Ahmet Buke – Yukluk

Annemin adı Habibe. “Ben hiç yorulmuyorum. Sen merak etme beni,” diyor. Şerefnur teyzelerde mukabele varmış. “Çorbayı ısıt. Kapama var, salata tezgâhta. Abini boş bırakma ama. Sen sofraya oturmazsan o da yemiyor, biliyorsun.” Şıpıdık terliklerini giydi. Portmantonun aynasında üstüne başına baktı şöyle. Kitabını koynuna aldı. “Ben size bakmaktan yorulmam. Her şey iyi olsun yeter ki…” Annem merdivenlerden inerken, dış kapının mandalını düşürürken, kollarını aşağıya doğru bırakmış hanımelini şöyle alıp yukarıya kaldırırken bunu düşündüm: Her şey iyi olsun yeter ki… Şerefnur Teyze, fıstıklı şerbet de yapmış mıdır acaba? 2. Abimin adı Kadir. Babam o zamanlar Libya’da dozerciymiş.


Şehre inip telefonla yazdırmış şirkete. Ankara’dan da anneme telgraf çekmişler: “Oğlan olursa Ateş…” Benim adım Ateş. 3. Babamın adı Haydar. Abim askerdeydi o zamanlar. “Raporu sana verelim,” dedi hükümet tabibi. “Evin en büyüğü sen misin?” “Yok, abim var ama o gelemedi.” “Olsun. Sana verelim. Bunu belediyeye götüreceksin. Defin raporu bu. Bu olmadan gömmezler.” Sarı bir zarfa koydu. Üzerine mavi tükenmezle yazdı: Haydar Atlığ. 4.

Annemin adı Habibe. Babam, rahmetli, Haydar. Abim, Kadir. Abim, belki yüzüncü kez aynı soruyu sordu yine. “Benden bahsetti mi?” “Çok ani oldu abi. Kahvede yığılmış kalmış. Hastaneden aradılar. Koştum…” “Kahvedekilere bahsetmiş mi benden?” “Bilmiyorum.” “Şimdi sorsak hatırlarlar mı?” “Geçmiş gün. Unutmuşlardır.” Başını eğip çorbasına devam etti. İlaçlarını getirdim. “Bugün hastane günün. Dolmuşa benimle mi çıkarsın yoksa seni gelip alayım mı?” “Gelirim.” Öğlene kadar Buca-Bornova yapıyoruz.

Abim muavin koltuğunda. Para alıyor, para üstü veriyor. Bozuklukları düzeltiyor. Bir ara küçük bir çocuk biniverdi. “İn lan aşağıya!” Yüzüne bakıyorum. Kızdım sanıyor. “Bu veledi bildin değil mi? Sürekli evden kaçıyor.” Gülümsüyorum. Çocuk her gün dolmuşla, olmadı yürüyerek cezaevine geliyor. Kapı, olmadı dikenli telleri geçmeye çalışıyor. Babasıyla kalacakmış damda. Anasını sevmiyormuş. Öğleden sonra doktorun kapısındayız. Girdi. Annemi cepten arıyorum.

Açmıyor. Mutfakta kızartma yapıyor herhalde. Abim çıkarken, “Doktor seni görmek istiyor,” diyor. Doktor camı açmış, sigara yakmış. Beni görünce öksürüyor. “İlaçlarını düzenli alıyor değil mi? Bu çok önemli.” “Evet. Her gün veriyorum.” “Vermek yetmez. Yuttuğundan emin oluyor musunuz?” “Yani su da içiyor üstüne ama…” “Ağzına bakıp kontrol etmeniz lazım.” Ağır bir laf boğazımdan dilime kadar varıyor ama tutuyorum kendimi. 5. Adı Nezih. Her ay, hastaneden sonra ona gitmek istiyor abim. Hiç içimden gelmiyor ama mecburen dolmuşu oraya sürüyorum.

Susuzdede’ye çıkıyoruz. İki bira alıyorum onlara, biraz da tuzlu çiğdem. Denize bakıp sigara içiyorlar. “Uyuyor musun?” “Yok. Biraz gözümü dinlendireyim, dedim.” “Uyuma.” “Uyumuyorum, dedim ya.” “Gözlerini kapadın ama.” “Evet.” “Ne görüyorsun?” “Nasıl, ne görüyorum?” “Gözlerini kapadığında.” “Unuttum şimdi. Bir daha kapayayım mı?” “Olur.” … “Ne gördün?” “Deniz gibi bir şey işte.” “Hıı, tamam.” Adı Nezih.

Abimin asker arkadaşı. Mevzilerine roket atmışlar. Abim her ay hastaneye gitmek zorunda. Nezih’in kafasının yarısında metal var, ayakları da tutmuyor. Abim taşıyor onu evinden. Her ay. 6. Annemin adı Habibe. Neredeyse hiçbir şey onu yıldırmıyor. “Yeter ki her şey iyi olsun,” deyip kızartma yapıyor, sofrayı hazırlıyor, babamın duvardaki fotoğrafını düzeltiyor, mahallede bana uygun kızları aklından geçirip duruyor. Abim salataya uzanırken aniden durdu. “Anne,” dedi. “Biz Nezih’le karar verdik, bu sene ölmüyoruz.” Annem bana bakıyor bir an. “Tabii oğlum,” diyor sonra.

“Ölecek ne var. Gençsiniz daha.” Abim neşeyle kalkıyor. Annemi iki yanağından öpüyor. Enseme bir şaplak atıyor. “Hadi iyisin yine. Muavinsiz kalmayacaksın.” Gülerek odasına geçiyor. Benim adım Ateş. Annemle ortadaki kızartmaya bakıyoruz. “Ateş, bitiriver oğlum. Sarımsaklı bu. Dolaba da girmez şimdi.” 5. Kapı açıldı.

İçeriye ışık düştü. Sesler ve kokular doldu. İki dünyayı ayıran kapı açıldı. İki adam girdi. Eşikte ayakkabılarına galoş geçirdiler. Kemerlerini çıkarıp yarıya kadar bileklerine doladılar. Çocuk onlara bakmadan duvara doğru döndü. Tırnaklarıyla duvardan kopardığı iri sünger parçalarını ağzına tıktı. “Sakın dilini ısırma! Sakın dilini yaralama!” dedi içinden. 4. Kar yağıyordu. Kar binlerce yıldır siyah yağıyordu. O gün bembeyaz yağdı. Çok temizdi. Anne sütünden ziyade idi.

Kar, o gün yerden gökyüzüne çıktı. Bir ses –ya da müşfik bir mıknatıs– çalıştı. Her şey sahibine döndü yüzünü: Taş gevşedi. Ring aracı dünyanın en büyük demir kapısının önünde durdu. Kapı açıldı. 3. “Hoş geldin.” Çocuk karşısında, camın ardında duran adama bakıyordu. “Gel otur karşıma. Beni baro gönderdi.” Çocuk oturdu. “Öteki arkadaşların çıkmadı. Tek sen kabul etmişsin görüşmeyi.” Çocuk ellerine baktı. Sonra bileklerini ovdu yavaş yavaş.

Omzunun üzerinden hafifçe arkaya göz attı. “Var mı diyeceğin bana? Size kötü muamele ediyorlar mı burada?” Çocuk birden ayağa kalktı. Üzerindeki gömleği bir hamlede yırttı. Askılı fanilasını ikiye ayırdı. Yaralı çıplaklığını gösterdi. “Bunlar,” dedi, “sigara yanıkları!” Sırtını döndü. “Kemerle de vuruyorlar bize!” Odada duran iki gardiyan koşarak çocuğu çektiler. Avukatın görüş penceresi karardı. Ses kesildi. Odanın ışığı kapandı sertçe. 2. “Gel yavrum, otur şöyle karşıma.” Müdür, koyu kırmızı masasının ardında oturmuş sigara içiyordu. Kapıda duran çocuk iki gardiyanın arasında içeriye girdi. “Gel, gel çekinme.

” Göz göze geldiler. Müdür sigarasını söndürdü. Kül tablasını masanın üst çekmecesine koydu. İtti. “E, otursana.” Çocuk oturdu. Odacı girdi içeriye. Tepsisinde iki çay vardı. Birini saygıyla masaya bıraktı. Müdür gözucuyla çocuğu işaret etti. İkinci çay onun önündeki cam sehpaya kondu. “Şimdi ben çok bozuğum bu olanlara. Arkadaşların içinde fevri davrananlar çıkmış. Seni ve üç beş arkadaşını hırpalamışlar biraz. Tabii haberim olunca çok kızdım.

Bir nevi buranın babası ben sayılırım. Kızılacaksa da sevilecekse de ben yaparım. O arkadaşlar hakkında yapılacak şeyi biliyorum ben…” Çayından yudumlar aldı. Çocuk elini sürmemişti. “Neyse, bu ayrı bir şey. Şimdi siz görüşe çıkmayınca aileleriniz endişelenmiş. Avukat yollamışlar. Arkadaşlarınla tek tek konuştum ben, hiçbiri şikâyetçi değil, avukatı da görmek istemiyorlar. Ama kimse çıkmazsa bu defa da yanlış anlaşılacak. Sen içlerinde en büyüksün. On altı yaşına girdin. En akıllı olansın.” Çayı bitti. Kaşığı çıkardı. Silkeledi.

Sonra bardağın ağzına yatay biçimde koydu. “Dedim ya, iyi kötü bir aileyiz biz. Burada olan burada kalsın. İyiliği de fenalığı da görürüm ben… Hem burada olanı başkası duysa ne faydası olur. Şimdi sen kendini tutamadın –olmaz ya– avukata bir şeyler, dedin diyelim; e ne olacak? Daha yukarıdan emir gelecek, sevkin çıkacak. Peki nereye gideceksin? Başka bir eve. Orada da bir baba olacak, abilerin olacak, sünger odalar olacak. Ne gerek var değil mi?” Odacı geldi. Boş ve dolu çay bardağını aldı, tepsiye koydu. Çocuk başını kaldırdı, “Berf dest pê kir?” dedi. Müdür çekmeceyi açtı. Sigarasını ve kül tablasını çıkardı. Başıyla işaret etti. İki gardiyan çocuğu çıkardı. 1.

Kapı açıldı. İçeriye ışık düştü. Sesler ve kokular doldu. İki dünyayı ayıran kapı açıldı. İki adam girdi. Köşede bir çocuk başını süngerli duvara dayamış, dizlerinin üzerinde duruyordu. Adamlardan biri seslendi. “Yaklaş.” Çocuk zorlukla davrandı. Dizlerinin üzerinde yükseldi. Omuzlarını duvara dayaya dayaya ayağa kalktı. Kapıya yürüdü. “Dön.” Döndü. Arkadan ters kelepçelenmiş ellerini açtılar.

Ortada çocuk, koridorda yürümeye başladılar. Çocuk adamlardan birine doğru baktı, “Berf dest pê kir?” dedi. Adam da ona baktı ama yanıt vermedi. “Ne diyor?” dedi öteki. “Kar başladı mı, diye soruyor.” Yürüdüler. Koridorun sonunda kayboldular

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir