Marcel Ayme – Daldaki Kedinin Kırmızı Masalları

Delfın’le Marinet’in annesiyle babası akşam, tarladan dönerken, kediyi kuyunun kapağı üzerinde buldular, taranıp arınıyordu. “Hoppala!” “Bizim kedi ayağını kulağının ardından geçiriyor: Yarın gene yağmur yağacak!” dediler. Gerçekten de, ertesi gün sabahtan akşama kadar yağmur yağdı. Tarlaya gitmeyi unutmak gerekiyordu. Büyükler, başlarını kapıdan dışarı çıkaramarnalarına sinirleniyor, kızlarının yaptıklarına da hiç mi hiç katlanarnıyorlardı. En büyük Delfin’le en sarışın Marinet, mutfakta uçtu uçtu, aşık, bebek, kurt oyu” nu oynuyorlardı. “Hep oyun, hep oyun!” diye homurdanıyordu büyükler. “Kocaman kızlar oldular, yaşına da gelseler, oynayacaklar gene. Dikiş dikmek ya da Alfred Amca’ya mektup yazmak dururken.” Küçüklere homurdanmaları sona erince, pencerede oturup yağmura bakan kediye kızmaya başlıyorlardı. “Bunun da onlardan kalır yanı yok. Sabahtan .,9 akşama kadar yC’rinden bile kıpırdamaz. Ambarlarda fareler cirit atıyormuş, umurunda mı? Beyimiz, farelere aldırmaz, yiyip içip yatmayı sever. Hiç yormaz tatlı camnı.


” ”Siz de her şeye bir1kulp takarsınız,” diye yanıt veriyordu kedi. ”Gündüzleri neye yarar, �”-“””�… bilmez misini�? Eğlenip uyumaya. Geceleri ben aıpbarda koşup dururken, sizler horul horul uyursunuz hep. Bir afeı in. bile demezsiniz.” “Anladık, anladık, sen de zeytinyağı gibi üste çıkarsın hep!” İkindi üzeri. yağmur hala yağıyordu. Büyükler bir iş için ahıra gitmişlerdi. Küçük kızlar masanın çevresinde oynamaya başladılar. “Böyle oynamasanız iyi edersiniz,” dedi kedi. “Bir şey kırarsanız sonra, büyükler de size bağırır.” “Senin her sözüne uyacak olsak, hiçbir oyun oynamamamız gerekirdi,” dedi Delfın. “Çok doğru,” dedi Marinet. “Alfons’a (kediye bu adı vermişlerdi) kalsa, bütün gün uyumamız gerekecek.” Alfons uzatmadı, küçük kızlar yeniden koşmaya başladılar.

Masanın üstünde bir çini tabak vardı, büyükler yüz yıldır bu evde olan bu çini tabağı çok sever, üzerine titrerlerdi. Delfin’le Marinet, koşarken yaptıklarının sonunu düşünmeden masanın ayaklarından birini tutup kaldırdılar. Çini tabak yavaş yavaş kayıp döşeme taşlarının üstüne düşerek parça parça oldu. Kedi hep pencerede oturuyordu, başını çevirip de bakmadı bile. Küçük kızlar, koşmayı çoktan unutmuşlardı, kulakları ateş gibi yanıyordu. 10� “Alfons. Alfons. çini tabak kırıldı. Ne yapacağız şimdi?” “Kırıkları toplayın, götürüp bir çukura atın. Belki de büyükler farkına varmaz. Ama çok geç. İşte geliyorlar.” Büyükler çini tabağın parçalarını görünce öyle bir öfkelendiler. � öyle bir öfkelendiler ki, pireler gibi zıplamaya başladılar mutfağın içinde. “Sizi gidi sizi!” diye bağırıyorlardı.

“Yüz yıldır ailcmizindi bu tabak! Parça parça ettiniz onu! Başka bir şey gelmez ki elinizden! İki küçük canavarsı­ /). nız! Ama cezanızı göreceksiniz! Oyun yasak. � kuru ekmekten başka bir şey de yemeyeceksiniz!” Büyükler cezayı hafif buldular, bir süre düşündüler, sonra acımasız bir gülümseyişle küçüklere baktılar: ”Hayır, kuru ekmek de yok. Yarın yağmur yağmazsa … yarın, hah! hah ha! Yarın Melina Teyze’ye bir kavanoz reçel götüreceksiniz,” dediler. Delfin’le Marinet sapsarı kesilmişler, ellerini kavuşturarak yalvaran gözlerle bakıyorlardı. “Yalvarmak hiçbir işe yaramaz! Yağmur yağmazsa. Melina Teyze’ye bir kavanoz reçel götüreceksiniz.” Melina Teyze çok yaşlı, çok kötü bir kadındı, ağzında diş kalmamıştı, çenesi sakallarla kap­ ,ô lıydı. Küçük kızlar kendisini görmek için (,,Jll’ köye gittiklerinde durmadan sarılıp öperdi onları. Hiç de hoş bir şey değildi bu, hele o sakalları yok muydu! Sakallarım yüzlerine batırır, bu da yetmiyord muş gibi, ikide bir saçlarını çekerdi. En hoşlandığı şey de nicedir – . saklamakta olduğu küflü ekmekleri, küflü peynirleri onlara zorla yedirmekti. Üstelik, bu Melina Teyze, küçük kızların kendisine çok benzediklerini, yıllar sonra tıpkı kendisi gibi olacaklarını söylerdi. Bunu düşünmek bile tüyler ürperticiydi. Kedi içini çekti: “Zavallı kızlar,” dedi.

“Her yanı çatlamış bir eski tabak için bu kadar ceza da çok ağır.” “Sen ne karışıyorsun? Onları korumana bakılırsa, sen de yardım ettin tabağı kırmalarına, öyle değil mı. ?” “Hayır, hayır, Alfons pencereden hiç ayrılmadı,” dedi küçükler. “Kesin sesinizi! Hepiniz aynısınız, hepiniz birbirinizi destekliyorsunuz. Birbirinizin suçunu gizlemekten başka bir şey yaptığınız yok. Bütün günü uyumakla geçiren bir kedi. ” “Böyle konuşacaksanız, ben de kalkıp giderim, daha iyi,” dedi kedi. “Marinet, pencereyi aç bana!” Marinet pencereyi açtı, kedi avluya atladı. Yağmur dinmişti, hafif bir yel bulutları önüne katmış, süpürüp götürüyordu. Büyüklerin keyfi yerine gelmişti: “Hava açıyor,” dediler. ”Yarın çok güzel olacak. Melirıa Teyze’ye gitmek için bundan iyisi can sağlığı. Talihiniz varmış. Hadi, yeter ağladığınız. Ağlamakla tabak yerine gelmez.

Odunluktan odun getirin, daha iyi.” Küçük kızlar, kediyi odunlukta, odun yığınlarının üstüne yerleşmiş buldular. Delfın, gözyaşlarının 12� arasından, kedinin taranıp arınmasına baktı bir süre, sonra, Marinet’i çok şaşırtan bir gülümsemeyle: “Alfons,” diye seslendi. “Ne var, minik kızım?” “Bir düşüncem var: Yarın sen istemezsen, Melina Teyze’ye gitmeyiz.” “Benim de bütün dileğim bu. Ama ne söylesem boş, büyükler beni dinlemezler ki!” “Büyükleri ne yapacaksın! Ne dediler biliyor musun? Yağmur yağmazsa, Mclina Teyze’ye gidersiniz dediler.” “Ee?” “Eeesi mesi var mı? Ayağını kulağının ardından geçirirsin, olur biter. Yarın yağmur yağar, biz de Melina Teyze’ye gitmeyiz.” “Bak, işte bu çok iyi,” dedi kedi. “Ben bunu düşünmemiştim. Çok iyi bir düşünce bu.” Ayağını kulağının ardından geçirmeye başladı, elli kez, yüz kez geçirdi belki. “Rahat rahat uyuyun bu gece. Yarın öyle bir yağmur yağacak ki, köpekler bile dışarıda kalamayacak.” Akşam yemeğinde, büyükler hep Melina Teyze’ yi konuştular.

Yollayacakları reçel kavanozunu çoktan hazırlamışlardı. Küçük kızlar gülmemek için zor tutuyorlardı kendilerini. Birçok kez, kardeşiyle göz göze gelince, Marinet güldüğünü göstermemek için yutkunur gibi yaptı. Yatma saati gelince, büyükler pencereye gittiler: “Çok güzel bir gece doğrusu,” dediler. “Gökyü- f zü hiç böylesine yıldızlı olmamıştı. Yarın yollarda yürümek çok hoş olacak.” Ama ertesi gün hava kapalıydı, erkenden yağmur başladı. Büyükler, “Bundan bir şey çıkmaz. bu yağmur çok sürmez,” diyorlardı. Küçük kızlara pazarlık giysilerini giydirdiler, saçlarına da birer pembe kurdele bağladılar. Ama sabahtan öğleye, öğleden akşama kadar yağmur yağdı. Pazarlık giysilerle pembe kurdelelerin çıkarılması gerekti. Gene de keyifliydi büyükler. “Gitmeniz ertelendi. Yarın gidersiniz Melina Teyze’ye.

Hava açmaya başlıyor. Mayıs ortasında üç gün üst üste yağmur yağması çok tuhaf doğrusu,” diyorlardı.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir