Irvin D. Yalom – Aşkın Celladı

Yaşamın bu gerçekleri arasında en açık olanı, sezgisel biçimde en kolay anlaşılanı ölümdür. Erken bir yaşta, çoğu kez sanıldığından çok daha erken çağlarda, ölümün geleceğini ve ondan kurtuluş olmadığını öğreniriz. Yine de, Spinoza’nın deyişiyle, –Her şey kendi varlığı içinde sürekliliğini korumaya çabalar.–

İnsanın özünde, varolmayı sürdürme dileği ile kaçınılmaz ölüm bilinci arasında kesintisiz sürüp giden bir çatışma vardır. Ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulma yolları tasarlamakta üstümüze yoktur.

Çocukluğumuzda, anne ve babalarımızın pekiştirdiği güvenin yanı sıra dini ve dünyevi masalların da yardımıyla ölümü yadsırız; sonraları, onu bir canavar, bir kum adam, bir şeytan gibi bir varlığa dönüştürerek kişileştiririz.

Ne de olsa, eğer ölüm peşimize düşen bir varlıksa ondan kaçıp kurtulmanın bir yolunu bulabiliriz; üstelik ölüm taşıyan bir canavar ne kadar ürkütücü olursa olsun gerçeğin kendisinden, yani insanın kendi ölümünün tohumlarını kendi içinde taşıdığı gerçeğinden, daha az ürkütücüdür. Daha sonra, çocuklar ölüm korkusunu hafifletecek başka yöntemler denerler:

ölümle alay ederek onun zehrini alırlar, gözüpek davranışlarla ona meydan okurlar, ya da tereyağlı sıcak patlamış mısırla akranlarının güven veren beraberliğinde hayalet öyküleri dinleyip korku filmleri izleyerek onu köreltirler.

Yaşımız büyüdükçe ölümü kafamızdan çıkarmayı öğreniriz; dikkatimizi başka şeylere veririz; ölümü olumlu bir şeye dönüştürürüz (öbür tarafa göçmek, yuvaya dönmek, Tanrı’ya kavuşmak, nihayet huzur bulmak); yüreklendirici mitlerle onu yadsırız;

kalıcı yapıtlarla, tohumumuzu çocuklarımız aracılağıyla geleceğe göndererek ya da tinsel süreklilik vaat eden bir din sistemini benimseyerek ölümsüzlüğü yakalamaya çabalarız. Pek çok kişi ölümü yadsımanın böyle açıklanmasına karşı çıkar.

–Saçma!– derler. –Biz ölümü yadsımıyoruz ki. Herkes ölecek. Bunu biliyoruz. Gerçekler apaçık ortada. Ama bunun üzerinde durmanın ne anlamı var?– Gerçek şu ki, biliyoruz ama bilmiyoruz.

Ölüm hakkında bir şeyler biliyoruz, akıl yoluyla gerçekleri kavrıyoruz, ama, aklımızın bizi başa çıkamayacağımız dozda kaygıdan koruyan bilinçdışı bölümü, ölümün çağrıştırdığı dehşeti ayırıp safdışı bırakıyor.

Bu ayırma işlemi bilinçdışı, gözle görülmeyen bir şey, ama yadsıma mekanizmasının bozulup ölüm korkusunun olanca gücüyle ortaya çıktığı nadir durumlarda, onun varlığına inanabiliyoruz. Bu çok seyrek, bazen yaşam boyunca yalnızca bir ya da iki kez olabilir.

Kimi zaman uyanık durumda, bazen ölüme kıl payı yaklaşmanın ardından, ya da sevilen bir kimse öldüğü zaman olur bu; ama ölüm korkusu daha yaygın olarak karabasanlarda yüzeye çıkar… Karabasan, amacına ulaşamamış bir düştür; kaygıyı –denetlemeyerek– uykunun bekçisi rolünde başarısız olmuş bir düş.

Karabasanlar görünür içerikleri bakımından farklı da olsalar her karabasanın temelindeki süreç aynıdır: işlenmemiş ölüm korkusu muhafızlarından kurtulup bilince fırlamıştır. –Sahibini Arayan Düşler– öyküsü, ölüm korkusunun kaçıp kurtuluşunun ve aklın onu denetim altında tutmak için harcadığı son çabaların eşsiz bir kulis görünümünü veriyor:

burada, Marvin’in karabasanındaki her tarafa yayılmış karanlık ölüm imgeleri arasında yaşamı destekleyen, ölüme meydan okuyan bir alet var – düşü görenin ölümle cinsel bir düelloya girişmek için kullandığı parlak beyaz uçlu baston.

Cinsel eylem öbür öykülerin kahramanları tarafından da güçsüzleşmeyi, yaşlanmayı ve yaklaşan ölümü defedecek bir tılsım gibi görülüyor: örneğin, genç bir adamın öldürücü kanserine inat, karşı konulmaz bir itkiyle giriştiği rasgele cinsel eylemler (–Tecavüz Yasal Olsaydı…–) ve yaşlı bir adamın artık yaşamayan sevgilisinden gelmiş otuz yıllık sararan mektuplara sımsıkı tutunuşu (–Usulca Gitme–).

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments