Rosinha Jose Mauro De Vasconcelos – Kayığım

Sevgi dolu gevezelik Bu iş hep böyle son bulurdu: Hayatın pek güzel olduğunu düşündüğü için gülümsüyordu Ze Oroco. Bu nedenle kürek O günden bu yana, üç gündür, Ze Oroco akıntıya karşı nehirde kürek sallayıp duruyordu. Üç gün sonra da, Sao Felix’i yirmi beş kilometre kadar aşınca rio das Mortes’in1 ağzını geçecek ve ertesi sabah gün ışırken Pedra’ya varacaktı.

Düşüncelere dalıp giden Ze Oroco, birden, serseri ve hızlı gecenin yaklaşmakta olduğunu fark etti. Kupkuru, sivrisinekleri uzaklaştıran akşam melteminin yaladığı bir kumsal bulması gerekiyordu. Ze Oroco onu düşündü ve dargınlıklarına son vermeyi kararlaştırdı. İki gündür surat ediyordu, kendisiyle konuşmuyordu. Hep barışmayı en son isteyen o olduğundan, önceliği kendisinin elden bırakmaması gerekliydi. “Geç oluyor, bir yere yanaşmalıyız, değil mi?” Sessizlik.

Yanıt yok. Ze Oroco üsteledi: “Şuradaki kumsal hoşuna gidiyor mu?” O yanıtlamak lütfunda bulundu: “Xengo-delengo-tengo. Fark etmez.” Ze Oroco ya sabır çekti. Bağırdı: “Credo!2 Şu sıralar öyle huysuzlaştın ki! Olur olmaz şeyden nem kapıyorsun.

Seninle konuşuyorum da duymazlıktan geliyorsun…” 1Rio das Mortes: Mortes ırmağı. 2 Credo: Pes! Vay canına. “Xengo-delengo-tengo. Yine ben, değil mi? Hep suç bende. Tartışıyorsun, sinirleniyorsun, sonra da bağırıp çağırıp benim haksız olduğumu söylüyorsun.” Böyle durumlarda, işin daha da kötüye gitmesini istemiyorsa onaylamak ve bir bahane bulmak uygun düşerdi.

“Şu doktor olayına sinirlendim de…” ” Xengo-delengo-tengo. Öyleyse değişmen gerek. Şu kumsala yanaşalım desem, sen, çala kürek gidiyor ve öbür kıyıya yanaşıyorsun. Hep canın ne çekerse onu yapıyorsun…” “Dikkat edeceğime söz veriyorum.” Sustular.

Hava kararıyordu. Nehrin kıyısı neredeyse görünmez olmuştu; kumsalın beyazı yitiyor, yitiyordu… Ze Oroco kıs kıs güldü. Beriki yumuşuyordu: “Sence şuraya yanaşsak daha mı iyi olur?” “Xengo-delengo-tengo. Üç kürek daha salla, eşsiz bir yer orası.” Bunun üzerine, Ze Oroco, sesine Brezilya’nın bütün Şeker değirmenlerinin tatlılığını kattı: “Xengo-delengo-tengo.

Seviyorum seni. Ya sen?” “Sana tapıyorum.” “Xengo-delengo-tengo. Yalan söylüyorsun.” “Yemin etmemi ister misin? Peki. Assisi’li Aziz Francesco’nun beş yarası üzerine yemin ederim.” “Xengo-delengo-tengo. Assisi’li Aziz Francesco’nun dört yarası vardı.” “Beş yarası vardı. Biri büyük, yüreğinde, kimsenin göremediği. Ne haber?” “Xengo-delengo-tengo.

Öyleyse sorun yok. Sa… sana inanıyorum.” Ze Oroco içini çekti, rahatlamıştı. Gökyüzünde Caraja’ların büyük yıldızı Taina-kan, koca parıltısının çevresinde buzdan bir küçük hâle oluşturuyordu. 2 Sıradan bir adamın öyküsü Odun atarak ateşi canlandırmak ya da eğri büğrü demir kazanda kaynayan yoğun çorbayı karıştırmak için ocağa her eğilişinde perçem perçem gözlerine düşen saçlarını geriye attı Madrinha Flor. Bütün bir hayat boyu böyle olmuştu.

Ellerini geniş eteğine silip ocaktan uzaklaşmayı, başardığında da, bir gülücük dağıtmak ya da dostça bir söz söylemek için yapardı bunu. Bir iyilik sürgünü yeşermişti ruhunda. Böyle anlarda öylesine dalgındı ki aklına eseni söylerdi: Sözsüz bir şarkı ya da hiç anlamı olmayan sözler. Bu yüzden, Chico do Adeus’un, hiç dikkat etmediği yağmurdan iyice ıslanan şapkasını silkeleyerek içeri girdiğini görmedi: “Rezillik bu yağmur…” Madrinha Flor, geri döndü ve gülümsedi.

Rio Araguaia’ya yağan, mat yoğun perdeye baktı. İçini çekti ve yeniden gülümsemeye koyuldu. “Kapa çeneni, Chico. Göz açıp kapayana kadar geçecek iyi yürekli küçük bir yağmur bu.” “Geçer, geçer de… Bu uğursuz, Brejao’dan çıkalı beri iliklerime işliyor.” “Sırık gibi koca adam küçücük tatlı bir yağmurdan yakınıyor! Düşün biraz, efendi, mısıra boy verenin yağmur olduğunu.” 1Rio: Irmak. Kapıya yaslandı ye diken diken olmuş nehire boşalan sudan duvara baktı. Öbür kıyıda incecik bir kayık hızla akıp gidiyordu. Bir caraja Kızılderilisiydi belki de bu.

Bir Beyaz da olabilirdi. Nehir ne kadar da güzeldi! Hele ağaçlar, yağmur kesildiğinde, nemli yapraklarıyla her zamankinden güzel olacaklardı. Her şey güzeldi Madrinha Flor için. Yıllar oluyordu bu yere göçeli; buraya yerleşmişti. Maranhao’nun uçsuz bucaksız derinliklerinden gelmişti. Hoşuna gitmişti burası. Kalmıştı. Kimse, ne pahasına olursa olsun, onu bu toprak parçasından söküp atamazdı. Geçen yıllar gözlerinin önüne aynı şeyleri getiriyordu…

Yağ-murdu, ateşli hastalıklardı ve sivrisineklerdi bunlar. Soğuk bastırıyordu, yıldızlı geceler, kulübenin ocağında ateş… ve her keresinde yeni bir tılsımlı güzellikti bu. Ama uzun zaman oluyordu, çok uzun. Pişirdiklerini yemek isteyen katırcıları, sığır çobanlarım doyurmaktan, elleri aşınmıştı. O kadar. Ocağa doğru döndü ve yeniden gülümsedi. Hayatı, Chico do Adeus’un hayatının tam tersiydi. Onda yerinden kımıldamadan yolculuk etme tutkusu vardı.

Buruşuk, lekeli, içinde uçsuz bucaksız yeryüzünün resimleri bulunan eski bir dergi buldu mu, o yerin adını hecelemek ve yüreğinde bir yolculuk rotası ‘düşlemek için gözlerini dört açardı adam. Yaşlı sığırtmaç. Bu yoldan Copacabana plajlarını, Buenos Aires’i, Güney Fransa kıyılarını, Alabama’yı gezmişti… Ama gitmiş olduğu en uzak yer CapVerde’ydi.

Bu adı çok.güzel bulduğu içindi kuşkusuz, çünkü, kendi coğrafyasının karmaşık yollarında bir dergide tersinden söyleyerek okuduğu garip bir ad bile, subway, eşsiz.bir ülkeydi. Hele çılgınca düşüncelerinden vazgeçirmeye çalışsınlar…

hemen, dövüşmeye hazır, bıçağını kapar ve herkesi hadım edeceğini söyleyerek gözdağı verirdi! Fırsatını bulunca da dünya görüşünü açıklardı. Deniz, varolmayan bir şeydi. Yeryüzünü parçalara bölen nehirlerden başka şey yoktu. Pek çok nehir olduğunu biliyordu, ama deniz… Böyle bir saçmalığı da nereden bulup çıkarmışlardı? Tuz dolu, koca bir su çukuru ha?

Ahmak olmak gerekirdi böyle bir şeye inanmak için. Nasıl olurdu ki? Denizin üzerine hiç yağmur yağmaz mıydı? Yağmur yağdı mı da nasıl eritmezdi tuzu? Yağmur yağmıyorsa, nasıl hep su dolu olurdu deniz, anlattıkları gibi. Denizin, balıkçıların sözünü ettiği Amazon gibi büyük nehirlerden biri olması gerektiği açık seçik ortadaydı. Ama Cap-Verde’yi, Subway’i çevreleyen deniz masalları anlatmasınlardı kendisine, üstüne üstlük, günahları boyunlarına, tuzlu suyla dolu denizi…

Ama iyi yürekli olmaya iyi yürekli adamdı doğrusu!.. İşin kötüsü, taştan da kalın kafasına rağmen bulunduğu yerden bir karış öteye kımıldamayı başaramamasıydı. Madrinha Flor da herkes gibi Chico do Adeus’un yüz. elli kilometrelik bir çevreyi tanıdığını biliyordu:

Kuzeyde, güneyde, doğuda, batıda. Bunun dışında, kala kala o düşlerine elveda deme tutkusu kalıyordu; Böyle böyle Chico do Adeus olmuştu o. iyiydi de bu, çünkü başka adı yoktu. Rüzgârın sürüklediği tohum gibi çıkmıştı ortaya; ufacık boyu, kocaman karnıyla.

Orada kalmış, büyümüş, her işi yapmıştı, bir erkek olmuştu, hep büyük bir yolculuk yapmayı umduğundan hiç evlenmemişti; büyük çiftlikler hesabına sığırtmaçlık etmiş, toprağı işlemişti; hayatı boyunca kürek sallamış, ‘ lasso savurmuştu. Köşesinden ayrılmadan düşleriyle vedalaşmayı sürdürerek beyaz saçlar edinmişti.

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments