Ahmet Ümit – Ciplak Ayakliydi Gece

Nasıl oldu da ayrımına varamadım, anlamıyorum. Dal gibi incecik bir kızdı. Nakışlı beresinden taşan sarı saçları omuzlarına düşer, kumral kirpiklerinin gölgelediği iri gözlerinden hüzünlü bir çekicilik yayılırdı yüzüne. Onu ilk kez okulumuzun ışıklı koridorlarından birinde görmüş ve hemen etkilenmiştim. Güzel olmasına çok güzeldi, ama beni ona çeken yalnızca güzelliği değildi. Onda yıllarca aradığım ve yıllarca arayacağım bir şey gizliydi. Önceden ayrımına varamamıştım işte. Ta ki metro istasyonunun üstündeki o kafede, o dingin ırmağa bakan kırık dökük masada karşılaşıncaya, gözlerindeki o tuhaf maviyi görünceye kadar. Düşte mi yaşıyorduk, gerçekte mi? Bilmiyorum. Belki hem düş, hem gerçekti. Öyle hızla akıyordu ki günler, her şey birbirine karışıyordu. Ayrı ayrı ülkelerden gelmiştik buraya, ama topraklarımız komşuydu birbirine. Ege’nin ılık suları, biz karşılaşmadan çok önce ıslatmıştı çıplak ayaklarımızı. Dolaştığımız bu yerler ne Selanik’in makadam döşeli dar yollarıydı, ne de İstanbul’un kömür kokulu sokakları. Uzaklarda bıraktığımız güneşin izlerini boşuna arıyorduk, bu yabancı binaların soğuk yüzlerinde.


Metro istasyonunun üstündeki o kafede, o kırık dökük tahta masanın başında onunla karşılaştığımda, hiç şaşırmadım, hiç çekinmedim, gözlerimden hiç çapkınlık parıltısı geçmedi. Oysa çok güzeldi, oysa yıllardır onu arıyordum. Öyle doğaldı ki bakışları, doğduğum küçük kenti, ıssız kış denizimi anımsadım. Sanki güneşli bir serinlikte inmişim kıyısına, ters çevrilmiş mavnalardan birine sırtımı dayamış, kaybolup gitmiştim mavisinde. “Bu nasıl bir renk?” diye sormayın. Tanımlayamam, istesem bile yapamam bunu. Tondan tona değişen, biteviye koyulaşan, açılan bir mavilik anlatılabilir mi? Belki resmi yapılabilir, onu da ben beceremem. Yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı gözlerindeki o iki damla aydınlığa sığdıran kız, karşımda gülümsüyordu. “Ansızın bir sıcaklık doğdu aramızda demeyeceğim”, bu zaten vardı. Yüzümüzdeki ışık, konuşmadan anlaşabilmenin mutluluğuydu. Donmuş nehirler boyunca yürüyor, kalın buz tabakalarının altından akan suların fısıltılarını dinliyorduk. Yün eldiveninin altından elinin sıcaklığını hissediyordum. Bakışlarındaki Akdeniz deli ediyordu beni. Hemen, “Aşk” demeyin buna sakın. Aşk tüm güzelliğine karşın insanı sınırlayan bir yan taşır.

Bizim yüreklerimizde sınır yoktu. Aşk yaşamı belirleyen çizgilerden yalnızca bir tanesidir. Bizim soluduğumuz ise yaşamın kendisiydi. Ya o da yanlış anlıyorsa? Ya bunu gözü kara bir aşk sanıyorsa? Onda ne aradığımı, ne bulduğumu bilmiyorsa? Anlatmalıydım. Bu onun hakkıydı. Yıllardır onun için yaşamış, bir ömrü ona adamıştım. Varsın sormasındı, varsın bilmiş olsundu, yine de anlatmalıydım. Ama nasıl? İnsanların hâlâ ortak bir dil yaratamadıkları bu zavallı, bu geri çağda nasıl anlatacaktım? Dışarıda mavi bir aydınlık vardı. Karda gezinen ay ışığının gölgesi vuruyordu penceremize. Işıkları söndürülmüş odamızda yan yana uzanmıştık. O bana Ritsos’tan, ben ona Nâzım’dan, birbirimize şiirler okuyorduk. Başını göğsüme yaslamıştı. Saçlarından yayılan fulya kokusu bambaşka dünyalara çağırıyordu beni. Işıklar, balonlar, bayraklarla süslenmiş bir gençlik treniydi zaman; rengârenk akıyordu. Mutluyduk mutlu olmasına, ama eksik kalan bir şey vardı.

Elle tutamıyor, gözle göremiyordum, bir ses, bir düşünce giriveriyordu aramıza. Bu mavi kar, bu ay ışığı, bu fulya kokusu, bu Ritsos, bu Nâzım bir şeyler gizliyordu. O, benim düşüncelerimden habersiz, şiir okumayı sürdürüyordu. Sözcüklere dikkat ettim: Ritsos bana sesleniyordu. Atina’nın kenar mahallesindeki salaş meyhanede yalnızlığı yudumlayan sarhoş, sevinci çalınmış kanlı gözlerini yüzüme dikerek, “Anlat” diyordu. “Anlat” diyordu mavi karlar; ay ışığı “Anlat” diyordu. Bunların hiçbirine şaşırmadım da, o da “Anlat” dedi bana; hem de su katılmamış bir İstanbul Türkçesi’yle. Mucizelere inanmam. Ama mucize değildi ki bu. “Peki” dedim hepsine ve başladım anlatmaya. O şimdi karşımda oturuyor, odamıza arsızca süzülen ay ışığı yüzünü aydınlatıyordu. “Che’yi bilirsin”, dedim. “Hepimizin yüreğinde bir Che vardır.” Gözbebeklerinin büyüdüğünü fark ettim. Onun gözbebeklerinin içinde, masmavi bir gökyüzünün altında, şekerkamışı ve palmiyelerle kaplı bir dağın yamacında Che’yi gördüm.

Arkadaşları çevresini sarmıştı, tüfeği dizlerinin üzerindeydi. Saçları yine gürdü, sakallan seyrekti ve yine çok yakışıklıydı. Neşeyle bir şeyler anlatıyordu. Sevinçle gülümsedim, gözlerindeki Che’ye. “Biliyorum” dedi. Ve Che kayboldu gözlerinde. “Hepimizde vardır bu. Ayrımında olmasak bile taşırız onu. Belki bizi biz yapan da biraz budur.” Sevindim böyle düşündüğüne, beni anlayacaktı. Anlatmayı sürdürdüm: “On yıl önce bir bahar akşamıydı. Bir başkadır bizim oraların bahar akşamları. Yaz akşamları böyle değildir; yapış yapış bir sıcak bırakmaz yakanı. Bunalır, eriyip toprağa karışacağını sanırsın. Pamuk işçileri serin olsun diye, geceleri inerler tarlalara.

Yine de sıcak, kanlanın çeker, kurumuş bir dala çevirir onları. Ben hiç pamuk tarlalarında çalışmadım biliyor musun? Neyse, bizim oraların bahar akşamları, bizim oraların yaz akşamlarına pek benzemez. Sesleri, kokuları ve renkleriyle başını döndürür insanın; durup dururken sevince boğar insanı. İşte böyle bir akşamdı. Benim gibi genç bir arkadaşımla kaçıyorduk. Kent arkamızda kalmış, bizim kaçışımıza aldırmadan homurdanıp duruyordu. Açık pembe, açık sarı zakkumların arasından geçiyorduk. Portakal bahçelerinin biri bitiyor, diğeri başlıyordu. Büyük bir çatışma çıkmıştı kentte. Biz, insanlar, çiçekler, karıncalar, kuşlar, balıklar ve yıldızlar öldürülmesin diye sokaklara renk renk yazılar yazıyor, duvarlara afişler asıyorduk. Hepimiz gençtik; yaşlı olanlarımız da vardı aramızda, ama hepimiz gençtik. Onlar, insanları, çiçekleri, karıncaları, kuşları, balıkları ve yıldızları öldürmek için çıkmışlardı sokağa. Hepsi yaşlıydı; genç olardan da vardı aralarında, ama hepsi yaşlıydı. Ve hepsi silahlıydı. Çeşit çeşit sustalılardan otomatik tabancalara kadar bir iyice kuşanmışlardı silahlarını.

Bir köşe başında bekliyorlardı bizi. Bekledikleri yerde karşılaştık. Belki daha elverişli bir köşe başı ve daha uygun bir zaman bulunabilirdi, ama bu karşılaşma kaçınılmazdı. Çatışma uzun sürdü. Karanlık bir dönemin bitişinden karanlık bir dönemin başlangıcına kadar. Yenilmiştik. Yenileceğimiz belli değildi, ama çok da şaşırmadık. Şimdi kaçıyorduk işte. Yakalanmamak için, yeniden dövüşebilmek için kaçıyorduk. Belki de bastığımız bu ham toprak İstanbul’un karanlık, suskun sokaklarıydı. Bırakıp geride karımızı, çocuğumuzu, basılacak evimizi terk ediyorduk. Sıcacık, dost bir evin özlemi en çok böyle zamanlarda çöker insanın içine. Önce ıhlamur kokusu çarptı yüzümüze, sonra deniz. Ihlamur ağaçlarının altında oturup seyretmeye başladık denizi. Bu ateşi kim yaktı? Bu ekmeği, bu zeytini, bu şarabı kim koydu yanımıza? Bilmiyorum.

Bildiğim o ateşin başında oturduğumuz, o şarabı içtiğimizdi. İnsanların ve ülkelerin yazgısını konuşuyorduk. Politika genellikle kuru sözcüklerle konuşulur. Bizim sözcüklerimiz ise parmaklarımıza şavkı vuran o alevler gibi sıcacıktı. Arkadaşım güzel konuşurdu, cesurdu, sevimliydi. Kızlar hep ona âşık olurdu. Bir insanın yaşamını belirlemesi için bunlar yeterli mi sence? O da benim gibi yeterince okumamış, düşünmemiş, yaşamamıştı. İkimiz de olayların önünde sürüklenerek gelmiştik buraya. Bıçak bıçağa girdiğimiz bir arbedeydi yaşam. Daha yaşlarımız on beşe değmeden tanışmıştık Siyasî Şube’nin küf kokulu bodrumlarıyla. Bir bir cenazelerini kaldırıyorduk arkadaşlarımızın taş duvarlı serin cami avlularından. Her şey kendimizi adamak içindi. Bu değerlerin dışındaki dünyayı silmiştik defterimizden. Ama kendimizi adadığımız insanlar, o küçümsediğimiz basit dünyayı yaşıyorlardı. Bunca dökülen kanın, bunca çekilen acının ardından, hiç yaşanmamış güzel günlerin geleceğine inanıyorduk.

Her gün biraz daha sıkılıyordu yumruklarımız, yüz çizgilerimiz biraz daha derinleşiyordu. Yaşadığımız gün, arkadaşlarımızın uzatıldığı mezarlar kadar soğuktu. Ya gelecek? Gece basıp gitmek için son hazırlıklarını yapıyordu. Yıldızlar tek tek yitiyordu gökyüzünde. İkimiz de denize bakıyorduk. Gözlerimizde uykunun kırıntısı yoktu. Ağzımızda bir acılık vardı. Şaraptan değil, şarabın uyandırdığı kederden. Güneş henüz doğmamıştı, ama haberci ışıklar doğumu müjdeliyordu çoktan. Ha bire açılıyordu denizin rengi. Bu rengi tanıyordum ben. Ninem köyde her sabah ezandan önce kalkar, koyunları çobana vermeden sütlerini sağardı. Bakır bakraçta buğusu tüten süte gecenin karanlığı vurur, süt maviye dönüşür, gece açıldıkça sütün rengi de beyazlaşırdı. Deniz de öyleydi işte; durmadan değişecekti, kendi rengini buluncaya kadar. Hava soğumuş, ateşin uçarı alevleri dinmiş, için için yanan közler ince bir kül tabakasıyla örtülmüştü.

Suskunluğu arkadaşım bozdu: ‘Şu anda ne isterdim biliyor musun?’ Merakla yüzüne baktım. Gözleri hâlâ usulca kımıldanan denizdeydi. ‘İdeallerimizin gerçekleşmiş halini görebilmek. Nasıl ilginç olurdu, kim bilir?’ Birden gülmeye başladı: ‘Amma da saçmaladım değil mi?’ Saçmalamadığını biliyordum, kendisi de biliyordu. Yeniden dalgınlaştı: ‘Fakat öyle bir şey var ki, senin de basma geliyor mu bilmem? Bazen kendimi, kavgaya çok uzak, yabancı birisiymişim gibi hissediyorum. Sanki iki yaşamım varmış gibi. Bir yanda ailem, okul. Öte yanda boykotlar, mitingler, sokak çatışmaları…’ Sustu. Ben yine bir şey söylemedim. Öyle içten konuşuyordu ki. Onu birtakım ahlakî savlarla çürütmeye kalkmak ukalalık olurdu. Üstelik bu duygulara zaman zaman benim de kapıldığım olmuyor değildi. Gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı. Biraz daha açıldı denizin rengi. ‘Ne kadar güzel bir renk değil mi? Sen hiç gözleri bu renk olan bir kızla karşılaştın mı?’ Yanıtımı beklemeden bana döndü.

Yüzü dalgınlıktan sıyrılmış, tutkuyla bakıyordu. ‘Bak, aklıma ne geldi. Gel bundan sonra, gözleri bu renk olan kızı arayalım seninle. Önce kim bulursa diğerine haber verecek ama; söz mü?’ Öyle inanıyordu ki söylediklerine, onu kıramadım. ‘Söz’ dedim. Güneş iyice yükselip, deniz o büyülü maviliğini yitirince kalktık kıyıdan. Kısa bir süre sonra da ayrıldık arkadaşımla. Bir daha da haber alamadım ondan.” Anlatacaklarım bitmişti. Mavi gözlü kız, sanki ilk kez görüyormuş gibi ilgiyle bakıyordu yüzüme. “Arkadaşıma söz vermiştim ama, gerçekte o kızı arayacağımı hiç düşünmüyordum. Seninle karşılaştığımda, anladım ki, ben hep o kızı aramışım.” “Peki, onu bulduğuna inanıyor musun?” diye sordu. Yüzü karardıkta kalıyor, yalnızca dudaklarını görebiliyordum. “Buldum” dedim.

“Artık eminim, onu buldum.” Usulca ayağa kalktı. Ben de kalktım. Sarıldık. Uzanıp alnımdan öptü, ben de onu gözlerinden öptüm. “Ben gidiyorum” dedi. “Bundan sonra bana ihtiyacın yok.” “Kal” demedim, gitmesine engel olmadım. Mantosunu giydi, beresini taktı, botlarını bağladı. “Hoşça kal” dedi ve gitti. Üzülmedim desem yalan olur, ama peşinden gitmedim. Pencereden bile bakmadım. Çünkü onu artık yitirmemek üzere bulmuştum. * * * İstanbul’a dönmüştüm; iyiyle kötünün, güzelle çirkinin bir arada yaşandığı, kalın surlarından çok karmaşık olaylarıyla ünlü İstanbul’a. Beton yığınlarının arasına sıkışmış dar caddeleri, aceleyle bir yerlere koşuşturan insanları ve kirlenmiş gökyüzünün altında her geçen gün biraz daha solgunlaşan deniziyle İstanbul, bıraktığımdan daha kötüydü.

Denize paralel bir sokakta yürüyorum. Vişne rengi bir BMW durdu önümde. Önce korktum, ama beklediğim gibi çıkmadı. Gülümseyerek genç bir adam indi otomobilden. Ben bu gülüşü, bu yürüyüşü bir yerlerden anımsıyordum. Birden tanıdım onu: bu yıllar önce ayrıldığım arkadaşımdı. Peki İstanbul’da, bu arabanın içinde ne işi vardı? Birbirimize sarılıncaya kadar hızla geçti bu düşünceler kafamdan. “Nerelerdesin yahu?” “Asıl sen nerelerdesin hayırsız, kaç kez sordum babana. Adamcağızı da merak içinde bırakmışsın.” “Buradayım işte. İş güç, uğraşıp duruyoruz.” “Bilirim ben senin işlerini güçlerini. Gel, sana kimi göstereceğim.” Koluma girerek beni otomobile doğru sürükledi. Otomobilin ön koltuğunda bir kadın oturuyordu.

Arkadan dalgalı kumral saçlarını görüyordum. Lisedeki kız arkadaşlarımızdan biri olmalıydı. Otomobilin kapısını açarken kadın bana doğru döndü. Hayır, onu tanımıyordum. Ama yüzünde tanıdık bir yan vardı. Arkadaşım bizi tanıştırırken gözlerindeki o tuhaf maviyi fark ettim. Belki gözleri daha iri, kirpikleri daha uzundu, ama renk aynı maviydi. Şaşkınlıkla kızın yüzüne bakakaldım. Arkadaşım hınzır bir gülümsemeyle beni izliyordu. Otomobil hızla yol alıyordu. Arkadaşımın dış görünüşü pek değişmemişti. Ne saçları dökülmüş, ne gözlerinin önünde torbacıklar belirmişti. Kendine iyi bakıyordu anlaşılan. Heyecanla, görüşmediğimiz zamanlarda neler yaptığım anlatıyordu. Ben bir yandan bakışlarımın ön koltukta oturan kadına kaymasına engel olmaya çalışırken, bir yandan da arkadaşımın söylediklerini dinliyordum.

Babası ölünce demir doğrama atölyesini satıp, annesiyle birlikte İstanbul’a, dayısının yanına gelmiş. Beş yıldır Perşembepazarı’nda demir ticareti yapıyormuş. İlk yıllar işleri pek iyi gitmemiş, ama yılmamış ve sonunda başarmış. Şimdi durumu iyi sayılırmış. Bir de piyasadaki ödeme güçlüğü olmasaymış. Nişanlısıyla sekiz ay önce bir düğünde karşılaşmışlar. Kısa sürede birbirlerine âşık olmuşlar. Sözün burasında dönüp bana göz kırpmayı unutmamıştı. Önümüzdeki sonbahar evleneceklermiş. Otomobil Boğaz’da bir lokantanın önünde durdu. Deniz kıyısındaki o birbirine benzeyen restoranlardan biriydi bu. Önünden asfalt yol geçiyordu, sonra deniz. Kır çiçekleriyle dolu vazoların süslediği beyaz örtülü masalardan birine oturduk. Balık yedik, rakı içtik, eski aşklarımızdan söz ettik, bol bol birbirimize gülümsedik. Bir ara arkadaşım deniz kıyısındaki o gecede, yanındakinin ben olduğumu söyledi nişanlısına.

Ama bana, “O kızı sen de buldun mu?” diye hiç sormadı. Sonra içkilerimiz bitti, sözlerimizse daha önceden bitmişti. Hesabı o ödedi, kalktık. Ben yürümek istediğimi söyledim. Israr etmediler. Arkadaşım telefon numarasını uzattı. “Beni ara” dedi. “Olur” dedim ve aldım telefon numarasını. Bunu laf olsun diye söylememiştim. Öyle zor anlarım olmuştu ki, onun yardımını seve seve kabul edebilirdim. O, bendeki delifişek gençliğine sarıldı; ben, çok eskilerde kalmış bir arkadaşa sarıldım. “Hoşça kal” dediler. “Yolunuz açık olsun” dedim. Otomobile binip gittiler. Egzoz dumanı gözlerimi yaktı.

“Biliyor musun” dedim, “o kızı ben de buldum…” Sığınak Bu hiç olmayan şey öyle apansız geldi ki, hep kalakaldım orada bilmeden ve kimse beni bilmeden, bir koltuğun altına saklanmışım. Geceleyin yolumu yitirmişim gibi. Pablo Neruda / Sait Maden Onu bekliyordu. Bugün gelecekti, bugün özgürlük haberini getirecekti. Onu koyu gölgeli sokaklarda, kenar mahallelerin dumanlı kahvelerinde, güvercin kokulu alanlarda, neon ışıklı sinemaların önlerinde, yol gözleyen duraklarda beklerdi. O bir gün neşeli, bir gün kederli, bir gün öfkeli insanın her türlü haliyle gelirdi. Gökyüzünün güneşli, kül rengi, zifirî karanlık olması fark etmezdi; kara, yağmura, sıcağa aldırmadan yürürlerdi. Artık sokaklar yasak ona, ama bekleyişi bitmedi: uyuyarak, uyanarak, yemek yiyerek, kitap okuyarak, gece yarıları siren sesleriyle yatakta sıçrayarak, günde yüzlerce kez üstüne üstüne yürüyen sıkıntıları elinin tersiyle kovarak, umut adına içinde kalan son kırıntılara sımsıkı sarılarak onu bekliyordu yine. Artık bu evi sevmiyorum; bu geniş salonu, aynalı dar antreyi, loş mutfağı, yazları fırın gibi sıcak, kışları buzdolabı gibi soğuk olan bu küçük odayı; bu küçük odada uyumayı, uyanmayı, yerdeki sarı çiçeklerle kaplı halıyı, açık kahverengi mobilyaları, dantelli tül perdeleri sevmiyorum. Duvarlardaki resimler bir şey anlatmıyor bana. Seramik saksılardaki menekşeler sevinç taşımıyor, kitaplar somurttukça somurtuyor karşımda. Oysa bu eve ilk geldiğimde nasıl da kararlıydım. Sabahlan erkenden kalkacak, önce biraz jimnastik, ardından kahvaltı, sonra kitap… iki ay boyunca uygulamıştım bu programı. İkinci ayın sonunda bir sabah canım yataktan çıkmayı istemedi. Günlerdir yaptıklarım, aynı halkaların biteviye aynı zincire eklenmesi gibi anlamsız geldi.

Uykum olmadığı halde öğleye kadar kalmıştım yatakta. Sonra kendimi böyle bırakıvermenin de bir işe yaramadığını anladım. Toparlanmaya çalıştım, başardım da. Ama ilk günlerdeki tutkulu çalışma yok artık. Gözlerim satırların arasında gezinirken, belli belirsiz bir ses sokaklara çağırıyor beni.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir