Oktay Sinanoglu – Bye Bye Turkce

Bir Nev-York Rüyası “BYE-BYE” TÜRKÇE BİR NEV-YORK RÜYASI’ Bir yaz günü uyuya kalmışım. Kendimi, rüyamda önceleri epey vakit geçirmiş olduğum NevYork şehrinde buldum. Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050’li yıllara gelmi-şiz. Broadway ‘den aşağıya yürüyüp meşhur Times meyda-nına vardım. Gözlerim âşinâ olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklâmlarını arıyordu. Evet ge-ne o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada, Türkçe ola-rak (!) Nefis Rize Çayı. îşte Hakiki Çay yazıyor. Yazının yanında lâle biçimli, ince belli, cam bardakta tavşan kanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak Drink Real Tea eklenmişti. Caddede sağıma soluma bakınafak biraz daha iler-ledim. Dükkânların isimleri dikkatimi çekti. Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashions, Sultan Ahmet Leather, World Gezim gibi yansı Türkçe yansı İngilizce isimler çoğun-luktaydı. Bir de Türkçe Merkez lâfı, iyiden iyiye ingilizce Center sözcüğünün yerini almış görünüyordu.


Büyük, gör-kemli bir binanın üzerinde yanıp sönen ışıklarla Türkçe o1995 BİR NEW-YORK RÜYASI; “BYE-BYE” TÜRKÇE larak Alışveriş Merkezi yazılıydı. Car Merkezi, Flower Merkezi, Furniture Merkezi, Hair Merkezi,… merkezi de merkezi… Amerika’da her yanı bir merkez lafıdır kap-lamış gidiyordu. Az ötede bir gazete dergi bayiine rastladım. Ameri-kan basın hayatında acaba nasıl değişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepye-nileri çıkmıştı. Kağıtları daha parlak, renkleri daha canlı i-diler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adlan Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yoo, bunlar Amerikan, İngiliz dergileri idi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim Media lâfı du-rurken pek sık Basın-Yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe Seçenek lâfına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İn-gilizce Alternative’t ne olmuş sanki. Anlaşılan Ameri-ka’da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş diye dü-şündüm. Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl o-lur? Daha yüzyıl önce büyük bir devlet olan Amerika’ya, onun da kökeninde olan eski İmparatorluk İngiltere’sine nasıl aşağılık duygusu gelirdi. Belli ki bu Türkçe sözcük-lerle bazı yazarlar kendilerine bir üstünlük havası vermeye çalışıyor, bazıları da pek iyi kavramadıkları konularda halklarının anlamadığı yabancı Türkçe sözcüklerin arkasına saklanıyorlardı.

10 BİRİNCİ BÖLÜM: MAKALELER Böyle düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuşum. Üstünde Jimmy’s Kahvehanesi yazılı, şemsiyeli masalan sokağa taşmış sakin bir yer gördüm, gidip bir masaya otur-dum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. Kola yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka ayran getirdi. Ayranımı içip dinlenirken yandaki masalar dolmağa başladı. Pek yer kalmamıştı. Tart? o sırada genççe, iyi gi-yinmiş, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiş biri masama yanaştı. “Afedersiniz yer kalmamış buraya otura-bilir miyim?” dedi. “Hay hay, buyurun” dedim. Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuşmaya başladık. İr-landa asıllıymış. Anası babası kendisi okul çağındayken Amerika’ya göç etmişler, okuyup doktor olmuş. Bilimden, tıptan, sonrada edebiyattan epey sohbet ettik. En sevdiği yazar 1970’lerde güzel sahne oyunları yazmış olan İrlan-dalı Brian FrieVmış.

Onun Tercümeler adlı bir oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda’yı işgal ettiği zaman yaptıkla-rını temsil ediyormuş. Özellikle İrlandalıların kendi köklü, İngilizce’den çok daha eski, zengin dilleri Gaelik’i yok e-dip yerine İngilizce’yi koymakla İngilizlerin nasıl İrlan-da’yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istedikle-rini anlatıyormuş. O ara lâfa kanştım. “Özür dilerim ama bir şey soracağım. Buraların yabancısıyım; gelince dikka-timi çekti. Dükkân levhaları, dergi adlan falan hep Türkçe olmuş; Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılı11 BİR NEW-YORK RÜYASI; “BYE-BYE” TÜRKÇE yor. Kırk yıl önce gene gelmiştim. O zaman hiç böyle bir şey yoktu bu nasıl oldu? Amerika’ya ne olmuş böyle?” de-dim. Biraz durdu, yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı. “Ah sorma” dedi. “İrlanda’nın 150 yıl önce başına gelen şimdi de Amerika’nın başına gelmeye başladı. Şu farkla ki, bu sefer Türkler (Türk olduğumu fark etmemişti anlaşılan) aynı işi yaptırıyor. Biliyorsunuz 21. yüzyılın başlarında Bağımsız Türk Devletleri Topluluğu dünyada büyük bir ik-tisadi güç oluşturdular.

Kendi zengin hammadde ve neft yağı kaynaklarına sahip çıktılar. Yetiştirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik kendi dil, tarih ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları manevi güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. Çeşitli Asya, OrtaDoğu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sınaî, ticarî ilişkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleştikçe Avrupa ve Amerika gerile-meye devam etti. Biliyorsunuz, zaten 20’inci yüzyılın sonlarına doğru bu batı ülkeleri iyice bunalıma girmişti. Toplum hayatı, aile ve iş ahlâkları, insan ilişkileri kalma-mıştı. Zaten hep başkalarının hammadde kaynaklan ve tüketim pazarlanyla ayakta duruyordu. “Evet” dedim, “eğitim düzenleri ve gençlikleri de bozulmuştu.” Devam etti: “Türk elleri zenginleştikçe, haysiyetlerine sahip çık-tıkça dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri, Türk filimleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk müziği duyulmaya başlandı. Türkler batıdan öğren-cilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya başladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesiBİRİNCİ BÖLÜM: MAKALELER ni şart koşuyorlardı”. “Evet” dedim. “Daha önce Japonlar da böyle yapmıştı”. Yeni İrlandalı dostum (adı Collin’miş) önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti.

Bir süre sustuk. “Buraya kadar iyi” dedi, “bundan sonrası acıklı. İrlanda’nın başına gelen bu sefer Amerika’nın başına gelmeye başladı”… “Nasıl olur?” dedim, “Türkler Amerika’yı işgal etmedi ki”… “Aa!” dedi, “işte onun için daha da tehlikelisi ol-du.”… Merakla yüzüne baktım. Görevliden bir su istedik-ten sonra anlatmaya devam etti: “Türkler önce Amerika’da azınlık için bütün ders-lerin Türkçe olarak öğretildiği Türkçe okulları açtılar fakat az sonra Amerikalı veliler de çocuklarını bu okullara gön-dermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler, a-deta ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluşturdular. O ara dünyada Japonca, Çince, Türkçe gibi dillerin önemi gittikçe artmaktaydı. Alışılagelmiş A-merikan okullannda (lise olsun, evrenkent olsun) eğitim dili İngilizce olmaya devam ediyordu ama, bu yeni önemli yabancı diller de ayrıca yabancı dil derslerinde, özel yaz kurslannda pek âlâ yeterince öğretilebiliyordu. O günlerde eğitim düzeni başarılı olmaya başlamıştı. Gene de yabancı Türk okullarına rağbet artıyor, özenti körükleniyordu. Der-ken, tam kırk yıl önce en iyi bir özel Amerikan okuluna, mâli durumu tam bozulmuşken, aniden 10-15 Türk, Ka-zak, Kırgız öğretmen geldi. Okulun o mâli sıkıntısı arasında nasıl döviz bulduğunu bir iki kişiden başka kimse me12 13 BİR NEW-YORK RÜYASI; “BYE-BYE” TÜRKÇE rak etmedi. Ertesi yıl okulun eğitim dili (tüm dersler) Türkçe’ye değiştirildi. O zaman için bu çok çarpıcı bir o-laydı. İlk kez bir milli Amerikan okulu bir yabancı Türk Misyoner okuluna benzetiliyordu…” Burada Collin’in sözünü kestim: “Ne olacak? A-merikan çocukları böylece Türkçe’yi daha iyi öğrenmiş o-lur.

” Collin öfkelendi: “Öyle şey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziği mi öğrensin, Türkçe’yi mi? İkisini de öğrenemez; sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşüneme-yen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, hay-siyet duyguları nasıl gelişebilir?”. “Doğru diyorsunuz” dedim, “zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eğitim düzeni ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Ama, öyle bir-kaç acayip okuldan ne çıkar? Daha pek çok olağan Ameri-kan okulları var ya?” Collin, “ne kadar anlayışsız bu adam “, der gibi bir havaya büründü. Bir nefes alıp açıklamaya çalıştı. Anlaşı-lan bu konu İrlandalı geçmişiyle de bağlantılı olarak onu derinden tedirgin ediyordu: “İş o kadarla kalmadı” dedi, “Amerikan Eğitim Bakanlığı birkaç yıl içinde sessiz sedasız, eğitim dili TürkBİRİNCİ BÖLÜM: MAKALELER çe olan yüzlerce okul açtı, arkasından bir kaç da böyle evrenkent. Türkler bu ayrıcalıklı evrenkentlere özellikle yardımlar yaptılar. Sonunda gerçek Amerikan okulları i-kinci sınıf durumuna düştüler; bu sefer onlar da, bizim e-ğitim dilimiz de Türkçe olsun demeğe başladılar. İşin kö-tüsü bu haince “kültürel soykırım” oyunu Amerika’ya oy-nanırken kimseden ses çıkmıyor, herkes Amerika’da baş gösteren iç karışıklıklardan, kısa vadeli maddi çıkarlardan başka bir şey düşünemiyordu.” “Tabii” dedim, “bu yabancı eğitim hastalığı hızla arttıkça Amerika’daki bilim, teknik, edebiyat seviyesi çok düşmüştür. En kötüsü de, kendine ve kendi toplumuna gü-veni olmayan, her şeyi Türklere yalvarmaktan bekleyen, temel sorulan sormasını, çözüm getirmesini bilmeyen ne-sillerin yetiştirilmesi olmuştur. Değil mi?” Collin, hüznü artarak (belli ki ülkesine bağlı, ya-nılmamışım onurlu bir insandı) “evet” dedi, “sonuç olarak Amerika’nın yaratıcılığı, üreticiliği, tabii sonra da dünya-daki itibarı kalmadı. Yabancı, Türkçe eğitim dili okullar-dan yetişenler genellikle ya gezimcilik rehberi, ya Türk şirketlerine acenta oldular. Ufak tefek iş yerleri açanlar da başlıca marifetleri yüzeysel bir Türkçe bilmekten ibaret olduğu için, o marifetlerini gösterme iştiyakıyla, iş yerleri-ne yan Türkçe levhalar astılar.

” “Yazık” dedim, “Amerika bilime, tekniğe, tıbba büyük katkıları bulunmuş bir ülkeydi. Bu hallere mi düşe14 15 BÎR NEW-YORK RÜYASI; “BYE-BYE” TÜRKÇE çekti?” Verdiği izahat için kendisine teşekkür ettim. Sonra da biraz olsun maneviyatını tazelemek için “üzülmeyin” dedim, “sizin gibi bilinçli, ülkesinin, insanlarının gelece-ğini, haysiyetini düşünen fertleri oldukça, bir toplum yeni-den yeşerir. Yılmayın, doğru bildiğiniz yolda devam edin.” Bana insancıl gözlerle baktı. Vakit epey gecikmişti. Kalktım, el sıkışıp ayrıldık. Dışan çıktığımda sokaklar işlerinden çıkanlarla iyice dol-muştu. Caddeler, kavşaklar beş dakikada ancak bir iki met-re ilerleyebilen arabalar, simsiyah dumanlar çıkaran kırık dökük otobüslerle tıkanmıştı. Tozdan, dumandan göz gözü görmüyordu. Boğulacak gibi oluyor, pis havadan nefes alamıyordum. Hatırladığım eski Nev-York’ta kalabalık olur, ama bu derece düzensizlik olmazdı. Aklıma yeraltı treni geldi. Bu durumda ancak o-nunla bir yere gidebilirdim. Yedinci cadde ile otuz dördün-cü sokaktaki girişi aradım.

Yoktu. Eskiden olduğu köşeye yeni bir araba parkı daha yapılmıştı. Köşede arabaların ar-kasında karşıya geçme fırsatı bekleyen bir genci gördüm. Bir evrenkent öğrencisine benziyordu. Kızgın bir hâli var-dı. Yanaşıp yeraltı trenini sordum. “Ne treni be!” dedi, “onlar tam kırk yıl önce sökülmüş, haberiniz yok mu?” “Buralarda yoktum” diye mırıldandım “yeraltından rahat-lıkla gelinir gidilirdi. Niye sökmüşler ki?” “Ne olacak” de-di, “şu Türklerin danışmanları: Trenin modası geçti. Araba demokrasidir, deyip söktürmüşler. Tabii kendi arabaları burada daha çok satılsın diye! Şimdi işte gördüğünüz gibi BİRİNCİ BÖLÜM: MAKALELER arabası olan da perişan, olmayan da.” Ve yanımdan bir hı şımla uzaklaştı. Gördüklerim, işittiklerim beni iyiden iyiye şaşırtmış, bir hayli de üzmüştü. Kendi kendime “Allah Allah” dedim, “bizim millet böyle fena değildi. Tarihi bo yunca gittiği yerlerde insanlık öğretmiş, kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmamış, hep birbirinin gırtlağında olan değişik kavimler arasında bile barışı sağlamıştı. Aca ba ne oldu? Törelerinde hangi etkilerle böyle köklü deği şiklikler meydana geldi?” diye düşünürken, çırpınarak, ter içinde uyandım: , -“Aa, iyi ki rüyaymış!” 16 17 BÎRÎNCÎ BÖLÜM: MAKALELER “BYE – BYE” TÜRKÇE Osmanlıca, Öztürkçe Derken… İngiliz Atını Alan Üsküdar’ı Geçti! H erhalde bizim kadar çabuk ve sık, İstakozun ka-buk değiştirmesi gibi dil değiştiren bir millet olmamıştır.

Neredeyse bir nesil içinde Osmanlıca’ dan Öztürkçe’ye, o-radan “Anglomanca” diye tabir edeceğim yeni garip dile geçtik. Bu sonuncusu inanılmaz bir hızla gerçekleşti. As-lında pek de şaşılacak bir hızla değil. Kendiliğinden sâfıyâne olmuş bir şey değil. Birazdan aşağıda belirtece-ğim gibi yakın tarihte başka bir iki misali de var. Gayet iyi tasarlanmış, uygulamaya geçirilmiş bir planın sonucu bu. Ama iş daha tam bitmedi. Devamı var. Muamma gibi konuşur oldum. Açıklayayım. “Osmanlıca” Hakkında Türkler sekizinci yüzyıldan sonda islâm medeniye-tine büyük, köklü bir Asya kültürü katkısını beraberlerinde getirerek girdiler. Okumuş, yazmış üst tabakanın diline bol miktarda, Arapça, Farsça girmesi birkaç yüz yıl sürdü. îbn1995 19 BÎR NEW-YORK RÜYASI; “BYE-BYE” TÜRKÇE i Sina, Farabi gibi bilginler bilim dili olarak Arapça’yı kullandılar. Bunda şaşılacak bir şey yok. Unutmayalım ki, Avrupa milletleri 18.

Yüzyıla kadar Lâtince’yi bilim dili olarak kullanmaya devam etmişlerdir. Rönesansla birlikte İtalyanların 13’ncü yüzyılda edebiyat dili olarak Lâtince yerine İtalyanca’yı kullanmaya başlamalarına rağmen3 gerçi Arapçalı, Farsçalı Türkçe’ye sonradan “Osmanlıca” denmiş, ama bunda da bir tuhaflık var. Şimdi dilbilimci ve tarihçi uzmanlarımıza soruyorum. Bu “Osmanlıca” lâfı ne zaman ve nerede çıkmıştır? Yoksa 19’uncu yüzyılda mı? Neden derseniz, Anadolu Selçuklu Devleti adeta devletin resmi dilini bile Farsça etmişti. Bu Fars merakı o kadar ileri gitmiş ki, Anadolu Selçuklu Sultanları İslâmiyet’ten değil Fars efsanelerinden isimlerini alıyorlardı. Keykubat, Keykâvus gibi. Anadolu beylikleri zamanında Karaman-oğlu Mehmet Bey ‘in Türkçe için yaptıkları iyi bilinir- ve Osmanlıların ilk dönemlerinde Türkçe yeniden devletin dili olmuştur. Okur, yazar takımının dilinde Arapça, Farsça kökenli sözcük yoğunluğunun artışı 20. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Sonuna doğru Türk aydınlan yeni kav-ramlar için gereken yeni terimleri Arapça, Farsça dil ku-rallarına göre dillerdeki köklerden kendileri türetmişlerdir. O kadar ki o, özellikle bilimsel ve teknik terimlerin bir kısmı bugün Arapça’da, Farsça’da yoktur, bir kısmını ise, Araplar öğrenmiş kullanmaktadırlar. Bu konunun incelik3 Bkz. Nüzhet Hâşim Sinanoğlu, “Dante ve Divine Comedia” Devlet Matbaası, İstanbul, 1934. BÎRÎNCÎ BÖLÜM: MAKALELER lerini uzmanlarımıza bırakalım, bizden sadece hatırlatma-sı. Burada ilginç bir nokta aklımıza geliyor.

Şimdi bizim-kilerin türettiği bu Arapça Farsça kökenli bilimsel terimle-re acaba “uydurmaca” diyecekler çıkar mı? Yeni Bilimsel ve Teknik Kavramlara Karşılık Terimleri Kimler ve Nasıl Türetir? Her dilde bilimin ve tekniğin gelişen ihtiyaçlarını karşılamak için yeni terimler türetmek icap eder. Bu türet-meyi, genellikle dilciler değil, o bilimsel ya da teknik ko-nuyu icat eden bilim adamı yapar. Neden mi? Elbet bulu-şunu ilk kez yazar veya anlatırken, yeni kavramlann adını kendisi koyması gerekir de ondan. O konu başka bir dilde icat edilmişse de, yeni konuyu ilk kez ülkesine getiren ta-nıtan, uygulayan, daha da geliştiren bilim adamına, bu getirdiği yeni kavramlann adını kendi dilinde koymak so-rumluluğu düşer. Onun için bilimin ön saflarında vuruşan, Dünya bilim meydanında güreş tutması gereken bilim a-damının, gereken yabancı dil veya diller kadar kendi dili-nin yapısını, sözcük, terim türetme kurallarını çok iyi bil-mesi icap eder. Bu kendini bilen epeyce ilerlemiş her ülke-de böyledir. Ha, ya o bilimci kendi dilini bilmez, ülkesinin dilini sevmez ve hatta, bazı eski veya yeni usûl sömürge-lerde görülen sömürgeleşmiş, aşağılık duygusuna kapılmış kafayla, kendi dilini, kültürünü küçümser ise, işte o zaman, bir bilim + gönül adamında olması gereken sorumluluğu BÎR NEW-YORK RÜYASI; “B YE-BYE” TÜRKÇE hissetmez, hatta âdeta düşmanca bir tavırla yabancı keli-meleri kullanmakla övünür, büyüklük taslar, halkının dilini parçam-parça ederken hiç yüreği sızlamaz. Şimdi, izin verirseniz, başka bazı dillerde bilimsel ve teknik terimleri bilimci ve araştırmacılar nasıl türetiyor, ona bakalım. Latin Dillerine Karşı Almanca ve Roma’nın Keltlerle Mücadelesi Fransızca, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca, Lâtin-ce kökenlidir, bunlara “Lâtin Dilleri” de denir. Dolayısıyla, bu dillerde terimler genellikle Lâtince kurallarına göre, ba-zen de eski Yunan (Grek) köklerinden türetilir. Latince’de kelime türetme yeteneği mevcuttur. Almanca konuşan ül-kelerin dili, o da Lâtin gibi bir “Hint – Avrupa” ana öbe-ğinden olmakla beraber çok farklılaşmış bir alt-öbek, “Cermen” türündendir. Almanca’da da yeni terim sözcük türetme yetenekleri kalmıştır. Almanlar tarafından icat e-dilmiş olsun olmasın, terimleri genellikle Lâtin dillerinin-kilere hiç benzemez. Lâtin kökenli dilleri olan ülkeler Roma İmparatorluğunun en geniş döneminde o sınırlar içi-ne fütuhatla dahil edilmiş Gaul, İberia, vb.

gibi ülkelerdir. Oralann dili Roma egemenliğinden önce Lâtince gibi de-ğildi. Çoğu, Kelt kavimlerinin Seltik, Keltik, Gaul, Gaelik, Galata şeklinde telâffuz edilmiş olan çok yakın akraba ka-vimlerin dilini konuşuyordu. Gerçi sonradan Avrupa ken-dini Roma ve Yunan medeniyetinin devamı gibi görmek istemiş ve kendini 19’uncu yüzyılda sömürgelerine öyle BÎRİNCÎ BÖLÜM: MAKALELER tanışmışsa da, Avrupa’nın kökenini ve hatta bugünkü dav-ranışlarının temelini oluşturan bu Kelt kavimleridir. Bugün hâlâ, birçok tanınmış Avrupa kentinin ismi Keltceden gel-mektedir. Örneğin: Leibzig, Lieg, Lyon, Kelt tanrısı jLı/g’tan geliyormuş. Milano bile İtalyanca’dan değil, Keltçe milanumas’tan geliyor. Julius Sezar’a kadar Keltler Romalılara çok çektirmişler. Bu yabani kavimler, yüzlerine mor boyalar sürülü, sarı saçları kireç sürülerek havaya dikleştirilmiş halde, vahşi çığlıklarla saldırır, başlangıçta Romalıları çok ürkütürlermiş. Roma daha küçükken Ro-malılar bunlarla uğraşa uğraşa bilenmişler, askeri yöntem-ler geliştirmişler. Gene de birkaç yüzyıl sonra Sezar’a ge-lindiğinde Keltlerle devamlı uğraşmaları gerekiyormuş. Bunun üzerine ne yapsak da bu dertten uzun vadeli bir şe-kilde kurtulup rahat etsek, diye düşünmüşler. Üç şıkkı tar-tışmışlar:

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.