Lev Nikolayeviç Tolstoy – Savaş ve Barış – Cilt 2

1811 yılı sonundan başlayarak Batı Avrupa’da sıkı bir silahlanma ve güç yığma başladı; 1812 yılında bu güçler, milyonlarca insan (ordunun ulaşım işlerini görenler ve beslenmesini sağlayanlarla birlikte) Batı’dan Doğu’ya, 1811 yılından beri Rus güçlerinin de aynı biçimde yığıldıkları Rus sınırına doğru ilerlemeye başladılar. Haziranın on ikisinde Batı Avrupa güçleri Rus sınırını aştı, savaş başladı, yani insanın akıl ve algısına, bütün insan doğasına aykırı olan olay patlak verdi.

Milyonlarca insan birbirlerine karşı dünya mahkemeleri arşivlerinin yüz yıllarca toplayamayacağı ve bu dönem içinde bu insanların cinayet saymadıkları sayısız kötülüklerle, hainliklerle, hırsızlıklarla ortaya atıldılar, birbirlerini aldattılar, sahte paralar basıp sürdüler, sayısız soygunculuk, kundakçılık yaptılar, insan öldürdüler. Bu müthiş olayı doğuran neydi?

Nedenleri nelerdi? Tarihçiler katıksızca bir güvenle, bunu doğuran nedenlerin Oldenburg Dükü’ne hakaret edilmesi, kara kuşatmasına uyulmaması, Napolyon’un saltanat hırsı, Aleksandr’ın soğukkanlılığı, diplomatların yanlışları vb. olduğunu söylerler. Şu halde savaşın olmaması için Metternich’in, Rumyantsev’in ya çabalayıp daha iyi bir nota yazmaları ya da Napolyon’un Alksandr’a, “Sayın kardeşim, dukalığı Oldenburg Dükü’ne geri vermeyi uygun buluyorum,” diye yazması yeterlidir.

Çağdaşlarca sorunun böyle görülmesi anlaşılır bir şeydir; Napolyon’un (Saint Helene Adası’nda söylediği gibi) savaşın nedenini İngilizlerin entrikasında bulması anlaşılır bir şeydir; İngiliz kamarası üyelerinin, savaş nedenlerini Napolyon’un saltanat hırsında, Oldenburg Prensi’ne karşı kullanılan zorda, tüccarların Avrupa’yı mahveden kara kuşatmasında bulmaları, eski erler ile generallerin,

başlıca nedeni kendilerini kullanmak zorunluluğu olduğunu sanmaları; zamanın Lejitimistler’i iyi ilkeleri yeniden kurmak gerektiğini, zamanın diplomatlarıysa her şeyin, 1809 yılında Rusya Avusturya bağlaşıklığının Napolyon’dan yeter derecede beceriyle gizlenememesinden, 178 numaralı memorandumun beceriksizce yazılmış olmasından doğduğunu ileri sürmeleri anlaşılır bir şeydir. Bu nedenlerin, sonradan sayısız, sonsuz görüş ayrılıklarına bağlı daha başka ölçüsüz hesapsız nedenlerin çağdaşlarca düşünülmüş olması anlaşılır bir şeydir.

Ama olayı bütün büyüklüğü içinde seyreden, onun sıradan ve korkunç ruhunu kavrayan, sonraki kuşaklar için, bizim için, bu nedenler yeterli sayılmaz. Napolyon’da saltanat hırsı olduğu için, Aleksandr soğukkanlı olduğu için, İngiliz siyaseti kurnaz olduğu için Oldenburg Dükü hakarete uğradığı için milyonlarca Hıristiyanın birbirlerini öldürmeleri, birbirlerine işkence etmeleri bizce anlaşılır bir şey değildir.

Bu durumların öldürme ve gaz kullanma olayıyla ne ilişkisi olduğunu, dükün hakarete uğraması yüzünden Avrupa’nın ta öbür ucundan binlerce insanın Smolensk ve Moskova illerindeki insanları niçin öldürdüklerini, mahvettiklerini ve onlarca öldürüldüklerini anlamak olanaklı değildir. Bizim gibi, tarihçi olmayan, araştırma albenisine kapılmayan ve bunun için olayı gölgelenmemiş bir sağduyuyla gören kuşaklar için nedenler sayısız denecek kadar çoktur.

Bu nedenleri araştırmakta ne kadar çok derine gidersek bize o kadar açık görünürler; ayrı ve tek olarak alınan her neden ya da bir dizi neden, bize başlı başına aynı derecede doğru, olayın büyüklüğüne oranla önemsizliği bakımından aynı derecede temelsiz; ortaya çıkan olayı doğurmaktaki yetersizliği bakımından (bütün öteki nedenler bir yana) aynı derecede saçma gelirler.

Napolyon’un ordusunu Vistül’ün ötesine çekmeyi, Oldenburg Dükalığı’nı geri vermek istememesi gibi bir neden bize, ilk Fransız onbaşısının yeniden hizmete girmeyi isteyip istememesi kadar önemlidir; çünkü o, hizmete girmek istemeseydi öteki, üçüncüsü ve binlerce onbaşı ile er de istemeyecekti. Napolyon ordusunda o kadar az asker bulunacak, savaş olmayacaktı. Ordusunu Vistül’ün ötesine çekme önerisini Napolyon, hakaret saymamış olsaydı, askerlerine saldırı buyruğunu vermemiş olsaydı savaş olmazdı; ama eğer bütün çavuşlar, yeniden hizmete girmek istemeselerdi savaş gene olmazdı.

İngiltere’nin kurnazlıkları olmasa, Oldenburg Prensi olmasa, Aleksandr’ın onuru olmasa, Rusya’da çarlık yönetimi olmasa, Fransız Devrimi’yle ondan sonra gelen diktatörlük ve imparatorluk olmasa Fransız Devrimi’nin bütün getirdikleri ve mutlakiyet olmasaydı gene savaş olmazdı. Bu nedenlerden biri olmaksızın bir şey olamazdı.

Demek ki bu nedenler – milyonlarca neden- ortaya çıkan şeyi etkilemek için bir araya gelmiştir. Demek ki hiçbir şey olayın tek nedeni olmamıştır. Yalanın patlak vermesi gerektiğinden, olayın patlat vermesi gerekti. İnsanca duygularından, akıl ve algıdan ayrılmış milyonlarca insanın Batı’dan Doğu’ya gelmeleri ve kendileri gibi insanları öldürmeleri gerekti. Tıpkı birkaç yüzyıl önce aynı biçimde akın ederek kendi soydaşlarını öldüren insan yığınları gibi.

Napolyon ile Aleksandr’ın hareketleri -olayın çıkıp çıkmaması, görünüşe göre, bunların bir tek sözlerine bağlıydı- her kur’a ya da toplama erinin eylemleri kadar ağırlıklı değildi. Bu başka türlü olamazdı, çünkü Napolyon’un ve Aleksandr’ın (görünüşe göre olayın bağlı olduğu kimselerin) istekleri yerine getirilsin diye sayısız konumların bir araya gelmesi gerekirdi ki, bunlardan biri olmasa olay patlak vermezdi.

Gerçek gücü ellerinde tutan milyonlarca insanın, ateş eden, besin ve top taşıyan erlerin, tek ve zayıf kalan insanların bu istencini yerine getirmeye hazır olmaları, bunu da son derece karışık ve türlü nedenlerden ötürü yapmaları gerekti. Akla yakın olmayan belirtilerin (yani bizim akla yatkınlıklarını anlamadığımız olayların açıklaması için tarihte kadercilik zorunludur.) tarihte bu belirtileri biz ne kadar akla yakın biçimde açıklamaya çalışırsak, onlar bizim için daha akla aykırı, anlaşılmaz bir biçim alırlar.

Her insan kendisi için yaşar, kendi amaçlarına erişmek için özgürlükten yararlanır, bu ya da şu eylemi şimdi yapıp yapmayacağını bütün varlığıyla duyar; ama onu yapar yapmaz belli bir an içinde yapılan bu eylem geri alınamaz olur, tarihin malı olur ki burada özgür bir anlamı değil önceden belirlenmiş bir anlamı vardır. Her insanda yaşamın iki yanı var; birincisi kişisel yaşam ki, ilgileri ne değin soyutsa o kadar özgürdür; ikincisi içgüdüsel yaşam, topluluk yaşamı ki, insan burada zorunlu olarak yasaların ona buyurduğunu yerine getirir.

İnsan bilinçli olarak kendisi için yaşar, ama tarihsel, toplumsal amaçlara ulaşmak için bilinçsiz bir araç olarak hizmet eder. Yapılan eylem geri alınamaz; insanın eylem ve davranışı milyonlarca başka insanın eylem ve davranışlarıyla aynı zaman içinde bir araya gelerek tarihsel bir önem kazanır, insan toplumsal merdivende ne kadar yüksekte durursa, büyük insanlarla ne kadar ilişkideyse başka insanlar üzerinde o kadar sözü geçer, her eylemin önceden belirlenişi, zorunluluğu o değin açıktır. “Kral yüreği Tanrı’nın elindedir.”

Kral, tarihin tutsağıdır. Tarih, yani insanlığın bilinçsiz, genel toplu yaşamı, amacına ulaşmak için kralların yaşamındaki her dakikayı, kendisi için bir araç olarak kullanır. Napolyon (son mektubunda Aleksandr’ın ona yazdığı gibi) halkının kanını akıtmak ya da akıtmamanın kendi elinde olduğuna şimdi 1812 yılında her zamankinden çok inanmasına karşın, gerçekleşmesi zorunlu olan genel dava için, tarih için, çalışmaya zorlayan (kendine karşı, sanısına göre, canı istediği gibi davranmakla) zorunlu yasalara hiçbir zaman şimdiki kadar boyun eğmemişti.

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments