karar verdim. Linear A{ 4}, Maya dili, Easter Adası yazıtları henüz deşifre edilemedi ve bu nedenle de kayıp yazınsal eserleri barındırdıkları varsayılabilir; ancak yaklaşık bin yıl boyunca okunamaz olarak nitelendirilmesinin ardından, Rosetta Taşı’nın on dokuzuncu yüzyılda deşifre edilmesi hiyeroglifin, kesin olmasa da okunabilecekleri anlamını taşımaktaydı. Eğer bu kitap, 5005 yılında, kuantumnet gibi bir ağda dolaşmaktaysa, vârislerimin bu konuda kitapta düzeltmeler yapmak için uğraşmalarını istemem doğrusu. Kaybolmanın belirtileri ve kendine özgü bir anlayışı vardır. Komedi yüksek düzeyde kaybolma riskinin tüm özelliklerini taşır, tıpkı erotik konulu eserler ile otobiyografiler gibi. Philip Larkin’in bu türün üçünü de içeren günlüklerinin kaybolması neredeyse kaçınılmazdı. Erotik eserlerin sansüre uğramasının bir sonucu da Abbasi dönemi saray şairi İbn el Şah el Tahiri’nin (methiye mi, hiciv mi yoksa el kitabı mı olduğu tam olarak bilinmeyen) Mastürbasyon adlı eserinin kaybolmasıdır. Eserin içeriğinin de ötesinde, bir eserin içinde yer aldığı tanrıbilimsel ve siyasal rejimlerin çeşitliliği de –buna eserin doğası değil yetiştirildiği ortam da diyebilirsiniz– yok olma sürecine katkı sağlamaktadır.

Savonarola’dan Ayetullah Humeyni’ye kadar dinler kendilerini kitap yakma yoluyla ifade etmiştir. Cenova’da yaşayan Valentin Gentilis, Calvin’in Kutsal Ruh-Baba-Oğul üçlemesi doktrininin istemeden de olsa Tanrılığa bir adet dördüncü üye dahil ettiğine ilişkin pek de düzenli olmayan bir makale kaleme aldı. Sekiz yıl hapiste yattı, görüşlerini inkâr etmesi sağlandı, ardından da idam edildi. Cezası (yaşamının sona erdirilmesinden ayrı olarak), öncelikle kendi kitaplarını yakmaya zorlanması oldu. Bu ceza hafif bulunmuştu. Mandelstam’ın oldukça sert ifadeler içeren “Stalin Ode”{ 5} başlıklı hicvinin günümüze kadar kalması tam bir mucizedir. Yazdıklarının, yazmaya başladıklarının ve karaladıklarının büyük bölümü yakılmış, tuvaletlere ya da çöpe atılmıştı. Onun yurttaşı olan Isaac Babel bu kadar da şanslı değildi. 15 Mayıs 1939’da Stalin’in gizli polisi tarafından tutuklandığında, ajanlar apartman dairesinde tek bir parça kâğıt bile bırakmadı. Bazen bazı eserler değil de bazı yazarlar zanlı haline gelir. Bu kitapta kadın yazarlardan, gay yazarlardan, Avrupa dışındaki yazarlardan ve İngiliz dilinden daha fazla konunun yer almaması kısmen benim hatam, kısmen de bu eserleri sistematik bir biçimde ortadan kaldıranların. Ünlü bir örneği ele alırsak Virginia Woolf, Shakespeare’in kız kardeşinin nasıl biri olabileceğini gözünde canlandırmaya çalıştı; fakat geçmişin değişmez ve değiştirilmez doğası, sonradan hayaletler gibi yok olmalarını sağlayacak bir varlıktan bile yoksun bırakılmış olanlara bir ad kazandırma çabasını boşa çıkarır. Bunların yerine birkaç istisna dışında ben, Derme olarak adlandırılan bütünce üzerinde yoğunlaşacağım. Ne kadar bolluk içerdiğiyle, mutluluk ve gücüyle aşırı düzeyde övünülen Batı Dermesi, hiç de bir Olimpiyat meşalesi ya da safkan at sayılmaz; var olmasının nedeni gereksinim değil yalnızca şanstır; koskoca bir kayıp eserler okyanusuna uzanan bir parçacık şanslı kaya parçası. Silinmiş büstlerin, çatlak seramiklerin ve renkleri solmuş fotoğrafların melankoli yüklü geçidi var gözlerimizin önünde, bütün sallantılı, güvenilmez ihtişamıyla.

Bunlar bizim koşullara bağlı, başka türlü de olabilecek, tamamen şans eseri var olan geleneğimiz. Zamanın yıpratmasına dayanamayanlar ise bu kadar şanslı olamadı. Kaybolmak bir kitabın başına gelebilecek en kötü şey midir? Kayıp bir kitap, belirli düzeyde, dileklerin gerçekleşmesine yatkınlık içerir. Kayıp bir kitap, asla dansa kalkmayı teklif edemediğiniz kişi gibi, sonsuza kadar daha da çekici kalmayı sürdürür, çünkü o yalnızca hayal gücünüzde kusursuz olabilir. Bugün bizler kayıplara inanamaz haldeyiz. Gutenberg Projesi ile Chadwyck- Healy gibi veritabanları büyümeyi sürdürüp sıkıca sabitlenmiş bir siber uzay kültürü görüşünü yaygınlaştırırken gelecekte de var olmanın yazın sanatı için kendiliğinden gelen bir şey olmadığını anımsamak önemli. Ödüller ve beğeniler o gün temel alınarak verilmekte; bu ödül ve beğenileri kazananların geleceği de ödüller kazanmış Agathon’un eserlerinin geleceğinden daha kesin değil. British Library gibi bir kaynakta bile yakın zamanlara kadar kitap talep fişlerinin arkasındaki “kayıp kitap” kutusu ara sıra da olsa işaretlenmekteydi. Aynı biçimde, elle tutulamaz bir varoluşun aynı zamanda erişilemez bir varlık durumu olduğu da söylenemez. Yazın sanatı bir ev olsaydı, Kayıp Kitaplar Kitabı da Rachel Whiteread’in House’u{ 6} olurdu– hem mezar hem de kalıntı türünden tersine çevrilmiş bir boşluk. Kayıp Kitaplar Kitabı, alternatif bir yazın tarihi, bir mezar taşı yazıtı ve ölü başında bir nöbet, varsayımsal bir kütüphane ve neler olabilirdi üzerine bir ağıt.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir