Kafaoglu Buke – Yazin Sanati

Geçen gece rüyamda Yaşar Kemal’i gördüm. Bir Ada Hikâyesi’nin birinci cildi Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’nın kapak zarfındaki gibi göz kırpmış gülümsüyordu bana. Ege kıyısında bir köyde, eski bir Rum evinin bahçesinde oturmuştuk, sonra o ortadan kayboldu, merak etmiştim, köyün sokaklarında onu aramaya başladım. Sonunda onu bulduğumda bir çocuk bisikletine binmiş, yokuş aşağı son sürat bacaklarını ve kollarını açmış, gülerek iniyordu. Çok eğlendiği belliydi fakat ben endişelendiğim için ona çıkıştım. “Kalp krizi mi geçirmek istiyorsunuz? Kendinize dikkat etmelisiniz,” dedim. Bu sözlerime çok sinirlendi ama onu sevdiğim ve korumak içgüdüsüyle bunları söylediğime ikna etmeye çalıştım, omzundan düşmekte olan hırkasını düzeltiyordum bir yandan da. Bu arada bulunduğumuz yer, pencere önleri kırmızı-pembe sardunyalar açmış, seyrek dağ evleriyle bir Avusturya köyüne dönüşmüştü. Yaşar Kemal bana hâlâ kızgındı. “Sevgi yok edici olmamalı, sen de bu köyün insanları gibi sevmeyi öğrenmelisin,” dedi. Bu sözler gündüz ayıklığımla düşünemeyeceğim kadar akıllıca söylenmişti, ben söylüyor olamazdım, ancak bir bilgenin ağzından çıkabilirdi. Ama benim rüyamda ne işi vardı? Yazarları bilge olarak görmek eski bir gelenek. Rus köylüleri kişisel sorunlarının çözümü için Tolstoy’a akıl sorarlarmış; hâlâ da Soljenitsin’e danışıyorlar, o da her gün kendisine ulaşan onlarca mektubun içinden seçtiği bazılarını yanıtlarmış. Sözcüklerle çalışan bir makine olan beynimizi düzene sokmamız için en büyük yardım elbette sözcük ustalarından gelmeli. Kendisini rüyamın dışında tanımadığım, Türk dilinin en büyük romancısı da, düşüncelerimi işte böyle yoluna soktu.


Yeni bir çağın destanı Yaşar Kemal Bir Ada Hikâyesi adı altında topladığı romanda, kendisinden binlerce yıl önce anlatılan efsanelere bir yenisini ekliyor. Bu toprakların binlerce yıllık geleneğine bağlı kalarak, coğrafyanın güzelliğini, kardeşliği, çektikleri benzer acılarla birbirlerine yabancılaşan insanları anlatıyor. Anlattığı öykü İlkçağ efsaneleri gibi insanın en temel duygu ve korkularını dile getiriyor. Bir İlkçağ efsanesine göre İdomeneus adında bir Girit kralı yaşarmış. Homeros’un İlyada’da anlattığına göre İdomeneus çok cesur bir yiğitmiş, Hektor’a bile karşı çıkmış, birçok düşman öldürmüş ve yaralamış, iyi bir askermiş. Hatta İdomeneus Troya’yı almak için yapılan tahta atın içinde bulunan yiğitlerden biriymiş. İşte bu kral İdomeneus, Troya Savaşı’ndan sonra Girit’e dönerken yolda büyük bir fırtınaya tutulmuş ve evine sağ salim varırsa ilk karşısına çıkacak insanı Deniz Tanrısı Poseidon’a kurban edeceğine ant içmiş. Kader bu ya, karşısına ilk çıkan kişi kendi oğlu olmuş, İdomeneus onu öldürmek konusunda çok duraksamış ama Poseidon’a verdiği sözü tutmazsa sonunun geleceğini bildiği için, oğlunun kanını akıtmış. Bu olaydan hemen sonra Girit Adası’nda bir salgın çıkmış ve adalıların çoğu ölmeye başlamış, salgının nedeni bu suçta aranmış ve İdomeneus yurdundan sürülmüş, gitmiş güney İtalya’ya yerleşmiş. Bir Ada Hikâyesi’nde Yaşar Kemal tanıdık, bildik bir dönemin destanını yazıyor. Bu destanın konusu mübadele yıllarında Ege’de küçük bir adada yaşananlar. Bu adanın halkı yüzyıllardır doğup büyüdükleri topraklardan “vatan” diye, belki de hiç tanımadıkları, Atina’ya sürülmelerine önce şaşkınlık duyuyorlar ama sonra çaresizlik içinde evlerini terk ediyorlar. Bir tek balıkçı Vasili evini terk etmiyor, herkesten gizlenip tek başına adasında yaşıyor ve aynı İdomeneus gibi adaya ilk ayak basacak kişiyi öldürmeye yemin ediyor. Adaya ilk gelen kişi Poyraz Musa adında bir asker oluyor. Boş adada Vasili ile Poyraz Musa önce birbirlerini kollayarak, gizlice takip ederek yaşıyorlar.

Sonra oğullarını kaybeden Lena ana, her ikisinin de annesi olunca, doğal bir kardeşlik doğuyor bu iki adamın arasında. Yaşadıkları acıları, yalnızlıkları, onları öylesine birbirlerine bağlıyor ki, yeryüzüne Cennet’ten inen Âdem ile Havva’nın öyküsü gibi insanlığın başlangıcı oluyor sanki Lena Ana ile iki oğlu. Her savaştan sonra olduğu gibi kaybolmuş, dağılmış yaşamlar yeniden kurulmayı bekliyor Bir Ada Hikâyesi’nde. Yaşar Kemal, bir adanın hikâyesi içine tüm Anadolu’nun hikâyesini sığdırmayı, sadece onun yapmayı bildiği şekilde başarıyor yine. Onun anlatımında insanlığı birbirine bağlayan duyarlılık hep hissediliyor; bazı satırları okurken yazarın gözlerinin yaşardığını, öykünün büyüsüne kendisini kaptırdığını, içinde tutamayacağı denli büyük bir duyguyu bize aktardığını hissediyoruz. Yaşar Kemal’i bence diğer tüm yazarlardan ayıran başlıca özelliği okur ile kendisini ayrı varlıklar olarak görmemesidir, anlattığı öykünün yüceliğine okurla birlikte kapılmaktan çekinmemesidir. Bazen başladığı tümcede heyecanın giderek arttığını hissederiz, bunun birinci nedeni kuşkusuz Yaşar Kemal’in sözlü anlatım geleneğine yakınlığıdır, ikinci neden ise anlatımın duygusal temposunu sözcüklerin doğal büyüsüne bırakmasıdır. Çılgınca renklere bürünmüş toprak ve deniz, ılgınlar, yarpuzlar, hatmiler, püren kokuları, baş döndürücü bir etki yaratır, ama bu baş döndürücü etki sadece okurda değil, yazının kendi içinde vardır. Anlatı neredeyse kendi başını döndürür, kendisini baştan çıkarır. ANLATICI Yeşil ışık sonunda yandı, arabalar ok gibi ileri fırladı ama hepsinin aynı hızla ileri fırlamadığı hemen anlaşıldı. Orta şeritte en öndeki araba yerinde duruyordu, mekanik bir arıza söz konusuydu anlaşılan, gaz pedalı yerinden çıkmış, vites kolu sıkışmış ya da hidrolik sistemde bir arıza meydana gelmiş, frenler bloke olmuş, elektrik devresi kesilmişti herhalde ya da yalnızca benzini bitmişti, buna da ilk kez rastlanmıyordu. Kaldırımlarda biriken yeni yayalar, durmakta olan aracın içindeki sürücünün, arkadaki araçlar sinirli sinirli korna çalarken, ön camın ardında bir şeyler gevelediğini görüyorlar. Daha şimdiden arabalarından fırlayan birçok sürücü, arızalı arabayı trafiği aksatmayacak bir yere kadar itmeye hazır, arabanın kapalı camlarına vuruyorlar, içerdeki adam başını onlara çeviriyor, önce bir yana, sonra öteki yana, bağırarak bir şeyler söylediğini görüyorlar ve ağız hareketlerinden, bir sözcüğü durmadan yinelediği anlaşılıyor, hayır, bir değil iki sözcüğü, evet, bunu zaten içlerinden biri kapıyı açmayı başardığında anlayacaklar, Kör oldum. 1 Bir öyküyü anlatmanın en kolay yolu, öyküye dışardan bir anlatıcı gözüyle bakmaktır. Anlatıcı farklı konumlarda olabilir: (1) sadece bir dış gözlemci olarak izlenimlerini aktarır; (2) her karakterin neler hissettiğini bilen, gözlemciden çok, öykünün sonunu da bilen, herkesin zihnine girip çıkabilen Tanrı benzeri biridir; (3) birinci tekil şahısta gözlemlerini, yaşadıklarını ya da çevresinde olup bitenleri anlatır; ya da (4) öykünün küçük karakterlerinden birinin gözüyle olayları aktarır.

XX. yüzyıl başlarında (2) türdeki, “her şeye hâkim, her şeyi bilen anlatıcı”, romanın gerçekçi gelişimi ile çeliştiği için, daha çok birinci şahıs (3) anlatımlara bıraktı yerini. “Bir varmış bir yokmuş” açısından, masal anlatırcasına olayları bilen anlatıcı, artık kendi duygularını da dile getiren, olaylardan soyutlanmamış, hatta çoğu zaman, olayların içindeki karakterlerden biri olarak öyküyü dile getirmeye başladı. Bu durum özellikle gerilimli öykülerde daha sık kullanılır oldu, şimdiki zaman kullanarak okurun ilgisi ve heyecanı sürekli kılınmaya çalışılıyordu. Sanki anlatıcı bir yandan yaşıyor, bir yandan da yaşadıklarını okurla paylaşıyordu. José Saramago Körlük romanında (1) olayları dış gözlemci ağzından anlatmayı seçmiştir. İlk paragraflarda “orta şeritte, en öndeki araba…” diyerek anlatıcı kendi yerini de açıklar, birkaç araç arkadaki bir arabanın içindedir, fakat daha sonra kaldırımda biriken yayalardan birinin açısından anlatmaya devam eder. Sonra da olayın geliştiği her noktada var olan biri durumundadır. İlk başlarda kişileri takip eden anlatıcı, daha sonra konunun peşinde, kişilerin üstünde bir yerden anlatımını sürdürür. Anlatıcı konu ilerledikçe sanki roman kahramanlarının eksik gözleri konumuna girer. Her açıdan görebilen, her karakterin durumunu kavrayan biri olarak bize olayları anlatır. Ama farklı bir açıdan baktığımızda da anlatıcı roman kahramanları gibi kördür: Okura hiçbir roman kahramanının fiziksel özelliklerini anlatmaz, kimsenin saç rengini, güzel olup olmadığını, yaşını, bilmeyiz; nesnel bakışla kim olduklarını ayırt etmemize yetecek kadar bilgi verilir, bunun dışında bir değerlendirme yapmaz. Saramago böyle bir anlatımla hem roman kişilerini benliklerinden arındırıp soyutlaştırmış, hem de anlatıcıyı kişiliksizleştirmiştir. Roman boyunca hiçbir karakterin adının verilmemesi de, aynı nedendendir. Böylece yazar asla biz okuyucuları anlatılan öykünün içine tam anlamıyla sokmaz, çünkü dışlanmışların dünyasını anlatıyordur; ve dışlanmışlara karşı acıma ve yakınlık duysak bile onların dünyası uzak bir yerdedir.

José Saramago’nun romanı, kentte aniden gelişen bir körlük salgınını anlatır. Göz doktoruna gelen bir çocuktan, doktorun muayenehanesinde bulunan hastalara ve doktora geçerek yayılan hastalık çok kısa zamanda nüfusun bir kısmını etkiler. Tek etkilenmeyen kişi doktorun karısıdır. Kent yönetimi körleşenleri ve birlikte oldukları (olasılıkla hastalık bulaşmış) kişileri, eski bir akıl hastanesinde karantinaya alır ve körlerin buradan kaçmalarını askerî güç ile engeller. Fazla zaman geçmeden adaletin geçerli olmadığı bu yeni ortamda kimse ahlaklı veya adil davranmak zorunda hissetmemeye başlar kendini. Yapının dışında bekleyen askerler de korkularını yenemedikleri için kaçmak isteyen körlere ateş açarlar. Uzun direnmelerin sonunda binada yangın çıkar ve körlerin büyük bir kısmı ölür yangında. Yangından kurtulanlar kentin sokaklarında dolaşmaya başladıklarında artık herkesin kör olduğunu anlarlar. Karantina saçmalığı işe yaramamış, halkın tamamına hastalık bulaşmıştır. Roman bir noktada anlatıcısını değiştirir. Her şeyi bilen-gören anlatıcı gider, onun yerine gözleri gören tek karakter olan doktorun karısı hâkim olur. Öykünün bir bölümünde anlatılanlar sadece doktorun karısının gördükleriyle sınırlı kalır. Burada yazar çok bilinçli olarak anlatıcıyı (2) tanrısal bir konuma da koyarak her şeyi bilen anlatıcı havasını verir. … Bizi yalnızca Tanrı görüyor, dedi, başına gelen bunca kötülüğe ve düş kırıklığına karşın Tanrı’ya hâlâ kuvvetle inanan birinci körün karısı, doktorun karısı da bu sözlere karşılık, Tanrı bile görmüyor, çünkü gökyüzü bulutlarla kaplı, sizi yalnızca benim gözlerim görüyor, dedi, Ben çirkin miyim, diye sordu koyu renk gözlüklü genç kız, Cılız ve kirlisin ama hiç de çirkin değilsin, Peki ya ben, diye sordu birinci körün karısı, Sen de onun kadar cılız ve kirlisin, onun kadar güzel değilsin ama benden daha güzelsin… Romanda ilk kez bu bölümde anlatıcı nesnel bakışın dışına çıkar ve ilk kez estetik bir değerlendirme ile karşılaşırız. Romanın sonuna yaklaşan bu bölümde adını bilmediğimiz ama romanın başından beri koyu renk gözlüklü kız olarak tanıdığımız kızın güzel olduğunu, birinci körün karısı olarak tanıdığımız diğer bir kadının onun kadar güzel olmadığını öğreniriz.

Bundan önce kişiliklerinden arındırılarak tanıtılan kahramanlar burada birbirlerine göre değer kazanırlar; hatta belki ilk kez insani bir ilişki içine girerler. Saramago romanda bazı zıtlıklar da kullanmıştır. Örneğin körlük, bir karaltı veya karanlık olarak anlatılmaz, aksine bir süt denizinin içine düşmüş gibi beyazlıktır. Ayrıca hiçbir karakterin adının olmaması da çok gariptir. Karakterlerin biri dışında hepsi kör olduğuna göre, anlaşmak için en anlamlı yol birbirlerinin seslerinden adlarını öğrenmeleri olur, halbuki kitap boyunca süren “koyu renk gözlüklü kız” gibi açıklamalar körlerin hiçbir işine yaramaz, sadece dışardan bakan ve gören biz okurlara bilgi verir. Ve yine bu yöntemle Saramago okuru dışlanmışların dünyasının dışında tutmaya çalışır. Kuşkusuz romanda anlatılan körler, her toplumda var olan sakatlar, hastalar, yaşlılar, evsizler, uyuşturucu bağımlıları gibi, ezici çoğunluk tarafından dışlananları simgeler. Sıradışının dışlanabilmesi için mutlaka azınlıkta olması gerekir, kendisi çoğunluk haline geldiğinde artık sıradışı değildir. Tüm kent halkının (bir kişi dışında) kör olmasıyla dışlanmışlık da yok olur. Artık bu yeni durumun içinde yeniden güçlüler ve güçsüzler ayrımı gerekmektedir. Herkesin eşitlendiği noktada mutlaka tekrar eşitsizlik (farklı bir güç dağılımıyla) başlar. 1. José Saramago, Körlük, çev. Aykut Derman, Can Yayınları, 1999.

.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir