Tahsin Yücel – Gökdelen

Bağlı değildi, sağında solunda bir sürü koltuk varken, odadaki tek tahta iskemlenin üstünde, kımıldamadan oturmasını söyleyen de olmamıştı, o gene de hep aynı yerde, aynı tahta iskemlenin üstünde, kımıldamadan oturuyor, korku ve şaşkınlık içinde karşısındaki adamlara bakıyordu. Geniş omuzları, kısa boyları, kapkara saçları, dar alınları, kalın kaşları, küçücük, yuvarlak gözleri, eğri burunları, sarkık bıyıkları ve sivri çeneleriyle hepsi birbirine benziyordu, kara takımları, ak gömlekleri ve çeneleri gibi sivri burunlu ve sivri topuklu çizmeleri daha da artırıyordu benzerliklerini. Uzun bir masanın çevresinde dikiliyor, kimi zaman birbiri ardından, kimi zaman aynı anda, kimi zaman alçacıktan, kimi zaman yüksek sesle konuşuyorlardı. Ancak, yüksek sesle konuştukları zaman bile, söyledikleri hiç mi hiç anlaşılmıyordu. Sayıları konusunda da kesin bir sonuca varmak olanaksızdı: insan gözünün algılayamayacağı kadar hızlı bir biçimde yer değiştiriyorlardı da öndeki arkaya, arkadaki öne ya da ortaya geçerken birileri de kaşla göz arasında aralarına katılıyor ya da sıvışıyor muydu, nedir, o, hep aynı yerde, aynı tahta iskemlenin üstünde, kimi zaman sekiz sayıyordu, kimi zaman on, kimi zaman dokuz, kimi zaman da yedi. Neden sonra, uzun masanın önünde, yüzleri kendisine dönük olarak tek sıra diziliverdiler. Sonra, gene çok hızlı bir biçimde, ortadaki adam bir adım öne çıktı. “Bana bak, Can Tezcan efendi, soruma kesin yanıt istiyorum,” dedi: “Bugün hangi yılın hangi ayının hangi günündeyiz?” Pek öyle gür bir sesi yoktu adamın, bağırdığı da söylenemezdi, gene de Can Tezcan’ın kulaklarında en az on kez yankılandı sözcükleri. Can Tezcan tepeden tırnağa titredi ya fazla sarsılmadı öyle, sorunun yanıtını vermek için yankılanmanın sona ermesini bekledi. Ne var ki, yankılanma sona erdiğinde, hem bu kara takımlı adamların karşısında çok dar ve çok eski bir pijamayla oturduğunu, hem soruyu soran kara bıyıklı adamın sağ elinin belindeki kocaman bir tabancanın üzerinde durduğunu, hem de sorulan sorunun yanıtını bilmediğini ayrımsadı. Başını önüne eğdi o zaman, suçlu çocuklar gibi beklemeye başladı. Tabancalı adam da bekledi bir süre, sonra, ilkinden çok daha güçlü ve çok daha sert bir sesle sorusunu yineledi: “Can Tezcan, soruma yanıt istiyorum senden: hangi yılın hangi ayının hangi günündeyiz?” Can Tezcan yüreğinin göğsünü parçalamak istercesine çarpmaya başladığını duydu. Gözlerini korka korka çevresinde dolaştırdı. Dört yanı yüksek duvarlarla çevriliydi, ne bir kapı görünüyordu, ne bir pencere, adamlar da, sekiz miydiler, dokuz mu, on mu, bilinmez, karşısına dikilip sağ ellerini bellerindeki tabancanın üstüne koymuşlar, vereceği yanıtı bekliyor, her saniye biraz daha sert, biraz daha kızgın bakıyorlardı. Bu da yetmiyormuş gibi çoğalıverdiler birden: sağda, solda, önde, arkada, hepsi bir örnek giyinmiş ve hepsi sarkık bıyıklı birkaç düzine adam, sağ eller tabancaların üstünde, kaşlar çatık, sürekli kendisine bakmaktaydı.


Bayıldı bayılacaktı. Aynı ses gene gürledi: “Sana söylüyorum, avukat bey: hangi yılın hangi ayının hangi günündeyiz şu anda? Hadi söyle, daha fazla bekletme bizi!” Can Tezcan tüm gücünü toplamaya çalıştı o zaman. “Bilmiyorum, efendim,” diye kekeledi. “Çok özür dilerim, bilmiyorum.” Önce korkunç bir kahkaha yükseldi dört yandan, sonra yılı, ayı ve günü sormuş olan adam Can Tezcan’ı ensesinden yakalayarak tahta iskemleden kaldırıp arkadaşlarına doğru itti. “Şu adama bakın, arkadaşlar!” dedi. “Şu adama iyi bakın: İstanbul’un en büyük avukatı olduğu söyleniyor, ama hangi yılda, hangi ayda, hangi gündeyiz, bilmiyor!” Adamlar Can Tezcan’ın kulaklarına ulaşmayan bir buyruk almış gibi daha sıkı ve daha dar bir halka oluşturdular, iyice birbirlerine yaklaşıp bir şeyler konuşmaya başladılar. Can Tezcan soluğunu tutarak dinlemeye çalıştı, ama yüreği fazla hızlı, fazla gürültülü çarpıyordu, hiçbir şey anlamadı konuşulanlardan. Yalnız, birkaç dakika sonra, içlerinden birinin, bayağı sinirli bir sesle “Bugün günlerden ne olduğunu bile bilmeyen bir herifi sorgulayacaksınız da ne olacak? Bir de onunla mı uğraşacağız? Kulağından tutup atarız içeriye, zıbarana kadar kalır orada!” dediğini işitti. Ötekilerin önce tiksintiyle yüzlerini buruşturduklarını, sonra daha çok hayvan seslerini andıran kahkahalarla güldüklerini gördü, yüreği duracak gibi oldu. Aynı anda, nasıl ve ne zaman yaklaştığını hiç mi hiç ayrımsamadığı bir sarkık bıyıklı yumruğu göğsüne indiriverdi. Can Tezcan tutunacak bir şeyler aradı, bulamadı, en az bir buçuk metre öteye düştü. Terliklerinden biri ayağında kalmış, biri üç metre öteye fırlamıştı. Kalkıp almaya yeltendiyse de kendisini itmiş olan adam ya da bir başkası sağ ayağını göğsüne bastırdı. “Orada kal, avukat bozuntusu! Sana sorulmuş olan sorunun yanıtını bulmaya çalış.

Karının yanına dönmenin buna bağlı olduğunu da unutma!” dedi. Can Tezcan güçlükle doğrulup oturdu. Oturduğu yer hem ıslak, hem de buz gibi soğuktu. Gene de başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı: böyle bir şey ilk kez geliyordu başına, ne günü, ne ayı, ne yılı çıkarabiliyordu. Buna karşılık, birbiri ardından bir sürü tarih beliriyordu usunda, hatta gözlerinin önünden geçiyorlardı: 14 temmuz 1789, Fransız Devrimi’nin başlaması, 29 mayıs 1453: İstanbul’un fethi, 20 ekim 1448: Kosova meydan savaşı, 28 ocak 1881: Dostoyevski’nin ölümü. Hepsi bu kadar da değildi, kimini yıllar önce okulda, tarih derslerinde, kimini daha sonra değişik koşullarda öğrendiği tarihler bir bir usuna geliyor ve her biri içine düştüğü bunalımdan bir şeyler koparıp götürerek biraz olsun rahatlamasını sağlıyordu. Böylece, sırtında pijama, ayakları çıplak, hep öyle ıslak ve soğuk döşemenin üstünde otururken, kara giysili, kara saçlı, kara bıyıklı adamları nerdeyse unutmaya başlıyordu. Sonra, birden, tam da Kafka’nın doğum tarihini anımsadığı saniyede, kendisini ilk sorgulayan adamın tepesine dikilip sağ ayağının parmakları üstüne çizmesinin çok sivri topuğuyla basarak “Söyle bakalım, avukat bey: tarihi anımsayabildin mi şimdi?” diye sorması üzerine, yanıtının doğruluğundan hiç mi hiç kuşku duymadan, “Evet, efendim, anımsadım: 3 temmuz 1883, Prag!” demesiyle kara giysili adamların tümünün çevresini sarması ve başı, omzu, göğsü, sırtı, karnı, kolu, bacağı, hayası, neresi gelirse, sivri burunlu çizmeleriyle tekmelemeye başlamaları bir oldu. Sonra, hangi tansıkla, bilinmez, sert bir tekmenin etkisiyle havalanıverdi, korku içinde, gözlerini yumdu, bir süre sonra, insanın içini ürperten bir gürültüyle, ama bayağı yumuşak bir yere düştü, kımıldamayı da, gözlerini açmayı da göze alamadan, öylece kaldı bir süre. En sonunda gözlerini açtığı zaman, kendini yatağında buldu, sağ yanında da, dingin mi dingin, Gül Tezcan gazete okumaktaydı. Can Tezcan, en az bir dakika süresince, şaşkınlık içinde, hatta korka korka baktı karısına, sonra, “Günaydın” gibi, “İyi sabahlar, sevgilim” gibi, “Gazeteler ne yazıyor bu sabah?” gibi, hatta “Biliyor musun, sevgilim, çok korkunç bir düş gördüm!” gibi duruma ve saate uygun bir şey söylemek varken, incecikten bir korku içinde, ama dünyanın en doğal sorusunu sorar gibi, “Söyler misin, sevgilim, hangi yılın hangi ayının hangi günündeyiz?” dedi. Gül Tezcan elindeki gazeteyi bıraktı, doğrulup oturdu hemen, gözlerini kocasının gözlerine dikti, şaşkın şaşkın baktı bir süre. “Sana ne oldu böyle? Gene kötü bir düş mü gördün?” diye sordu, elini alnına bastırdı. “Gene Smerdiakof’a mı yakalandın?” Can Tezcan yüzünü buruşturdu, “Bir o eksikti!” dedi içinden. Yıllar önce, ama devrimci eylemleri çoktan bıraktığı ve bayağı ünlü bir avukat olduğu günlerde, Smerdiakof nerdeyse her gece düşüne girer, evde, sokaklarda, işyerinde, hepsi birbirinden saçma bir sürü tartışmalardan ve edimlerden sonra, kolundan tutup zorla Fiodor Pavloviç Karamazov’un odasına götürür, yaşlı adamı öldürüşünü izlemek zorunda bırakırdı onu.

Sonra, Smerdiakof’un sarası tutup yere devrildiği anda, korku ve tiksintiden şaşkına dönmüş bir durumda, ta Rusya’dan buralara koşarak gelmiş gibi ter içinde, soluk soluğa gözlerini açar, “Bıktım artık, bıktım, bıktım!” diye söylenirdi. Gül Tezcan saniyesinde ışığı yakar, korkuyla üzerine eğilerek “Gene mi Smerdiakof?” diye sorardı. “Evet, gene. Bıktım artık! Sonunda beni de öldürecek bu herif, ” diye yanıtlardı Can Tezcan. “Korkarım, hiçbir zaman kurtulamayacağım ondan.” Gül Tezcan’ın uzattığı bardağı aldı, içindeki suyu ağır ağır, son damlasına kadar içti. “Hayır, ama bunlar çok daha korkunçtu. Öyle korkunç görünüyorlardı ki bulunduğun günü, ayı ve yılı bile şaşırıyordun: belki de çocuklarıydı onun,” dedi. “Çocukları mı? Can’cığım, delirdin mi sen? Smerdia-kof’un çocuğu mocuğu yoktu ki. Karamazov kardeşler’i en az yirmi kez okumuş bir Dostoyevski hayranısın sen, nasıl böyle konuşursun?” “Daha sonra evlenmiş ve çocukları olmuş olamaz mı? Bir sürü çocuğu, sonra torunları, sonra torunlarının çocucukları, sonra…” “Can’cığım, dalga mı geçiyorsun sen benimle? Yoksa hâlâ düş mü görüyorsun?” “Hayır, hayır,” dedi Can Tezcan. “Hayır, düş görmüyorum. Bak, sana dokunuyorum işte. Dokunduğumun da bilincindeyim. Ama… ama sanki…” Aynı anda, adamların sorusunun yanıtını hâlâ bilmediğini ayrımsadı, bedeninin bir ucundan bir ucuna zorlu bir akım geçmiş gibi titredi, gözlerini eşinin gözlerine dikti. “Sen soruma hâlâ yanıt vermedin,” dedi.

Gül Tezcan, şaşkın mı şaşkın, kocasının yüzüne baktı bir süre, sonra tuhaf bir biçimde gülümsedi. “Ha, şu soru: 17 şubat 2073, sevgilim,” dedi, “Varol’ un kim bilir kaçıncı duruşma günü. Bana öyle geliyor ki bu olay iyice sinirini bozdu senin.” “17 şubat 2073” sözcüklerini işitir işitmez mutlu bir gülümseme belirdi Can Tezcan’ın yüzünde, çok değerli bir nesneyi yitirmiş de yeniden bulmuş gibi derin bir soluk aldı. “Evet, 17 şubat 2073! Nasıl unuttum ki? Evet, canım, çok teşekkür ederim, evet, çok güzel: 17 şubat 2073, 17 şubat 2073, 17 şubat 2073, evet, çok güzel, çok güzel!” diye yineledi.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir