Yilmaz Ozdil – Adam

İzmir’in dağları… Düşmanın tepelendiği yerdir. Cumhuriyet, hukuk, yurttaşlık ve laiklik’in kapısı önce Sakarya, sonra Dumlupınar, sonra o dağlardan açıldı. Bizler hayatta olduğumuz sürece, düşmanın tepelendiği o dağlarda nöbetteyiz. Düşman tepelediğimiz o dağlarda hâlâ Anadolu kadar büyük cephanemiz var. O cephane, hukuktur, cumhuriyettir, yurttaşlıktır, laikliktir. Düşman hâlâ o bu cephanelerle geri tepiyoruz. Bu ülkeyi hâlâ, İzmir’in dağlarında açan çiçekler gibi yazarlarıyla savunuyoruz. Cemaatle, vahşi hocalarıyla sinsi sinsi el altından işbirliğine girerek değil, cesaretle, tunç göğsümüzü siper ederek savaşıyoruz. Bir yaşama gücümüz, bir irademiz, bir ülkemiz varsa, bu soylu değerleri bize hediye eden, İzmir’in düşmanı tepeleyen dağlarıdır. Uyanık kaldıysak, tükenmek bilmeyen kuvvetimiz varsa, İzmir’in dağlarından öğrendik. Önsezilerimiz daha güçlü çıktıysa, önsezilerimiz bizi daha dayanıklı, daha iyi ve onurlu yaşamının yolunu açtıysa, İzmir’in dağlarından öğrendik. Biz yazılarımızı hep o dağlardan yazdık. Nihat Genç Ekim 2007, İzmir. Alsancak’ın en meşhur dövmecisi Köprüaltı’na gençten biri girer, kolunu sıyırır, dirseğine doğru Mustafa Kemal’in imzası vardır, bir bankada çalıştığım, bu dövme yüzünden işten atılmakla tehdit edildiğini anlatır, tırsmıştır, ekmek parası filan diye ağlar, “silin” der. Hep söylerim, ekmek parası diye ağlayanın maaşım, tavuk gibi buğdayla ödeyeceksin! Adeta bomba düşer dövmeci dükkanına… “Bu gördüğün eller Atatürk’ü yazar, Atatürk’ü silmez” deyip, kapı dışarı ederler.


Ve, internet sitelerinden alenen duyururlar: “Ey ahali, madem öyle işte böyle, bugünden itibaren burada, Atatürk’ün imzası bedava!” İlk kim, nerede yazdırdı bilmiyorum ama, Atatürk imzasının furya haline gelmesinin miladı, bu olaydır. Bir ödlek geri adım attı… Onbinlerce cesur öne çıktı. Atatürk’e sövme modası… Dövme modası yarattı. Köprüaltı örnek oldu, İzmir’de yapılan Atatürk dövmesi, 50 bini aştı. Yetişemiyorlar, her gün 30- 40 kişi kazıyor vücuduna… Omuzuna, bileğine, iman tahtasına, kalbinin üstüne… Doktor var, avukat var, öğrenci, dekan, ev kadınları var. İstanbul da patladı… Ankara, Antalya, Bursa, Trabzon, Muğla, Eskişehir dövmecileri artık neredeyse sadece bu imzayı kazıyor. 29 EkimTerde, 10 Kasım’larda Mustafa Kemal için ücretsiz çalışan 200’ün üstünde dövmeci var. Dini gerekçelerle dövme yaptırmayan, otomobiline yapıştırıyor. Taksilerin camlarında… Motosikletine, hatta, bebe arabasına yazdıranı görüyoruz. Atatürk imzalı küpe kulaklarda, rozet yakalarda. Ölümünün üzerinden taaa 72 sene geçtikten sonra, hiç tanışmadığı, hiç görmediği insanların bedenine imzasını atan bir başka lider var mı dünyada? Neymiş, işten atarlarmış… Bizim işimiz Atatürk. Memleketimin güzel kadınları, giydirin çocuklarınızı güzel güzel, doğum günüdür bugün… Çünkü, her 10 Kasım, aslında 19 Mayıs’tır. Cumhuriyet dediğin, korkak babalar tarafından kaybedilir, yürekli evlatları tarafından geri alınır. Mustafa Kemal, ilelebet payidardır. Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1953 te Anıtkabir’e defnedildi.

19 Kasım 1953’te katafalk ziyarete açıldı. İlk gün 70 bin kişi geldi. 75’inci ölüm yıldönümünde, sadece 10 Kasım günü, 1 milyon 89 bin kişi vardı. Anıtkabir’e her yıl ortalama 4 ila 9 milyon yurttaş koşuyor, dua ediyor, Atatürk devrimlerine bağlılığını sunuyor. Ortalama 6 milyon kişi kabul etsek… 1953’ten bu yana 63 yılda, 378 milyon kişi Anıtkabir’i ziyaret etti. Böyle bir hadisenin, dünyada örneği yok. İsmet Sayın basınımız koro halinde aynı haberi veriyor… Ali Kemal’in torunu Boris Johnson, İngiltere dışişleri bakanı oldu. Dedesi OsmanlI’nın dahiliye nazırıydı, torunu Kraliçe nin hariciye nazırı oldu. Doğru. Ama eksik. Doğru tarafı şu… Ali Kemal, 1903 yılında İsviçre’de kendisinden 10 yaş küçük Winifred’e âşık oldu, Winifred’in annesi İngiliz, babası İsviçreli’ydi, evlendiler, nikahı papaz kıydı, Winifred müslüman olmadı ama, Ali Kemal eşine “Fitret” adını verdi, ilk çocukları bir aylıkken öldü, sonra Selma, sonra Osman doğdu, 1909’da, Fitret henüz 26 yaşındayken vefat etti, Ali Kemal bunalıma girdi, bir süre İngiltere Wimbledon’da yaşamaya çalıştı, yapamadı, çocuklarını kayınvalidesi Margareth’e emanet etti, şartları uygun hale getirince çocukları yanıma alacağım dedi, İstanbul’a döndü, birinci dünya savaşı patladı, İstanbul işgal edildi, memleket yangın yerine döndü, çocuklarını getiremedi, anneanne Margareth torunlarını İngiliz olarak yetiştirdi, Osman adını değiştirdi, Wilfred oldu, subay oldu, pilot oldu, ikinci dünya savaşında gösterdiği cesaret ve yararlılık nedeniyle İngiliz Üstün Liyakat Madalyası aldı, evlendi, oğlu oldu, oğlu da evlendi, Boris doğdu… Şimdi diyeceksiniz ki, Boris diye İngiliz olur mu, Rus adına benzemiyor mu? Haklısınız… Tam adı, Alexander Boris de Pfeffel Johnson… Annesiyle babası Meksika’da tatildeyken, annesi hamile, doğum belirtileri ufak ufak başlıyor, telaşlanıyorlar, Meksika’da doğum yapmak istemiyorlar, havalimanında fıldır fıldır bilet ararken, Rus bir işadamı iyilik yapıyor, kendisine ait New York biletini hediye ediyor, New York’ta doğum oluyor, iyiliksever Rus un hatırasına Boris adı ilave ediliyor, Boris büyüyor, gazeteci oluyor, siyasete atılıyor, Muhafazakar Parti’den milletvekili oluyor, Londra belediye başkanı oluyor. Ve, dışişleri bakanı oluyor. Peki ya eksik olan tarafı ne? O da şu… Gazeteciydi Ali Kemal. İngiliz finosuydu. Vahdettin’le birlikte İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucusuydu.

Milli mücadeleye düşmandı. “Avrupa ile başa çıkmayı hangi Asya kavimi başardı ki, biz başarabilelim” diye makaleler döşeniyordu, bugünkü AB’ciler gibi, Avrupalıların illa başımızda bekçi olarak dikilmesini istiyordu. Mustafa Kemal’den nefret ediyordu, milletin başına bela olarak görüyordu, “onunla tokalaşmak, eşkıyaya el uzatmaktır diyordu. Hatta… “Derme çatma bir ordu, dövüşüp duruyorlar, zirzoplar, tam istiklal isteriz diye tutturmuşlar, halbuki ne demiş Arap, elhekmü limen galebe, galibin dediği olur, işte bu kadar” diyordu. Hızım alamıyor, Mustafa Kemalcileri “sevinçle” şöyle tarif ediyordu: “Çanlarına ot tıkanıyor, moralleri pek düşük, çoğu yalınayak, teçhizatları noksan, gerçi birkaç kamyonları var ama, hepsi kullanılmaz halde, motorları bozuldu mu tamir edilemiyor, benzinleri yok, yedek parçaları yok, taşıma için ancak mandaları var, Mustafa Kemaller faydalı hiçbir işe yaramazlar, hamdolsun sayıları azdır, hastalanmış uzuv gibi kesip atmalı!” Böyle bi haindi. Berduş” diyordu Mustafa Kemal’e… “Medeniyet dünyasını aleyhimize çevirmek için Anadolu’da havsalaya sığmaz delilikler, cinayetler işliyor” diyordu. “Eyy müslüman kardeşlerimiz, teşkilat-ı milliyeye aldanmayınız, bolşevik kafası taşıyan yurtsuz serserilerdir bunlar” diyordu. “Bu millici mahluklar kadar, başları ezilmek ister yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” bile diyordu. Neticede… Bedelini ağır ödedi. Linç edildi. Çocuklarım İngiltere de bırakıp İstanbul’a döndüğünde, ikinci evliliğini yapmıştı. Kendisi 44 yaşındayken, Tophane müşiri Zeki paşa nın 18 yaşındaki kızı Sabiha’yla nikahlanmıştı. Bir oğlu daha olmuştu. Ali Kemal öldürülünce, Sabiha oğluyla birlikte İsviçre’ye gitti. Oğlu hukuk tahsili yaptı, üniversiteyi bitirince “memlekete döneceğim” diye tutturdu.

Aile büyüklen itiraz etti, “seni yaşatmazlar orada filan diye dil döktüler ama, nafile… Bindi trene, Ankara’ya geldi. İngilizce, Almanca, Fransızca bilen, donanımlı bir gençti. Dışişleri bakanlığının memuriyet sınavına girdi. Kazandı. Cumhurbaşkanımız, İsmet İnönü’ydü. Dışişleri sınavını kazananların dosyalarını getirdiler, masasına bıraktılar. Birinin üzerinde menfi notunu gördü. “İşe alınması muvafık değildir” yazıyordu. Sakıncalı’ydı yani, uygun değil’di. Açtı dosyayı, okudu. Kırmızı kalemle belirtilmişti, Ali Kemal’in oğluydu. Çizdi menfi’nin üstünü, müspet yazdı, çizdi muvafık değildir’in üstünü, muvafakat ediyorum yazdı, imzaladı. “Devlete kin yakışmaz, biz bu cumhuriyeti kanla kurduk ama, insanla büyüteceğiz” dedi. Dosyayı uzatırken de ekledi, “ben bunu Gazi’den öğrendim” dedi. Ulusalcılar.

işte budur. Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp’ti. Paris, Bern, Londra, Madrid büyükelçimiz oldu. Dışişleri bakanlığı müsteşarımız oldu. Ali Kemal, Amerikan fıştıklamasıyla doğu’daki şehirlerimizi altın karşılığında Ermenilere satmamızı öneriyordu… Kadere bakın ki, oğlu Madrid’de Asala’nın saldırısına uğradı, makam otomobiline ateş açıldı, Zeki Kuneralp otomobilde değildi, eşi Necla Kuneralp’le birlikte, bacanağı emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu ve İspanyol makam şoförü Antonio Torres hayatını kaybetti. Bitmedi… Ali Kemal’in torunu, Zeki Kuneralp in oğlu Selim Kuneralp, babasına açılan yoldan yürüdü, Stockholm ve Seul büyükelçimiz oldu, AB daimi temsilcimiz oldu, Dünya ticaret örgütü daimi temsilcimiz oldu. Çünkü… Bu cumhuriyeti kuran ulusalcılar, kendilerine başı ezilesi yılan, kesilip atılması gereken hastalıklı uzuv” diyen, “idam” edilmelerini isteyen vatan haininin suçunu, evladına çektirmemiş, sahip çıkmış, bağrına basmış, senden-benden diye ayırmamış, ötekileştirmemişti. Ve, hal böyleyken… “Ali Kemal’in torunu İngiltere dışişleri bakam oldu” diye ballandıra ballandıra yazan, öbür torununu yazmayan, öbür torunundan hiç bahsetmeyen sayın basınımız, ne diyor hâlâ ulusalcılara? Irkçı, faşist, darbeci, hastalıklı zihniyet filan diyor. Sizi gidi… 2016 model Ali Kemaller sizi!

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir